| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER |
Kadın ve erkek arasındaki ontolojik farkı görmezden gelmemizin sıkıntıları ya eşitlik söylemiyle (yani eşitsizlik/erkekleşme) ya da kadının biyolojik yapısının örtülmesi, bastırılmasıyla (kadınlığa indirgeme) giderilmeye çalışılmaktadır. Kadın ve erkek arasındaki farklılık tam olarak kabul edilmiş olsa, iki cins arasındaki iletişim ve diyalogdan söz etmek mümkün olacaktır. Oysa sahte iletişim veya iletişimsiz iletişim! sadece iki cins arasına kalın duvarlar çekmekle kalmıyor (bu da abartılı arzu bozukluğunu getirmekte); aynı zamanda sadece eril bir kültür üretimini pompalayarak tekelciliği veya manipülasyonu beslemektedir. İşte biz de sözünü ettiğimiz durumun sonuçlarını ve sıkıntılarını, kültür sahnesindeki farklı kesitleri/porteleri merkeze alarak onun ekseninde, meselenin ciddiyetini açığa çıkarmaya çalışacağız. Bu yazıda, şairin toplumun şuurunun öncüsü olduğu gerçeğinden hareketle, Sezai Karakoç’u, model olarak alalım. Özellikle muhafazakâr kesimde, Karakoç’un ayrı bir yeri vardır. Pek çok kişi Mona Rosa’da kendinden çok şey bulur. Öyle ki, bir zamanlar eli kalem tutmuş gençlik aşkını, bu şiirle ifade etmiştir. Peki, konumuz açısından bu şairin ve şirinin ne önemi vardır? Bu şiir toplumsal hafızamızdaki kadın imgesi ve kadınla iletişimsizliğin en iyi yansımalarından biridir. Ancak iyi de şair, bu şiirde aşkını ilan etmiş; bu farklılık kültürü açısından olumlu bir durum değil midir? diye sorabiliriz. Ne var ki şiirdeki kadın ile şairin ve şairle ortak kodları paylaşan kişilerin kadın tipleri arasında öyle derin uçurumlar var ki, bunu telafi etmek/kapatmak mümkün değildir. Nitekim bu derin uçurumu, Karakoç’un yalnız yaşamı dışa vurmaktadır. O ideal tiple iletişim kurmak oldukça zordur. Ancak sırdan bir kadın da değildir hâneye gelecek olan…Muhafazarlığın dinamikleri dikkate alındığında evdeki kadın da, doğal olarak ev denen kurumu çekip çeviren (bulaşık ve çamaşırları yıkayan, misafirleri kabul eden ve çocukları büyüten) bir hanımdır. Bu bağlamda, sanki evin hanımı ibaresi, eşten daha bir anlamlı gelmektedir! Çünkü onunla asla bir sevgili olunmayacaktır. Ülkemizin Doğu ve Batı’sı da bu anlamda önemli ipuçları vermektedir. Zira Geyve’nin Gülü (Mona rosa) (Muhacir kızı) Batı’da yetişmiş biricik güldür. Onun ruhsal ve bedensel inceliği ellerinden bellidir. Çünkü ellerinden belli olur bir kadın diyerek Karakoç, bu zarifliği ifade etmiştir. Batı’da yetişmiş bu gül, şarin toplumsal yapısı dikkate alındığında daha aristokrat bir özellik arz eder. Âşık olunacak kadın bu sınıftan (elit), ancak evin hanımı genelde şairin dâvadaşlarının aynı muhitinden olmalıdır. Çünkü kolay değil, aradaki uçurumu kapatarak diyaloga girebilmek…Zaten şairde “kapat perdeleri mona, ben bir deliyim” diyerek acziyetini dışa vurmaktadır. Ahh! bu perde…Camını dikkate alırsak çok saydam ve aramızda nerdeyse mesafe yok, ancak “perdeyi”yi düşünürsek, ayrı bir dünyanın ayracı…Aynı durumu, Atilla İlhan’dan da duyarız: “Ne kadınlar sevdim zaten yoktular…”. Bu görünüşte aşkın doğasını ifade etse de, gerçekte sözünü ettiğimiz gerçek ile ideal arasındaki derin uçurumu açığa çıkarır. İşte bu mesafeyi derin düşündükçe bir başına kalmak sanki kader! Bir de sözünü ettiğimiz kişi şairse… Ne var ki, şair ve sanatçıların toplumun önde gelen imge avcıları olduğunu dikkate alırsak, bu sorun toplumun sorunudur. Hiç farkındasız sürü mantığı ile yaşayıp gidenler için elbette sorun değil, bu söylediklerimiz. Ancak akledenler için bu çok ciddi bir handikaptır. Toplumun geneline inildiğinde, bu aradaki mesafe şu şekilde tezahür etmişti. Özellikle sözde eğitimli kesim açısında düşünürsek, bir kere, konuşulup anlaşılan kadınla sadece belli sınırlar içinde arkadaş olunabilinir. O, ya okulda kalmalı ya da işyerinde. Onunla aynı evde yaşamak iletişime kapalı kişiler için ciddi sorun olacaktır. Çünkü elde Tv kumandası ya da hesap makinesi ile koltuğuna gömülmüş bir erkek ile mutfaktan içeriye giremeyen kadın arasında nasıl bir iletişim kurulacak. Öyle ya, arada pek çok oda var! Mutfakta çok çalıştığından mı yoksa ilgisiz ve iletişimsizlikten midir bilinmez, genelde bu kadınların ikinci adresi uzandıkları bir kanepedir. Çünkü onlar mutfakta değillerse, hastadırlar! Genelde hastalık modundan çıkamayan bu kadınlar, acaba ilgisizlik ve yoksanmışlıklarını hastalık adı altında dile mi getiriyorlar? Elbette hikâyeler birbirine benzediği için ortak bir dilde anlaşmak da kolay olmaktadır. Mesela evin erkeğini ailecek akşam çaya çağıran bir arkadaşına cevap vermek kolay olduğu gibi, arkadaşının bu mazereti hemen anlaması da zor değildir: “Maalesef gelemeyiz, hanım hasta.” Genelde neyi var vs. demeye gerek yoktur. “Canım işte! hasta…” Zira bu hastalık meselesi bilinen bir durumdur. Biraz daha kendini ifade etme imkânı bulan, yaratıcılığını ortaya koyup makul ve seviyeli bir işi olan kadın daha az hastadır. Esasında bunun işi daha zordur. Zira evden sorumlu olduğu gibi bir de başka bir iş yapmaktadır. İyici düşünülürse çifte vardiya daha yorucudur. Ancak bu kadın, kendini ifade ederek, diğerine göre anlaşılma ve anlama halesine girme bahtına nail olduğu için, fiziki yorgunluk ruhsal dinginliğin hayli gerisinde kalmaktadır. Demek ki, sürekli hasta olan kadınların ruhu, karanlıklar içindedir. İşin başka bir ilginç tarafı, bırakalım eşleriyle iletişimi, onarlın sürekli dini toplantılar ve sohbetler yapması da başka bir tablodur. Ruhu kilitli olan nasıl dini farkındalık yaşayarak ruhunu güncelleyebilecek?. Doğrusu paradoksal bir durum. Belki de böyle bir sıkıntımız bile yok. Ne kadar güzel… her şey yolunda… Elbette bu manzaraların kapitalist ekonomiye getirisi yok değildir. Aile içi iletişim seminerlerinden, aile içi diyalog terapilerine varıncaya kadar, psikolog ve psikiyatristlerin işine gelmektedir, bu durum. Onların hazır reçeteleri vardır. İletişimsizlik (ilgisizlik ve kaygı) hastalığı. Genelde hastaların çoğunluğu kadındır. Elbette bu erkeklerin sorunsuz olduğu anlamına gelmez. Sadece kadınların daha dışa açık olmalarıyla ilgilidir. Sadece sözünü ettiğimiz kesimin işine yaramamakta bu marazi durum daha pek çok kişinin ekmek kapısı! Mesela kadınların durmadan alış veriş yapmaları ve bir türlü gözlerinin doymaması ruhlarındaki büyük kaosla ilgilidir. Bir türlü kapanmamakta bu yarık. Acaba daha dikkat çekici ne alsa da, fark edilse? Çok hazin bir manzara! Elbette tam da bu noktada önemli bir kavşaktayız. Çünkü modern kadını sözünü ettiğimiz bağlamın neresine oturtacağımız konusunda tüketim toplum rotası yol göstermektedir. Evet, modern kadın (sosyete) da anlaşılmış gibi gözükse de o da, muhafazakar kesimin kadınıyla aynı kaderi sadece farklı ritimlerde yaşamaktadır. Çünkü o da, sürekli psikolojik sorunlarıyla baş etmeye çalışırken, bir yandan da defoları güzellik merkezlerindeki seanslarla ve alış veriş merkezlerinin reyonlarıyla kapatmaya çalışmaktadır. Bu notada bir başka marazi durum kendini göstermektedir ki, kocarıyla sağlıklı iletişimi kuramamış her iki kesimin kadınları da bedensel bakımdan kendilerinden daha gösterişli olanlara mağlup olma kaygısıyla yatıp kalkmaktadır. Kocaları ya aldatırsa? Bilmiyorlar ki, işin başlangıcında onar sadece evin hanımı olma modeliyle aldatıldılar! Çünkü evin hanımı olabilmek basit bir şey değilken, sadece evin işlerini yapan kişi olmak kolay telafi edilecek bir oyun değildir. Çünkü iletişim olmayınca rutin işbölümü kaçınılmazdır. Bunu kadınlar genellikle evlendikten sonra anladıkları için, kader işte şarkısı eşliğinde teselliler sürüp gitmektedir. Tekrar şaire dönecek olursak, bu bağlam için de, en azından onun idealiyle barışık kaldığını söylemek mümkündür. Çünkü ya Geyve’nin gülü olmalı ya da oyun oynanmamalı. Bir şair olarak onun ruhunun bu sıkleti çekemeyeceği ortadadır. Peki, bu yükü kaldıranların faturasını kim ödemektedir. Kanımca, hepimiz… aliyecinar@gmail.com Bu makale 1,413 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2010 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |