| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER |
Son ses kaseti tüyler ürpertici… “Sen kimsin lan bana yazı yazıyorsun, sen kimsin?...” Ya sarıkız ayışığında eldivenini giyseydi… Demek ki bu güzel ülkem cehenneme dönecekmiş. Tıpkı bir eylül sabahında olduğu gibi! Her ilde bir işkence tezgahı, her tezgahta binlerce vatan evladı. O zamanın diktatörü de aynı şeyi sormuş olmalıdır. Benzerleri sormuştu: “Siz kimsiniz ulan vatanı kurtaracaksınız?” Sadaka vermen gerek ey yurdum insanı. Verilmiş sadakanın karşılığını görmüşsün; yeni sadaka vaktidir. *** Hegel bu türden fiillere hukukun inkarı diyor. Ve ilave ediyor; “hukuk, bu inkarın bedelini ceza ile ödetir…” Ama Hegel adı üstünde, “idealist” bir filozof. Şayet ikibindokuz yılında bu coğrafyada yaşasaydı aynı yargıda bulunur muydu, şüpheli. Eşkıyalık yapanın zulmü yanına kâr kaldıkça, “sabıkalıyım” diyen övünerek gezindikçe, emanet sahipleri milletin verdiği emaneti onun ensesinde boza pişirmek için kullandıkça her inkar karşılıksız kalır. Hukukun susturulduğu yerde ise zulüm konuşur… Ama sonsuza kadar değil. Tuzların kokmadığı bir gün elbette gelir. *** Soruya dönelim… Bu soru vatandaşa, kamu hukukuna, ortak mülkiyete, toplumsal sözleşmeye sorulmuş bir soru…. “Sen kimsin!” Bu soru hesap soran, tepeden bakan bir soru, edepsiz bir soru. Pervasız, gemi azıya almış, kanun kural tanımaz bir eşkıyanın sorusu. Bu soru çok şey söylüyor. Bu soru, “ben dokunulmazım, dilediğimi yaparım; kimseye hesap vermem.” diyor. Bu sesi kasete üfleyen tehdit savuruyor. Çoktan kelle alıp vermeye hazırlanmış, düzen tanımaz bir yeniçeri. Çıkmış Okmeydanı’na, kazanı kapmış ama kaldıramamış… Kaldıramamışsa ne gam! “Kaldıracak birileri var nasıl olsa!” diye düşünüyor. Bunun doğurduğu saldırganlıkla soruyor… Sen kimsin! Kasette görülmüyor ya, muhtemelen burnundan soluyor, yumruklarını sıkıyor, gözlerinden öfke ve nefret ateşi fışkırıyordur… Bu soru meydan okuyor. “Seni tanımıyorum” diyor, “sen yoksun, sen sığıntı bile değilsin; sadece ben varım; her şey benim.” Herhalde “devlet benim” diye bilmem kaçıncı Louis bile bu kadar pervasız olmamıştır. *** Senin kim olduğunu biliyorum… “Sen en büyüksün, sen külhanbeyisin, sen dilediğini yaparsın… Sen önemlisin, vazgeçilmezsin. Sana bir şey söylemek, hele senden hesap sormaya kalkmak ihanet. Senin varlığın bu millete bir lütuf… Sen heykeli dikilesi adamsın….” diyeceğimi mi zannediyorsun? Asla! Anlıyorum, senin gözünde kamunun hukuku yetimhane, öksüzlerin barınağı. Herkesi, hepimizi bir böcek gibi ezersin. Beş dakikada makama yerleşirsin, iki dakikada kamu hukukunu yerle bir edersin; etti yedi dakika! Bu kadar basit işte. Seni hafızama kazıdım. Sen bana düşmansın, dedeme düşmansın, ülkeme düşmansın. *** Ya ben kim oluyorum! Ben ki, ömrünü cephelerde geçirmiş, Yemen’den gelip Sakarya’ya koşmuş; İzmir’e ayak bastıktan sonra köyüne dönmüş, hayatını sürdürebilmek için çamurlu tarla yollarında çarık eskitmiş, ahir ömründe refah nedir bilmemiş, emr-i hak vaki olunca derin bir huzur içinde ruhunu teslim etmiş bir dedenin torunuyum. Ben “asıl”ım, ben bu ülkenin kanıyım, canıyım, ruhuyum… Ben benim, vatandaşım, bu ülkenin asli sahibiyim. Sen şimdilik varsın; ben hep buradayım. Dedem dıştaki zalimlere karşı ülkeyi savunarak ömür tüketti, benim payıma içteki hainler düştü. Artık suskunluk yok! Sana yüksek sesle soruyorum; peki sen kim oluyorsun! milaykokturk@gmail.com Bu makale 1,146 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2010 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |