Haber10.com - "Derinlemesine Haber"
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim
 
Haber 10
BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER
3 Eylül 2010, Cuma Güneşliİstanbul
Güneşli 22° / 27°
 SON DAKİKA : Tümünü göster
Prof.Dr.Erol Göka
Prof.Dr.Erol Göka
29 Mart 2009 seçimlerini nasıl görüyorum? (I)
Prof.Dr.Erol Göka

29 Mart 2009 seçimlerini nasıl görüyorum? (I)

“Seçimleri seviyorum. Seçimleri sevmemem mümkün mü? Halimizin en iyisi aynasıdır onlar, baka baka nice olduğumuzu, demokrasi mücadelesinde kaç arpa boyu yol aldığımızı anlarız. Benim seçimleri sevmemin ana nedeni bu değil yine de. Seçimleri seviyorum çünkü “aydın” denen kimselerin takkeleri düşüyor. Onların siyasi değerlendirme adı altında yaptıklarının aslında düşünce ürünü analizler değil, sıradan medyatik faaliyetler oldukları ortaya çıkıyor. Seçimler, birbirini kovalıyor, vakti zamanında geldiğinde yapılıyor ve tüm siyasi değerlendirmeler için gerçek bir mihenk taşı niteliği taşıyor.

Bir siyasi değerlendirmenin sıradan medyatik bir zihin çıktısı değil de düşünce ürünü bir analiz olup olmadığını anlayabilmek için, onun sosyopsikolojik gerçeklikle nasıl bir bağlantı kurduğuna bakmak gereklidir. Eğer bu bağlantı yüksek bir kalite ile yapılmışsa, ortaya çıkan sezinlemelerin toplumsal gerçeklikte bir karşılığı, bir yankısı olacaktır. Seçimler, toplumsal gerçekliğin kendisini, büyük ölçüde matematiksel döküm halinde dışa vurduğu çok enterasan bir zamanlardır. Bir aydının düşünce kalitesi, sezgi gücü de seçim zamanlarında dışa vurulur. Eğer seçim sonuçları aydının sezinlemeleriyle büyük ölçüde örtüşüyorsa, bu bakış açısında hayat var demektir. Bir aydın seçimlerle ilgili çıkarımlar yapmamızı sağlayacak analizler yapamıyor, yaptığı analizler “seçim-toto” olmaktan öte gidemiyorsa ya da bu benim işim değil diye bu görevden firar ediyorsa, biz de onu “aydın” olmaktan çıkarıp “okuryazar” sandalyesine oturtma hakkını elde ederiz.

Bu söylediklerimizden çıkarılacak en kestirme sonuç, modern zamanlarda entelektüel esvapları giymiş birisinin “aydın” mı “okuryazar” mı olduğunu anlamak için onun seçimler için, seçimlerin öncesinde ve sonrasında yazdıklarına bakılmasının en iyi ölçütü vereceğidir. Aydın için önemli olan, seçim sonuçları üzerine durmaksızın laf üretmek, ha bire gevezelik etmek değildir. Onun söylediklerinin önceki seçim sonuçlarında da, bu ve bundan sonraki seçim sonuçlarında da bir karşılığı olması icap eder.

Bu ülkenin organik aydını olma iddiamızı, entelektüel varlık nedenimizi “buranın sesi” olabilmek olarak belirlediğimizi okuyucumuz bilir. Şimdi, 22 Temmuz 2007 seçim sonuçlarını değerlendirmek vesilesiyle, bu sıfata layık olup olmadığımzın sınanması açısından yukarıda önerdiğimiz sınava ilk kendimizi sokacağız. 22 Temmuz 2007 seçim sonuçlarını ele almadan, önce 1995 Nisan’ında siyasi duruma ilişkin yazdığımız “Refah Partisi’nin yükselişi neden önlenemez?” başlıklı bir yazıyı, ardından 2004 Yerel Seçimleri nedeniyle Türkiye Günlüğü’nün Bahar 2004 sayısında “Bir merkez hikayesi” başlığıyla yaptığımız değerlendirmeyi sizlere sunacağız. Öyle sanıyoruz ki, bu iki yazı okunduğunda artık 22 Temmuz 2007 seçimleri için fazla söze gerek kalmayacak. Önceki analizler, bugünü değerlendirebilmek için sağlam bir kalkış noktası verecek. 22 Temmuz 2007 seçim değerlendirmesine önceki seçimler için yaptığımız değerlendirmelerle bir vize aldıktan sonra girişeceğiz.”

Bu cümleler 22 Temmuz 2007 seçimlerini değerlendiren “Aydın mısın Okur yazar mı? Bırak seçimler söylesin” başlıklı yazımızda yer alıyor ve adı geçen yazılardan sonra 2007 seçimlerinin analizine yer veriliyor, şunlar söyleniyordu.

“Daha önceki yıllarda yayınladığımız iki makaledeki düşünce ve analiz çizgisini izlediğimizde ve 2004’ten bu yana olup bitenleri de analizimize dahi ettiğimizde, 22 Temmuz 2007 seçim sonuçlarının tartışmasız galibinin zaten AKP olacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Zira görülecektir ki, hem milletimizin ruh halini ve tercihlerini belirleyen sosyopsikolojik ortam, hem de bu ortamı dikkatle izleyen desteklerini ona gore belirleyen uluslararası konjonktürün baş aktörleri, yeniden tek başına AKP iktidarını değiştirilmesi imkansız bir biçimde dayatmaktadır. Bu “imkansız”lığa AKP’nin kuruluş zamanlarından itibaren başlayan ve artan bir ivmeyle süren, siyasal tarihimizde eşi benzeri görülmeyen boyutlara ulaşan medya desteğini ve Türk ekonomisinin geçim derdine düşmüş tabandaki kitlesel aktörleri ile en üstteki zenginlerinin varlıklarını ve geleceklerini garantiye alabilmek için güven ve istikrara, yani yeniden tek başına AKP iktidarına duydukları ihtiyacı eklersek, onu “vazgeçilemez” hale getiririz. Eğer “vazgeçilemez” olana, Irak işgalinden beri olup bitenleri kaygıyla izleyen, geleceğinden ciddi biçimde endişe eden, Irak’ın Kuzey’indeki Kürt oluşumlarının işbirlikçilerinin ve ülkemizde dökülen kanın suçluluğunu vicdanlarında her geçen gün daha şiddetle hisseden Müslüman-Kürt vatandaşlarımızın motivasyonlarını da dahil edersek, “vazgeçilemez” olan yeniden tek başına AKP iktidarı, ülkenin büyük çoğunluğu için “hayat kurtarıcı”hale dönüşür. Öyle olmuş, insanımız adeta bir can simidi gibi “hayat kurtarıcı” bir misyon atfettiği, yeniden tek başına AKP iktidarını sandıktan çıkarmıştır.

“Hayat kurtarma” gibi müthiş bir fonksiyonu üstlenmesi, can simidini, dev bir kurtarma gemisi haline getirmez. Can simidi, can kurtarır ama eninde sonunda yalnızca can simididir. Can simidinin sağlamış olduğu yaşamaya devam etme imkanı, elbette bir umudu da beraberinde getirir ama varkalabilmenin dolaysız biçimde sağladığı umut, icraattan elde edilen gerçek bir güvenin umudu değildir. Pekala can simidine tutunmuş birisi de “Durmak yok, yola devam” diyebilir, hatta demek zorundadır, başka çaresi yoktur.

Bu analizi yapan birisine söylenecek iki soru vardır: 1) Peki, sadece “can simdi” rolünü reva gördüğünüz AKP’nin %46,5 düzeyinde oy almasında, AKP Hükümeti’nin başarısının ve Cumhuriyet mitingleri ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşananların hiç payı yok mudur? 2) Muhalafet partileri, başka türlü bir yol izlemiş olsalardı, durum değişmez miydi?

Birinci soruyla başlayalım: 22 Temmuz 2007 seçimlerindeki AKP galibiyetinin ardında geçmiş AKP Hükümeti’nin başarısının payı çok azdır. Zira yaşam koşulları ve kalitesi anlamında hükümet icraatlarından yurtaşlarımızın dünyalarına yansıyan belirgin bir gelişme olmamıştır. İnsanlar sandıklara fevkalade güzel hayatlarının devamı için değil, “Hiç değilse AKP, dünyanın desteğini alarak hükümet etmeyi biliyor. AKP, tek başına hükümet olursa en azından bugünümüzü aramayız!” diye gitmişlerdir. “Hiç değilse…” diye başlayan bir tercih cümlesi, “can simidi” benzetmemizle birebir örtüşmektedir. AKP Hükümeti’nin olumlu icraatları, halkın belleğinde, “duble” yollar, bazı hastanelerde kuyrukların kalkması ve dilediğin hastaneye gitme ihtimalinin belirmesi, TOKİ evleri ve YTL’nin ortaya çıkması olarak yer etmiştir. Enflasyon düşmüştür düşmüş olmasına ama geniş halk kitleleri de, girişimci de bu düşüşten pek de bir şey anlamamıştır. Ortada iyi rakamlar vardır ama ekonomi iyi mi, kötü mü kimse emin değildir. Bu saydığımız olumlu icraatların de olumlu olup olmadıkları tartışılabilir, bizim söz konusu etmek istediğimiz bu değil, bu icraatların şöyle ya da böyle toplumsal bellekte olumlu bir yer etmiş olduğudur. Herkes kabul eder ki, bu olumlu izler dışındaki hükümet icraatları, kim olsa, kim gelse aynısını ya da benzerlerini yapabileceği türdendir. Hükümet süreci boyunca yapılan icraat hataları, imaj zedeleyici gaflar da hiç de azımsanmayacak, en azından diğer hükümetleri aratmayacak düzeydedir. Şu halde ortada, icraattan kaynaklanan ve gelecek için insanların heves ve umutlarının tetiklediği bir coşkulu ruh hali yoktur. Zaten bu durgunluk seçim süreci ve sonrasında da açık biçimde kendisini belli etmiştir. Seçim sonrasında neredeyse her iki kişiden birisi, aralarından kimin AKP’e oy verdiğini arayan bir şüphe ve tedirginlik içindedir. Coşkulu bir umuttan eser bile görülmemektedir.

Cumhuriyet mitinglerinde ve Cumhurbaşkanı seçim sürecinde yaşananların AKP başarısında payı yok mudur? Bu sayılanların payı, bir önceki AKP icraatlarının payı kadar bile değildir, çok ama çok azdır. Belki yalnızca “merkez”de olduğunu ileri süren DP (eski DYP) seçmeninden bir kısmı bu nedenle AKP’e yönelmiş olabilir. Zira iktidarın son ayları içinde gündeme gelen olgulardan çok daha once, çok daha güçlü bir biçimde insanların tercihlerini belirleyen süreçler işlemeye başlamıştır. Zaten seçim sonuçlarını neredeyse tıpkısının aynı şeklinde tahmin eden anketin sahibi şirket, tüm bunlardan once de AKP oylarının hemen hemen aynı yükseklikte olduğunu bildirmektedir. Yıllardır Türk Grup Davranışı üzerine çalışan birisi olarak “Ben oyumu, CHP’e, Bağımsız Kürt adaylara, Saadet Partisi’ne, Genç Parti’ye verecektim. Cumhuriyet mitingleri ve Cumhurbaşkanlığı sürecinde AKP’e yapılan haksızlıklar ve dayatmalar nedeniyle, inadına AKP’e oy vereceğim” diyen bir insan tipinin bu ülkede yaşadığına inanmıyorum. Bunlar okuryazarların fantastik uydurmalarıdır. Elbette önceki makalede işaret etmiş olduğumuz gibi merkez seçmeni, askerin hükümet işlerine karışmasını istemez ama ordusuna karşı “demokratik” bile olsa muhtıra vermeye de kalkmaz, sabrın ve tahammülün halkı gibi davranır. Askerin siyasete müdahalesi geçmişte seçmen tavrını belirleyecek düzeyde şiddetli olduğunda, seçmen sivil siyaset isteğini seçimlerde beyan etmiştir. Askerin komuta kademesi bu hatalardan dersler çıkardığını gösteren tutumlar içindeyken, hala her kesimin rahatça tartışabildiği bir e-muhtıra neden seçmenin tavrını belirlesin? Halk, e-muhtıranın belirlediği bir ruh hali içinde sandığa gitmiş olsaydı, bu kadar ciddi (!) darbe ihtimali nedeniyle hiç değilse halkın yarısının tam tersi bir tutum içine girmesi gerekmez miydi? Velhasılı Türk halkı ordusunun kıymetinin farkındadır, demokrasiyi tercih ettiğini zaten sandığa giderek belirtmektedir. Askerin komuta kademesi de e-muhtıraya sahiplenmek ve dozunu artırmak yerine sandığa gidilmesine hiç ses çıkarmayarak, hatta bizzat sandığa giderek, Başbakan’la görüşme sonrası dostluk pozları vererek demokrasiden yana tavrını belli etmiştir. Asker-halk gerilimi, bu kez, asla sandıktan neyin çıkacağını belirleyecek boyutlara varmamıştır.

Artık ikinci sorunun cevabına, yani muhalefetin rolüne geçelim: İnsanımızı “Hiç değilse… “ diye AKP’e can simidi gibi yapışmaya zorlayan gerçek nedenlerden birisi de iktidara alternatif olabilecek nitelikte bir muhalefetin olmamasıdır. Bu yüzden yıllardır ne bir iktidar projesi ne bir karizmatik lider çıkartamamış olan CHP’nin AKP’nin seçim başarısının nedenlerine yönelik bir analiz çabası içine girmesi saçmadır. Kendisi bizatihi baş nedenlerden birisi olan CHP’nin AKP’nin seçim başarısının nedenleri üzerine kafa yormasında bir saçmalık, bir mantık hatası vardır. CHP, soldan merkeze doğru bir iktidar projesi sunmak, bu projenin timsali olan bir karizmatik liderlik oluşturmak gibi temel vaziflerini yapamamıştır. Seçimler sırasında da seçimler sonrasında böyle bir mecali olmadığını göstermiş, bir süredir sürdürdüğü “Laiklik elden gidiyor!” kampanyasına, Cumhuriyet mitinglerinin de etkisiyle “Cumhuriyet de elden gidiyor!” temasını eklemekten, insanların dikili ağaçlarını sallayıp korkutarak düşen meyveleri toplamaktan medet ummuştur. Büyük kitleler, korkularını yatıştırmak için oy vermez. Korku siyaseti yaparak merkez partisi olunmaz. MHP, “ulusalcı” diye ifade edilegelen ama bugün daha çok dünyada, Irak’ta, ülkemizde olup bitenlerden dolayı kırılan gururumuzun oluşturduğu öfke hissiyatı olduğu daha iyi anlaşılan tepkilerden bir pay almıştır. Ama kırılan gururların öfkesinden de büyük kitleleri yönetecek bir merkez iradesi, bir gövde siyaseti çıkmaz. CHP’nin korkusuna, MHP’nin öfkesini eklesiniz de çıkmaz. Liderinin sükuneti ile büyük bir takdir toplayan MHP, öfkeye değil sükunete dayanmalı, merkez partisi olmak için büyük bir çaba içinde olduğunu göstermeli, uzun bir mücadelenin, kavramsal ve zihinsel dönüşümün işaretlerini şimdiden vermeye başlamalıdır.

Gövde siyaseti için yüksek umut veren ve son dönemece kadar oldukça iyi bir performans sergileyen yegane parti Mehmet Ağar’ın DYP’si idi. Son dönemeçte, Sayın Ağar’ın liderlik becerisini tartışmalı hale getiren, kişiliğindeki karizmatik potansiyeli tamamen ortadan kaldıran hatalar olmasaydı, ANAP ile birleşme süreci başarıyla tamamlanmış, kitlelelerin karşısına iktidar için güven veren kadrolarla çıkılabilmiş olsaydı, büyük ihtimalle seçimin sonucu böyle olmayacaktı. Birilerinin CHP-MHP Hükümeti senaryosuna karşı yine büyük ihtimalle AKP-DP Hükümeti çoğunluğu elde edecekti. O zaman bu yazı da farklı yazılacak, merkezin yeni adresinin de liderinin de adının belli olduğu söylenecekti. Bunlar olmadı. Olmamış olan bir şeyin ardından ağıt yakmak için söylemiyorum tüm bunları. Bence artık nedenler üzerinde bile kafa yormak gereksizdir. Bir saptamam var, muradım, onu dile getirmek: Artık “merkezin, tarihsel olarak merkez partileri diye bilen partiler ve kadrolar tarafından restore edilmesi” ihtimali kalmamıştır. Bu maceradan vazgeçilmelidir. Merkez kitlenin olduğu yerdir; kitleler, kıyametten once ölülerin dirileceğine inanmaz. Burası Türkiye’dir; küllerinden doğan kuşlar burada yaşamaz.

“Varoluşsal-etik bakış açısı”na gore seçim sonuçları

Analizimize “varoluşsal-etik bakış açısı” adını verdiğimiz yöntemimize gore devam edelim. Geçen makalede de işaret ettiğimiz, uzun zamandır üzerinde durduğumuz, “Türkiye Vardır” kitabımızın ana temasını oluşturan, sevindirici biçimde bazı liderlerimizin de telaffuz etmeye çabaladığı görülen değerler analizine dayalı toplumsal merkez formülasyonumuzu tekrar edecek olursak. “Türklük”, ırk çağrışımlarından sıyrılarak Cumhuriyet’in tüm vatandaşlarına verilen bir sıfat; İslamiyet, hukuki anlamlarından sıyrılarak vatandaş çoğunluğunu bir arada tutan ve ritüelleriyle tarihsel belleğini yineleyen manevi bir atmosfer, “Batı”, ise yönelinmesi ve hatta aşılması gereken çağdaş uygarlık düzeyi haline dönüşen temel değer kaynaklarıdır.”

Bu formülasyon, hala toplumsal merkezin ana mayası olmayı sürdürmektedir. Ama süren bir başka olgu da toplumsal merkezin oluşturucu değerlerinin siyasal merkeze yansıyamaması, siyasette uzunca bir zamandır dağınık, saçılmış bir değerler manzumesinin var olmasıdır. Hatta Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinden beri olup bitenler, AKP ve CHP’nin seçim kampanyası boyunca değerler kutuplaşmasını artırıcı berbat bir politika izlemeleri bu dağınıklığı korkutucu bir hale getirmiş, siyasetteki değerler parçalanmasının topluma da yansıma tehlikesi belirmiştir. Toplumsal merkezin siyasette kendisini göstermesi açısından bugünün dünden “daha iyi” görünen tek farkı, AKP’e verilen oylarda kendini açığa vuran toplumsal merkezin “Ben buradayım. Birlik ve beraberlik istiyorum!” nidasıdır. Kendisine uygun bir siyasal söylem ve oluşum bulamayan toplumsal merkez, kavga ve kutuplaşma istemediğini, dünya ile bütünlük içinde bir sivil siyasetten yana olduğunu, kendisine dayatılana gitmekten başka çaresi kalmadığını oylarını AKP’de birleştirerek dile getirmiştir. Bu dile getirişte, AKP’den başka yönetme iradesi gösterebilecek bir siyasal kadronun ortaya çıkmayışının ve AKP liderinin toplumsal merkezin cazibesini toplayan ülkemizdeki tek karizmatik siyasal aktör oluşunun da payı çok büyüktür.

Recep Tayyip Erdoğan’ın yüksek karizması, Türk siyasal hayatının yönünü belirleyecek en önemli faktördür. Bu sayede toplumsal merkezin ibresi AKP’e dönmüştür. Ancak tek başna yüksel karizmatik bir liderlik toplumsal merkezin siyasete taşınması için asla yeterli değildir. Bırakın toplumsal merkezi ifade eden bir siyasal parti olamyı, yalnızca liderin karizmasına dayalı olarak yol almayı sürdürürse AKP’nin geleceği bile karanlık olabilir. Recep Tayyip Erdoğan bir biçimde partinin başından giderse, örneğin Cumhurbaşkanı olursa, Özal ANAP’ından aşina olduğumuz geri sayım günleri AKP için de başlarsa şaşırılmamalıdır. Türkiye, eğitimden sağlığa, tarımdan turizme, adaletten asayişe çok büyük bir dert yumağı tarafından dört bir tarafından sarılmıştır. Toplumsal merkezin siyasal ifadesi için hem Sağ’dan hem Sol’dan yeni alternatifler her zaman çıkabilir. Dert yumağının böylesine bizi sarıp sarmaladığı zamanlarda Sol alternatifler her zaman daha şanslıdır. Merkez sağ oluşumlar, ülkemizde “kendiliğinden örgütlü sosyolojiler” adını verebileceğimiz tarikat, dinsel cemaat ve aşiret yapılarını incitmemeye çalışmıştır. ANAP ve AKP dönemlerinde bu hassasiyet, eski zamandaki dengeli çizgisinden taşmış adeta bu partilerin iktidarlarını “kendiliğinden örgütlü sosyolojiler”in egemenliği haline dönüştürmüş, bu görünümden dinsel ve toplumsal değerlerini birey olma konumunda yaşamaya çalışan insanımızı zedelemiştir. “Kendiliğinden örgütlü sosyolojiler”in haksız biçimde toplumda egemen olmasından kaynaklanan adaletsizlik görünümü, AKP Hükümeti’nin başarısızlığı ve toplumda genel adaletsizliğin artması durumunda çok bariz hale gelecek ve tepkilerin Sol’a yönelmesine neden olacaktır. Yani AKP’nin toplumsal merkezin siyasal oluşumu olmayı başaramaması ve/veya icraatlarının başarısız olması halinde Türkiye Sol bir kabarmaya hazır olmalıdır.

Toplumsal merkezin kendisini siyasette göstermesi açısından 22 Temmuz seçimlerinden sonra ortaya çıkan tablonun olumlu bir farkı da, bizzat Meclis’imizin genel panoramasıdır. %10 seçim barajı gibi asla demokratik ideallerle bağdaştırılamayacak bir hükmün varlığına rağmen, değişik siyasal oluşumlar Meclis’e girmeyi başarmıştır. Bu Meclis, seçimler sırasındaki korku ve endişemizi artıran, giderek toplumu parçalamaya doğru götüren bir çatışma ve kavga yeri de olabilir tam tersine “Büyük Barış” Meclis’i de. Artık toplumsal merkezin gerçek bir siyasal tezahürü için birinci şart, “Büyük Barış”tır.

“Büyük Barış”, uluslararası ve ulusal siyasetin her zaman harlandırmaya hazır olduğu toplumdaki çatışma alanlarındaki yangının söndürülmesidir, dökülen kanın durdurulmasıdır. Etnik ve mezhepsel farklılıkların, asla “hür ve eşit Cumhuriyet vatandaşı” olmanın önüne geçirilmemesidir. Her vatandaşımızın kendisini birinci sınıf hissetmesi, kendisinin ve çocuklarının yaşayacağı dünyadaki en güzel yer olarak yurdumuz Türkiye’yi gönüllü olarak arzulayacağı bir ortamın yaratılmasıdır “Büyük Barış”.

Yeni dönemde Meclis’imizin görüntüsü “Büyük Barış”a çok elverişlidir ve seçim sonrası siyasal aktörlerin takındığı tutumlar bizi “Büyük Barış” için umutlandırmaktadır. Artık belli olmuştur ki, toplumsal merkezin üstünde örülen siyasal entrikaların aşılarak kendi siyasal izdüşümünü bulabilmesi de, Türkiye’nin uluslararası arenada kendi özgün yolunu izleyebilmesi de “Büyük Barış”ın sağlanmasına bağlıdır.

Eğer bölgede çatışmalar durursa, yeni şehit cenazelerinin acı ve öfkesiyle milletimiz karşılaşmazsa, Irak’ın Kuzey’indeki Kürt liderliği infial uyandırıcı kışkırtıcı açıklamalar yapmazsa, Meclis’imiz de seçim sonrasının metanetini sürdürebilirse neden Türkiye’yi bambaşka günler beklemesin. Neden yıllardır çok canımızı yakan, çok kanımızı döken bu çatışmaların sonuna gelinmiş olmasın? Neden milletimizin farklılıklarından fitne ve fesat üretecek organizasyonlara giden Türkiye düşmanı güçlere karşı, Türkiye’nin de “Tüm farklılıklarımıza rağmen, birlik ve beraberlik içinde yaşıyoruz, zaten toplumumuzda bu konuda var olan fikri birliğini bakın siyasal düzeye de çıkarttık, aynı Meclis’te kardeşçe mücadele sürdürebiliyoruz!” diye bir cevabı olmasın. Hatta Türkiye’nin dünyaya cevabı, Ortadoğu ve Yakın-Asya’yı içine alacak genişliklere neden uzanmasın? Neden Türkiye’deki sulh ve sükunet ortamı, yalnızca ülkemizdeki değil tüm bölgedeki Kürtlerle, Müslümanlarla iyi diyaloglar, yeni birlik politikaları için bir imkanın başlangıcını teşkil etmesin?

Elbette tüm bunlar olabilir ama aynı ölçüde olmayabilir de. Hazır yeri gelmişken, seçim değerlendirmemizi bizim bu umutlarımızı ve hayallerimizi ortadan kaldırmaya çalışan fitne ve fesat odaklarını içinde barındıran uluslararası konjonktürü de ele alalım. Seçimler, AB’nin ülkemiz ve kendisi için parlak bir gelecek vaad eden bir birlik olmadığının daha net görüldüğü, Irak işgalinin müsebbibi ve Büyük Ortadoğu Projesi’nin sahibi olan Cumhuriyetçi Neocon’ların ciddi biçimde güç kaybettiği bir ortamda yapılmıştır. Irak’ta, Lübnan’da, Filistin’de, Afganistan’da yaşanan ve neredeyse kanıksamaya başladığımız kan ve vahşete rağmen, Büyük Ortadoğu Projesi’nin en dehşetengiz uygulaması henüz sahneye konmamıştır ve yakın gelecekte konma ihtimali yüksektir. Bu dehşet senaryosu, Neoconların İran’a saldırısına daynamaktadır. Eğer dünya demokratik kamuoyu ve ABD’li demokratlar bu dehşet senaryosunu durdurmazlarsa ve daha korkuncu eğer ülkemizde bu senaryoya destek veren tutumlar ortaya çıkarsa biz, dünyadaki ve (bu seçimler üzerine söylediklerimiz dahil) ülkemizdeki siyasal durum bütünüyle yeniden düşüneceğiz.”

22 Temmuz 2007 seçimlerini değerlendirmemiz ise böyleydi. Sonraki yazımızda 2007’den beri neler olup bittiğini ve şimdiki seçimlerden ne beklediğimizi ele alacağız.

Bu makale 1,425 kez okundu.

 

YAZARIN SON YAZILARI
» Bu benim 12 eylül’le hesaplaşmam, ya sizinkisi?
» Sizce önümüzdeki refrandum, öncekilerden hangisine benziyor?
» Duygularımız bizim oyuncaklarımız mıdır?
» Sorun 'Mehmetçik' kökenli ordu değil
» “Profesyonel Ordu”; iyi ama nasıl?
» Ahlak devrimcidir
» Sayın Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlığını bir yıl önceden nasıl bildim?
» Yoksulluk edebiyatı burada tutar mı?
» Başörtüsü (yasağı) sorununda çözümsüzlüğe son verilmeli!
» Yenilik hevesimiz de muhafazakarlığımız da göçebe kültüründen
YAZARLAR
araba.com
DÜŞÜNCE ANALİZ
RÖPORTAJ
Salman Kaya: Solcuya ‘Hayır’ yakışmaz
Salman Kaya, Türkiye’de sol hareketin efsanevi isimlerinden. 1968 kuşağının unutulmaz liderlerinden. Askerî darbelerin büyük acılarını çekmiş, sekiz kere tutuklanmış, beş yıl hapis yatmış, korkunç işk
kitapadresi.com
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2010
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı