Haber10.com - "Derinlemesine Haber"
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim
 
Haber 10
BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER
3 Eylül 2010, Cuma Güneşliİstanbul
Güneşli 22° / 27°
 SON DAKİKA : Tümünü göster
Doç. Dr. Aliye Çınar
Doç. Dr. Aliye Çınar
Farklılık Kültürü Tesis Edilmeyince…!
Doç. Dr. Aliye Çınar

Farklılık Kültürü Tesis Edilmeyince…!

Kültür, medeniyet hatta tarihî kesitler arasındaki en önemli ayraçlardan birinin kadın olduğunu söylemek mümkündür. Bir başka ifadeyle toplumun yapısını kadın üzerinden okumak kesinlikle bir indirgeme değildir. Zira kadın, gölgede bırakılmaya çalışsa da toplumu var eden dişil öznedir. Nitekim yapısalcı antropolg Lévi-Strauss’a göre, kadının durumunu veya hareketini anlamak, toplumu çözümlemek için en önemli ayırıcı yapısal sınırlardır. “Toplumsal yapımızda kadın nasıl konumlanmıştır?” şeklinde bir soru sorarak yol bulmaya çalışalım. Muhtemelen çelişkili gibi gözüken bir cevap vermek durumunda kalırız: Hem ataerkil, hem de kadının varlığı oldukça etkin! Ancak nasıl ve ne şekilde? Bu tanınma ya da kabul (etkinlik), cinsiyet ve özneler-arası bir iletişimden ziyade, kadının anaçlığı ekseninde bir yapı arz eder.

Oysa toplumsal yaşamda, tıpkı erkek gibi kadının da farklı bir cinsiyet ve şahsiyat olduğu kabul edilmiş olsa çok daha dinamik ve yaratıcı manzaralar çıkacaktır. Ancak bu kabul edilme durumu fiili olarak gerçekleştirilmelidir. Toplumsal beden, farklılığı dışlayarak değil, bilakis kadının farklılığını tanıyarak tesis etse, öteki konumundaki kadın, bu toplumsal yapıda doğal bir alt tabaka, ilişkisel anlamlandırmadaki katkısı belirsiz ya da ikincil olan bir alt tabaka olarak görülmeyecektir. Buna biz farklılık kültürü dersek, kültürümüzde bunun tesis edilememiş olmasının sonuçlarını farklı kesitlere odaklanarak analiz etmeye çalışalım.

Ülkemizin geleneksel yapısını dikkate aldığımızda sözlü kültürün önemli olduğu dikkati çeker. Bu bağlamda tasavvufi yaşantının önemi inkâr edilemez. İlginç bir şekilde, günümüz modernleri arasında da hoşgörü kültüründen dolayı din, tasavvuf sayesinde kabul görmektedir! Tasavvuf deyince de, Mevlana’nın ayrı bir yeri vardır. Peki, kadının durumu nasıldır onun dünyasında? Öyle ya kadının bir ayraç ya da turnusol olduğunu söylediğimize göre, deşifre etmede onu merkeze almak zorundayız.

Mevlana’nın yazılarında kadın bir yandan “hak nuru” olarak görülmekte ve aynı ifade içinde sözde yüceltilme adına sevgili olmasına göz yumulmamaktadır (Kadın hak nurudur sevgili değil/Sanki Yaratıcıdır yaratılmış değil). Nitekim onun büyük aşkının Şems (erkek) oluşu da bu farklılığın (aynı donanımda bir kadın olamayacağı kabulünden dolayı) algılanmayışının bir tezahürüdür. Gerek onun sözü gerekse de önemli bir tortu olarak kalmış yaşantısı (miras) kadınla gerçek ve otantik bir özneler-arası ilişkinin kurulamadığı anlamına gelir. Aynı zamanda o, bu durumu kendi ifadesiyle doğrularcasına, Fîhi Mâ Fîh’de kadının bir ömür törpüsü olduğunu ve ona katlanılması gerektiğini söyler. Çünkü o dönem itibariyle, kadının bir farklı cinsiyet (erkek gibi bir birey…) olarak görülemediği sezilmektedir (tıpkı şimdi olduğu gibi). Kadın, ya fazla yüceltmeyle gerçekliğin dışına itilmekte, ya da aşağılanarak toplumsal yapının bir alt tabakası olarak görülmektedir.

Nitekim bu profili Kimya Hatun isimli bir romanda, Saide Kuds anlattı. Elbette her roman gibi, o da gerçekle bağlantısı olan bir kurgudur! Mevlana ile evlenen Kerre hatun onun haremine yerleşir ve tabii ki kızı Kimya’ da yanındadır. Kuds, sözünü ettiğimiz farklılık kültürünün yoksandığı durumu, büyük irfan sahibi Mevlana ve dolayısıyla Şems yaşantısında açığa çıkarıyor.

Esasında bu kesit marjinal gibi gözükse de toplumsal dinamikler açısından son derece önemli bir veridir. Leyla Mevla’nın bir mikro haliyse, ya da ona varılacak yol Leyla’dan geçecekse, bu ataerkil toplumda en sevgiliye götürecek kişi, (ruhsal ve bedensel gelişmişlik bakımından) âşık olmaya değer sevgilinin kadın olması biraz zor gözükmektedir. İki şık var burada: Ya erişilemeyecek ve asla iletişime geçilemeyecek Kaf dağındaki bir kadın ya da iletişime layık bulunacak bir erkek. Aşk objesi kadın olsa bile bu kadın, konuşulacak iletişime geçilecek bir kadın değil, sadece bakışıyla ve ok kirpiğiyle erkeği teslim alan salt bedensel güzelliğe sahiptir. Ancak biz daha ziyade daha önceki alternatiflerin baskınlığını dikkate alırsak, sonunda elbette aşk cinsiyeti görmez diyerek, farklılığı dışlayarak ya da yücelterek iptal eden diğer öznenin de farkındalığının silikleştirildiği bir tabloyla karşı karşıya kalırız. Bu durumda, olmak ya da olmamaktan söz etmek abesle iştigal olacaktır. Olmak için anlamak ve anlaşılmak son derece önemlidir. Bunun en iyi ortamı da aynı ve farklı olan ötekiyle iletişimledir. Ruh ikizi önemlidir; ancak ondan tamamen de farklıdır…

Çünkü insan, farklı olan sayesinde diyaloğa girer ve kendiyle iletişimi de bu sayede gerçekleşir. Kısacası diyalog belirli bir mesafeyi gerektirir. Farklı olduğumuz ölçüde ayrılmış bulunmamız gerekir. Nasıl ki Tanrı kendiyle ontolojik bakımdan aynı öze sahip varlıkla diyaloğa geçmez, kelamını ifşa etmezse, insan da, kendiyle aynı olan birisiyle deruni anlamda iletişime geçemez. Ötekinin mahrum olduğu bir şeyi söylemem gerekir ki, diyalog mümkün olabilsin. Aynı şekilde o, benden farklı olduğu gibi, benzerliğin de olması gerekir. Tıpkı Âdem’in Havva’yı gördüğünde, konuşmak için can atması gibi.. Onun yüzünden ve onun için konuşur. Havva’nın bedenine çok yabancı olmamasına rağmen, yine de birbirlerinden farklıdırlar. Bunlar benzemeyen, benzer kişilerdir.

Esasında Mevlana düşüncesinde veya daha geniş ifadeyle söylemek gerekirse sûfi düşüncede, Tanrı ile insan arasındaki ontolojik farkın, sözde ikiliği kaldırma ve tekliği tesis etme adına iptal edildiğini dikkate alırsak, doğal olarak onun kendisiyle aynı olan birine (zaten aynı) tutulması oldukça tutarlıdır. Şu halde ontolojik farklılık mı, ontolojik aynılık mı? sorusunu sormamız gerekmektedir.

Kutsal kitaplara ve Kur’an’a baktığımız zaman kesinlikle ontolojik farkı gözlemleriz. Sina dağında Hz. Musa’ya seslenen Tanrı, bunun en somut örneğidir. Yine Cennet ve Cehennem, dünya ve ahiret, duyu ve ruhun iki farklı görünüm olduğunu temsil etmektedir. Nitekim bu farklılığın cinsiyet bakımından ifadesi ise kadın ve erkektir. Ancak bu farklılık birinin ruhu diğerinin bedeni temsil etmesi anlamında değildir. Her ikisi de, ruh ve bedenden müteşekkildir ve bunların birbiriyle diyaloğu anlamın ifşa olması için gereklidir.

Ontolojik bakımdan farklılığı iptal etmek dilin de silikleştirilmesi anlamına gelir. Konuşmak başka birisine konuşmak demektir. Bir bakıma konuşma ‘Ben’ alanında değil, ‘biz’ alanında gerçekleşir. Bu bağlamda dil de, “iki insan arasında anlaşmanın ve doğru anlamanın kurulduğu ortamdır. Dilin gerçekliği, Ben’le Sen’i birleştiren ruhun gerçekliğidir”. Meseleye daha geniş plandan bakarsak, Tanrı ile insanı birleştiren de dildir. İman varoluş bakımından sıradan bir zihin düzleminin ötesine bir sıçrama hamlesi olarak, bizzat diyalogdur. İmanın dili kelamla bir randevudur. Kelamla buluşma, insan ile Tanrı’nın bir konuşmasıdır. Dahası Allah’ın Hira Mağarasında Hz. Muhammet’e seslenişi, söz konusu farklılığın ve buluşmanın temelidir.

Tanrı’nın halkı ile sözleşme yapması da (ahit) ontolojik olarak üstünlüğünün ve başkalılığının sembolüdür. Yine onun ahlaki buyrukları, bu durumu doğruladığı gibi, insanın ritüel sayesinde ona ulaşmaya çalışması da aynı gerçeği teyit eder. Nitekim ibadetlerin tamamı bir diyalogtur, mümkün olduğu kadar, farklılığı yaklaştırma hamlesidir. Ritüelin dili, Tanrı’ya kavuşma isteğidir. Bu dil sayesinde insan, aradaki onmaz mesafeyi yaklaştırır. Eğer varlık hiyerarşisi bir mekanizm (zorunluluk) olarak görülse, iman ve ibadetin anlamı olmayacaktır. Öyle ki, ahlak da bir konuşma biçimidir. Emir ve yasaklar; bunlara uyma ya da karşı gelme bir tür diyalogtur. Emirlere uyma, benliğin küçülmesini göze almamadır. Oysa isyan, bunu göze almadır. Bu başlı başına bir konuşmadır ve ontolojik bakımdan farklı olan Tanrı’nın önünde eğilme ya da başkaldırmadır. Zaten insan, hâkim olduğu kişi önünde eğilmez. Onun mertebe bakımından yüksekliği eğilmeyi emreder.

Kayıp halkanın ontolojik bakımdan farklılık olduğunu ifade ettiğimizde, kadın erkek ilişkisi açısından bunun sonuçlarını yazacak olursak: Bir kere derinlikli bir diyalogtan söz etmemek mümkün değildir. Kadın ve erkek ilişkisini kültürel formlar içinde sadece neslin devamı olarak ifade etmek gerekecektir. Bu durumda insan, insan olması bakımından pek çok donanımını feda etmeyecek mi? Elbette, evet. Çünkü neslin devamı bütün canlılarda bir şekilde sürmektedir.

İkinci olarak, diyalog ve iletişimin besleneceği farklılık, ataerkil bünye lehine tahrip edilince/yok sayılınca, anlamın yeniden inşa edilip çoğaldığı ritüel zayıflayarak, sadece bir rutin halini alacaktır. Dahası ahlak da sadece formel/biçimsel kurallar bütünü olacaktır. Çünkü Yusuf ile Züleyha diyaloğu formel ahlakın ötesinde varoluşsal ahlakın anlamını açığa çıkarmaktadır. Ruhunun küçülmesini göze almayan kişinin sultan olması önemli bir mükâfattır. Bu gerilimi ve derin anlamı bizzat tecrübe eden kişi, tecrübeyle dinde derinleşen kişi anlamına gelecek ve Kur’an emirlerinin bizzat Tanrısal olduğunu teyit edecektir. Kısacası bunların Tanrı katından olduğuna şahitlik edecektir.

Son olarak, farklılık kültüründe büyük olanın üstünlüğü önemli olduğundan, bu sadece bedensel güçle ifade edilmeyecektir. Ahlaki, zihni, estetik vb. güçler kimdeyse farklılık kültüründe belirleyici olacak ve onunla iletişime geçmek, eğilmekle birlikte diğer özneye dokunmaktan geçecektir. Tıpkı Yusuf örneğinde kadının salt güzellik objesi olarak verilmeyip âşık olunanın Yusuf olması gibi. Burada Yusuf, estetik, etik vb. açılardan üstün durumdadır; sadece fiziki üstünlük değil mesele. İşte sırf bu yüzden de Züleyha ve diğer kadınların benliğine vuran vecd (kendini fark etme hamlesi) durumu, parmakların kesilmesi olarak zuhur etmiştir. Bu esaslı bir diyalog değil de nedir?

aliyecinar@gmail.com

Bu makale 1,432 kez okundu.

 

YAZARIN SON YAZILARI
» Türkiye’de dindarlık araştırması
» Tanrı Yanılgısı ve Tanrı’nın Gerçekliği
» Günümüz Türkiye’sinde İslam
» Alevîlik Tartışması Üzerine
» Politik Teoloji Açısından Gülen Cemaati -III
» Gülen Cemaati’nin Dindarlık Tipolojisi-II
» Bizim Pozitif Bilimciler Toplumbilimci Olunca!
» 'Gülen Cemaati'
» Elif Şafak ve 'Aşk' romanı
» Din ve Bilim Neden Çatıştırılır?
YAZARLAR
araba.com
DÜŞÜNCE ANALİZ
RÖPORTAJ
Salman Kaya: Solcuya ‘Hayır’ yakışmaz
Salman Kaya, Türkiye’de sol hareketin efsanevi isimlerinden. 1968 kuşağının unutulmaz liderlerinden. Askerî darbelerin büyük acılarını çekmiş, sekiz kere tutuklanmış, beş yıl hapis yatmış, korkunç işk
kitapadresi.com
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2010
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı