Haber 10
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim  
Haber 10
DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR
10 Şubat 2012, Cuma
 DÖVİZ KURLARI : 
Daniel L. Pals
Daniel L. Pals
Karl Marx: Sömürü, Yabancılaşma ve Din-II
Daniel L. Pals

Karl Marx: Sömürü, Yabancılaşma ve Din-II

Altyapı ve Üstyapı

Marx’a göre, tarihin temel draması sınıfların mücadelesidir ve bu mücadele hayatın katı gerçekliklerinin kontrolündedir. Özel mülkiyet dünyasında, bazıları–genellikle zenginler– üretim araçlarına sahipken, diğerleri —çoğunlukla fakirler– bunlara sahip değillerdir. Tüm bunlar doğru olsa da tek varolan ekonomi değildir. Toplumsal hayatımızın diğer boyutlarını oluşturan etkinliklerle ilgili ne söylenebilir? Örneğin siyaset ve hukuk? Ahlak, sanatlar, edebiyat ve diğer entelektüel faaliyetler? Ya din? Tüm bunlar resmin neresindedir?

Marx’ın tüm başlıklarla ilgili söyleyecekleri vardır ve başlangıç noktası toplumun “altyapısı” ve “üstyapısı” arasında yaptığı ayrımdır. Tarih boyunca toplumsal hayatı ekonomik olgular biçimlendirmiştir; altyapı iş bölümünü, sınıf mücadelelerini ve insan yabacılaşmasını doğurur. Buna karşıt olarak diğer etkinlik alanları, gündelik hayatta görünür olanlar ise üstyapıya aittirler. Sadece ekonomik temelin sonucu değildirler aynı zamanda önemli bir oranda onun tarafından biçimlendirilirler. Sınıf mücadelesinin gizli enerjisiyle ve duyguları tarafından yaratılırlar. Kültürel hayatla özdeşleştirdiğimiz kurumların –aile, devlet, sanatlar, felsefenin büyük bir kısmı, ahlak, din– temel rolü iktidardakiler ve iktidarsızlar arasındaki derin ve şiddetli gerilimin kontrollü bir şekilde salınması olarak anlaşılmalıdır.

Devleti düşünelim. Devletin rolünü anlamak çok da zor değil. Marx’a göre devlet tüm çağlarda yönetici sınıfın, baskın grubun isteklerini temsil etmek için vardır. Devlet, özel mülkiyet ilkesi üzerine kurulu kapitalist bir toplumda hırsızlık karşıtı sert yasalar koyar, aç bir çocuğun annesi bir kasabayı doyurabilecek kadar zengin bir fabrika sahibinden bir somun ekmek çaldığı için hapse atılır. Devlet yasalarının uygulanmasını sağlama almak için polis gücü oluşturur; hırsızlar yakalanmalı ve hapse tıkılmalıdır. Adliye bu yasaları uygular; sanık yargılanmalı ve suçu için cezalandırılmalıdır. Çözülme, yasanın hükümsüz kalması, kapitalist toplumlar gibi ezen azınlık ve ezilen çoğunluktan meydana gelen bütün toplumlar için bir tehdittir. Güçlü bir devletin varlığı, yasaların uygulanması ve sapma tehditlerinin ortadan kaldırılması için mutlak olarak gereklidir.

Devlet kontrolü sağlamak için güç kullanmak zorunda olsa da, kültürel üstyapının diğer otoriteleri ikna yolunu kullanırlar. Geçmiş her dönemde, ahlaki liderler –teologlar, filozoflar, ahlakçılar– neyin doğru neyin yanlış olduğunu vaaz ederek fakirleri kontrol etmişlerdir. Vurguladıkları erdemler ne tür bir toplumda yaşandığına göre değişir çünkü “yönetici sınıfın fikirleri her çağda yönetici fikirlerdir.”(7) Tarımın temel üretim aracı olduğu Orta Çağlar’da, bütün topraklar kilise piskoposları ve feodal ağalara aitti ve bu toprakları vassallardan ve serflerden oluşmuş ordular korurdu. Bu yüzden o dönemin ahlaki kodlarının kiliseye sadakati vurgulaması ve itaat, onur, bağlılık gibi savaşçı erdemlerinin öne çıkarılması şaşırtıcı olmasa gerek. Modern endüstriyel toplumda, kapitalistler mobile işçiler havuzuna ihtiyaç duyar, insanların çekirdek ailelerinden başka bağları olmaması gerekir, bunun yanında toplumsal öncelik ve statü iddiaları da olmamalıdır. O zaman, günümüzün ahlaki düsturunun bireysel özgürlük ve toplumsal eşitlik olması normal karşılanmalıdır. Yeni ekonomiye hizmet ettikleri için modern filozoflar ve teologlar bu yeni ahlaki değerleri vurgularlar. Ortaçağdaki muadilleri gibi, modern filozoflar da vaaz ettiklerinin evrensel doğrular olduğunu söylerler, bu değerlerin doğal düzenin bir parçası olduğunu iddia ederler ancak aslında bu değerler belli bir yerin ve zamanın iktisadi gerçeklikleriyle belirlenmişlerdir. Yaratıcılık gerektiren sanatlar da istisna değillerdir. Bütün bireyselcilik ve orijinallik iddialarına karşın, yazarlar ve sanatçıların başarıları dönemin kabul gören fikirlerine bağlıdır. Muhalif gibi gözükseler de, gerçekte ezenlerin kontrolünde olan bir topluma farkında olmadan sessiz bir onay verirler.

Bu görüşlerini tarihsel olarak desteklemek için, Marx modern Avrupa’daki devrimlere bakar: Hayatı boyunca çalıştığı ve üç ayrı eserde tartıştığı 1600’lerdeki İngiliz İç Savaşı ve özellikle Fransa’daki devrimler (8). Yüzeysel olarak, bu büyük çatışmalar politika ve dinle ilgili gibi görünür ancak altta yatan gerçeklikler oldukça farklıdır. 17. yüzyıl İngiltere’sinde kapitalizm Londralı tüccarları ve orta sınıf eşrafı kralın otoritesini sorgulamaya yöneltmiştir. Kralın iktidarı yerleşik toprak sahiplerinin yanındaydı. Çıkarları ticaret, yatırım, bireysel girişimcilikte olan orta sınıfın yeni bir din, Protestanlık, benimsemesine kapitalizm neden olmuştur. Buna Rembrant ve Frans Hals gibi sanatçıların, ortaçağ kiliselerindeki fresklerde bulunan kralların ve azizlerin portreleri yerine kasabalıların ve ailelerinin portrelerini çizmelerini de ekleyebiliriz. 1789’da Fransa’da profesyonellerden ve bürokratlardan oluşan ve giderek gelişen orta sınıf (şehir burjuvazisi) kralı devirmeyi planlamış ve insan hakları adına kiliseye saldırmıştır. Ayaklanmalar durulduğunda, yine aynı orta sınıf ekonomik çıkarları doğrultusunda yoksul kitlelerin devrim arzularını bastırmaya çalışmıştır. Her durumda politika ve din gibi üstyapıların ekonomik temelin ve sınıf savaşımı dinamiğinin kontrolünde olduğunu görüyoruz.

Marx üstyapıyı oluşturan entelektüel etkinliği bir kelimeyle karşılar: sanatçıların, politikacıların ve teologların çabaları “ideoloji” demektir (9). Bu tür insanlar, hakikat arayışı ve güzellik sevgisinden kaynaklandığını düşündükleri fikirler sistemi ve yaratıcı sanat eserleri üretir. Ama gerçekte bu ürünler sınıf çıkarlarının ifadesidirler; şeylerin düzenini meşrulaştırma gibi bir gizli toplumsal ihtiyacı yansıtırlar, adaletsizlikten faydalananların bu adaletsizliği yaratan koşulların niçin değişmeden kalması gerektiğini gösterme gibi bir doğal eğilimi. Düşünürler her zaman yöneticilerin hizmetindedir.

Din Eleştirisi:

İdeoloji ve üstyapıdan açılan bu bahis bizi din alanına getiriyor. Marx’ın bu konudaki görüşlerini tahmin etmek çok zor değil. Marx çok az konuda bu kadar açık sözlü konuşur. Din, ona göre tamamen yanılsamadır. Daha da kötüsü, kötü sonuçlar doğuran bir yanılsamadır. Din, ideolojinin; amacı, toplumun ezenlerin istediği gibi kalması için nedenler –aslında bahaneler– sunmak olan inanç sisteminin en aşırı örneğidir. İşin doğrusu, din o kadar ekonomiyle belirlenir ki, doktrinlerini veya inançlarını haddi zatlarında değerlendirmenin hiçbir anlamı yoktur. Bu doktrinler dinden dine değişir. Bunun nedeni dinin her zaman ideolojik olmasıdır. Toplumlara göre farklı şekil alması büyük oranda tek bir şeye bağlıdır: Verili bir zamanda ve mekanda maddi güçlerin kontrolünde olan toplumsal hayatın şekline. Marx göre, tanrıya veya tanrılara olan inanç sınıf mücadelesinin istenmeyen bir yan ürünüdür, göz ardı edilmeli ve aşağılanmalıdır. Aslında hiçbir düşünür –Freud bile– dini Marx kadar aşağılayıcı ve alaycı bir şekilde ele almamıştır.

Şüphesiz, bu düşmanca tavır sadece entelektüel bir görüş ayrılığı değildir. Marx’ın dini reddi gençliğinde başlamıştır. Daha erken dönemlerinde ateist olduğunu mutlak bir şekilde ortaya koymuştur. Bu tavrın nedenlerinin toplumsal, entelektüel ya da kişisel olup olmadığını bilemiyoruz. Babasının avukatlığa devam edebilmek için Hıristiyanlığa geçmesi onu kızdırmış olabilir. Marx’ın Prusya topluluklarının anti-semitik ve militan Hıristiyan ahlaklarını sevmediği de kesin. Ancak inancı mutlak olarak reddi Hıristiyanlığı reddinden daha derinlerdedir. Doktora tezinin ön sözünde Grek kahraman Prometheus’un düsturunu benimsemiştir: “Bütün tanrılardan nefret ediyorum.” ve buna kendi nedenlerini ekler, “Tanrılar insanın öz-bilincinin tanrısallığını kabul etmezler.”(10)

Dini basitçe reddetmek başka, dinin yanlışlığını ortaya çıkarmak için entelektüel bir kampanya başlatmak başka bir şey. Marx, 1840’lara kadar din için bir açıklama — ya da kendi deyimiyle “eleştiri”— getirmemiştir. Bu yıllar düşüncesi için oldukça belirleyici olmuştur, Berlin’deki Genç Hegelciler’den biri olan Ludwig Feuerbach’ın önemli yazılarını okumuştur. Ludwig Feuerbach başlarda Hegel’in takipçisiydi ama daha sonra idealizmi amansız bir biçimde eleştirmeye başlamıştır. Feuerbach, Hıristiyanlığın Esası’da ortodoks dine oldukça ses getiren bir saldırıda bulunur. Bu kitabı takip eden iki çalışmayla Hegel’in neredeyse aynı derecede kutsal sistemine paralel bir saldırıda bulunup Alman kamuoyunu şaşkına çevirdiğinde Hıristiyanlığın Esası’la ilgili şiddetli tartışma devam ediyordu (11). Tahmin edilir bir şekilde Feuerbach Alman Üniversitelerindeki radikal öğrenciler arasında kült bir kahraman haline geldi.

Kendi zamanının anlaşılması zor felsefi dilinde yazmış olmasına rağmen, Feuerbach’ın temel noktalarını anlamak oldukça kolay. Hem Hegel hem de Hıristiyan teolojisi aynı hataları yapar. İkisi de yabancı bir varlıktan –Tanrı ya da mutlak– söz etmelerine rağmen aslında sadece insanlıktan bahsederler. Hıristiyan teologlar takdir ettiğimiz kişisel özellikleri –iyilik, güzellik, doğruluk, bilgelik, sevgi, sabır, karakter sağlamlığı gibi idealler– saptarlar ve bunları insanlardan alıp cennete yansıtırlar, bu özellikler — artık bizden ayrı hale geldiklerinden— Tanrı denen doğaüstü varlığın adı altında tapınılırlar. Hegel de aynı şeyi yapar. Özgürlük, akıl, iyilik gibi soyut fikirlerden bahseder ve bunları dünyanın görünüşünün ardında yatan aşamaları yöneten mutlak ve nihai bir tinin ifadesi olarak “nesnelleştirmesi” gerektiğini hisseder. “Rasyonalite” ve “özgürlük” gibi kavramlar bizim doğal insan yaşamımızın özellikleridir. Hıristiyan teolojisi ve Hegelyen felsefe bilicimizi “yabancılaştırmak”tan suçludurlar. İnsana ait olanı alıp yanlış bir şekilde yabancı bir varlığa; mutlağa ya da Tanrı’ya atfederler.

Marx, Feuerbach’ın bu argümanlarına ikna olmuştur. Aslında Feuerbach, Marx’ın zaten benimsediği fikirleri daha detaylı ortaya koymaktadır. Marx, Feuerbach’ı “Hegel’in eskimiş felsefesinin gerçek fatihi” olarak selamlar ve yazılarını “ Hegel’den beri tek teorik devrim içeren yazılar” olarak betimler (12). Marx, Feuerbach’ın kitabından bir yıl sonra yazdığı Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi: Giriş kitabında neredeyse kelime kelime Feuerbach’ı takip eder: “Cennetin hayali gerçekliğinde bir üst-insan arayan insan… orada kendi yansımasından başka bir şey bulamaz.” ve ekler: “dindışı eleştirinin çıkış noktası şudur: Dini insan yaratır, din insanı değil.”(13)

Marx, Feuerbach’ın argümanlarını ikna edici bulmasına rağmen iki yerde kuvvetlendirilmesi gerektiğini düşünür. İlkin, insanların kendi başarılarını niçin sahiplenmediklerini, neden kendilerini sefil günahkarlar olarak gördüklerini, neden bütün övgüyü ve görkemi Tanrı’ya yüklediklerini sorduğumuzda Feuerbach’ın boş bir genelleme yapmaktan başka bir cevabı yoktur, insanın böyle olduğunu söyleme eğilimindedir. Yabancılaşmış olan insan doğasıdır –kendisiyle mutsuz, Tanrısından memnun. Marx bunu kabul etmez. Yabancılaşma sorusunun sahici bir cevabı olduğunda ısrar eder. Ona göre, materyalist ve ekonomik bir bakış açısı kazandığımızda oldukça büyük bir aşama kaydederiz.

Marx dinsel ve sosyoekonomik etkinlik arasındaki paralelliğe dikkat çeker. İkisi de yabancılaşmayla maluldür. Din, bizim doğal insan yaşamımızın niteliklerini —ahlaki idealler— alıp hiç de doğal olmayan bir şekilde Tanrı denilen hayali ve yabancı varlığa yükler. Kapitalist ekonomiler doğal insanlığımızın bir diğer ifadesi olan üretici emeğimizi yine doğal olmayan bir şekilde alıp, alınıp satılabilen, başkaları tarafından sahip olunabilen maddi nesneye dönüştürürler. Bir durumda, kendimizin bir parçasını –erdemimizi ve öz-değerimizi– tamamen hayali bir varlığa devrederiz. Diğer durumda, emeğimizi, paranın alabileceği diğer şeyleri elde edebilmek için ücret karşılığında teslim ederiz. Dinin insani faziletlerimizi bizden alıp Tanrı’ya yüklemesi gibi, kapitalist ekonomi de emeğimizi, bizim hakiki dışavurumuzu, bizden alıp bir eşyaymışçasına onu satın alabilecek zenginlerin eline verir. Bu ikisinin birlikteliği rastlantı değildir. Dinin toplumun üst yapısının bir parçası olduğunu hatırlayalım. Ekonomik gerçeklikler bunun temelindedir. Dinde gördüğümüz yabancılaşma aslında her zaman ekonomik olan daha temel mutsuzluğumuzun ifadesidir. Dinsel alanda görülür hale gelen yüzeydeki yabancılaşma gerçekte insanlığın maddi ve ekonomik olan temel yabancılaşmasının bir yansımasıdır.

Bu anlamda pek çok insan için dinin nasıl olup da bu kadar güçlü bir çekimi olduğunu anlamak çok zor değil. Din, toplumsal üstyapının diğer öğelerinden çok daha güçlü bir şekilde mutsuz, yabancılaşmış insanlığın duygusal ihtiyaçlarına cevap verir.

Dinsel ızdırap gerçek [ekonomik] ızdırabın ifadesidir ve gerçek ızdıraba itirazdır. Din, ezilenlerin iç çekişidir, vicdansız dünyanın vicdanı, ruhsuz durumun ruhudur. Din halkın afyonudur.

Halkın hayali mutluluğu olarak dinin feshi halkın gerçek mutluluğu için gereklidir. Halkın durumuyla ilgili yanılsamadan vazgeçme talebi, yanılsama gerektiren koşuldan vazgeçme talebidir. (14)

Marx’ın kendi çağında afyon kullanımıyla ilgili neler bildiğini bilmiyoruz. Ancak afyonun narkotik ve halüsinojenik bir madde olduğunu bildiği kesin, afyon fantezilere neden olsa da acıyı dindirir. Marx’a göre yoksulların hayatında dinin böyle bir rolü vardır. Din dolayımıyla vahşi sömürü çağında insanların çektiği acılar, bütün tasaların ve zulmün yok olduğu doğaüstü bir dünya fantezisiyle diner. Yoksulların parası, mücevherleri yok mu? Ne gam? Cennetin kapıları sedef kakmalı, yolları altınla döşelidir. Yoksullar zenginleri niye kıskansınlar ki? Lazarus meselini okusunlar. Lazarus ölünce İbrahim peygamberin yanına gider, yaşarken onu önemsemeyen zengin adamsa ölünce doğruca Hades’in yolunu tutmuştur. Yaşlı siyah ruhani liderlerin de söylediği gibi bir gün bu dünyadan göçüp Tanrı’nın yanındaki yerimize gideceğiz ve diğer yaşamda bu dünya da çektiğimiz tüm sıkıntıların tesellisini bulacağız.

Marx’ın bakış açısından, bu gerçekdışılık, bu hayali dünyaya sığınış, dini hiçbir işe yaramayan bir avuntu haline getirir. Sonuçta eğer bir Tanrı ve doğaüstü dünya yoksa dindar olmakla, afyon gibi bir uyuşturucunun bağımlısı olmak arasında bir fark yoktur. Bu bir kaçıştır. Daha da kötüsü, varolan sömürüyle mücadele etme anlamında zararlıdır. Yoksullar öteki yaşamla yetinirlerse içinde bulundukları koşulları değiştirmek için hiçbir enerji harcamazlar. Cennet ümitleri, hayatlarını değiştirmekle ilgili, öte dünyacı ayinlerde ve seremonilerde iç geçirmekten başka hiçbir şey vaad etmiyorsa nasıl örgütlenecek, saldırıya geçecek ve bir devrim başlatacaklardır? Din, aslında maddi ve fiziksel adaletsizliğe yönelmesi gereken bakışları Tanrıya çevirir.

İşte bu bağlantıda Marx, Feuerbach’ın görüşlerini geliştirir. Feuerbach’ın temel sorunu, diğer pek çok düşünür gibi kendisini zihinsel yaşamla sınırlandırmış olmasıdır: İnsanlık durumu ilgili yorumlarda bulunur. İnsanlar yabancılaşmış ve bu yüzden dine dönmüşlerdir. Bu konuda haklıdır. Ancak gözlem tek başında yeterli değildir. Feuerbach ve diğer entelektüeller din sorununu analiz etmenin amacının sadece yeni bir tartışma başlığı açmak olmadığını fark etmek zorundadırlar, burada amaç bu sorunu çözmek için aktif bir strateji geliştirmektir. Eylem üzerine bu vurgu, Marx’ın çağdaşı (ve bizim çağdaşımız) düşünürlerin çoğunun saf teorik kaygılarının aksine, komünist programın bir parçasıdır. Marx’ın Feuerbach Üzerine Tezlerin sonuncusunda söylediği gibi, “filozoflar dünyayı çeşitli yollarla sadece yorumladılar ancak önemli olan onu değiştirmektir.” (15)

Din ezilenlere kaçış önerir. Ezenlere, bir şekilde üretim araçlarına sahip olanlara ise çok daha fazlasını. Din bir ideoloji sağlar; toplumsal düzenin olduğu gibi kalması gerektiğini yoksullara hatırlatır. Tanrı’nın iradesi zenginlerin ve emekçi yoksuların oldukları yerde kalması yönündedir. Dinin tarihteki rolü, mevcut durum için, hayata onu bulduğumuz şekliyle, ilahi bir gerekçe sunmaktır. Marx’a göre, Hıristiyanlığın toplumsal ilkeleri;

antikite köleliğini, orta çağların serfliğini gerekçelendirir. Ve aynı şekilde, gerektiğinde proletarya üzerinde kurulan baskının nasıl savunulacağını çok iyi bilir, yüz yüze geldiklerinde ona acıma gösterse de.

Hıristiyanlığın toplumsal ilkeleri yönetici zorunluluğunu vaaz eder ve ezilen sınıfların. Ezilen sınıflar için yönetici sınıfın hayırsever olmasını dilemekten başka yapabileceği bir şey yoktur.

Hıristiyanlığın toplumsal ilkeleri, ezenlerin ezilenlere karşı aşağılayıcı hareketlerini, ya ilk günahın ve diğer günahların cezası ya da Tanrı’nın sonsuz bilgeliğiyle kurtardığı günahkarların ödemesi gereken bedeller olduğunu ilan eder.

Hıristiyanlığın toplumsal ilkeleri korkaklık, kendini küçük görme ve aşağılama, boyun eğme ve hüzün vaaz eder. (16)

Bu sert sözlerin de gösterdiği gibi, Marx’ın din üzerine vardığı hüküm konusunda hiçbir tereddüdü yoktur. Ona göre, Tanrı ya da öbür dünya inancı basit bir yanılsama değildir, bu yanılsama insanı hareketsiz bırakır ve hapseder. İşçilere devrimi örgütlemek için gerekli olan kızgınlık ve mahrum bırakılmışlık motiflerini saptırarak devrimin örgütlenmesini engeller. Cennet umudu bu dünyaya razı olmayı getirir. Din aynı zamanda hapseder. Yoksulluğun ve sefaletin hayatın gerçekleri olduğunu, sıradan insanların bunu kabul etmesi gerektiğini söyleyen bir inanç sistemi sunarak baskıyı teşvik eder.

Burada göz önünde bulundurmamız gereken bir şey var. Marx’ın bu konulardaki tüm özgün sözlerine ve yargılarına rağmen, Marksizm, kapitalizm gibi büyük ekonomik sistemler ve Hıristiyanlık gibi dinlere benzer biçimde çeşitlilik göstermektedir. Örneğin Engels ve daha sonra gelen Marksist tarihçi Karl Kautsky (Hıristiyanlığın Temelleri 1908) antik dünyada Hıristiyanlığın yükselişini Romalı ezenler karşısında proleter devrimci karşı çıkışın bir ifadesi olarak görürler. İçinde yaşadığımız yüzyılın son yıllarında, Latin Amerika’daki teologlar Marksist kategorilerden ve analizlerden yararlanarak “Özgürleşme teolojisi” adı altında ekonomik adaletsizliğe karşı güçlü bir hareket örgütlemişlerdir.

Dine daha anlayışlı yaklaşan bazı Marksizm biçimleri ortaya çıkarken, Marx’ın böyle düşünmediğini bilmek gerekiyor. Marx bu tür dini kurtarma çabalarını anlamsız bulacaktır. Marx’ın bu konudaki nihai yargısı olumsuz ve aşağılayıcıdır. Öfkesine rağmen Marx, dindar insanların komünizmi gördükleri gibi, dini komünizmin aleni düşmanı olarak görmez. Bunun nedeni Marx’a göre, tüm kötü sonuçlarına rağmen önemli olan din değildir. Dinin ezenlere verdiği desteğe rağmen, dine karşı histerik bir haçlı seferi düzenlemeye gerek yoktur. Din bir marazın arazıdır, kendisi maraz değil. Din toplumun altyapısına değil üstyapısına aittir. Altyapı, ezilenler için mücadelenin gerçek alanıdır. Ezilenlerin durumunu Marx, kendine özgü üslubuyla sözleri ters çevirerek şöyle anlatır: “Koşullarıyla ilgili yanılsamaları terk etmeye çağırmak, yanılsamalar gerektiren koşulları terk etmeye çağırmaktır.” (17)

Marx zamanı geldiğinde bu koşullara karşı saldırının başarılı olacağı konusunda emindir. O zaman din, devlet ve diğer tüm zulüm üst-yapıları kendiliğinden “ortadan kalkacaktır.”

Analiz:

Marx’ın din açıklamasının yüzyılımızda çok büyük etkisi olmuştur, bunun nedenlerinden biri Marksizmin sadece akademik bir teori olmamasıdır. Marksizm, son zamanlara kadar Sovyetler Birliği ve Çin gibi büyük ulusların yanında bir çok küçük ulusun da dahil olduğu çağdaş dünyanın üçte birinin benimsediği siyaset felsefesine bağlıdır. Buralarda doğanlar için Marksizm ve onun amansız din eleştirisi bilinen tek yaşam felsefesidir. Bu politik başarı, Marksizmin modern entelektüel yaşamdaki büyük etkisinin nedenidir. Bu yüzyılın çoğunda, Marksist düşünür ve teorisyenler, doğa bilimleri dışındaki neredeyse bütün araştırma alanlarında başrolü almışlardır. 40 yıl önce, birçok ciddi entelektüel, komünizmin tarihin geri döndürülemez akışını yakaladığına ikna olmuştu. Onlar için nihai zafer kesindi. Son on yılda, dünyadaki komünist deney bütünsel bir çöküş yaşamıştır ve bunun şaşırtıcı olmayan sonuçlarından biri komünizmin “ideolojisi”nin —din görüşü de dahil olmak üzere– evrensel olarak geçersiz ilan edilmesidir. Ancak, Marx bu yaşananlar karşısında çok da rahatsız olmazdı, çünkü onun diyalektik tarih görüşüne göre, kapitalizmin bugünkü başarısı, uzak bir geleceğin proleter devrimi karşısında çöküşüne bir hazırlıktır. Yine de, geçmiş yıllarda Marksist teoriye olan neredeyse körü körüne olan inanç, bugün için yine körü körüne reddiyle yer değiştirmiştir.

Bu iki aşırı uç arasında, Marx’la ilgili ve onun din görüşüyle ilgili nesnel bir bakış geliştirmek oldukça zor (18). Belki yapılabilecek en iyi şey, en azından başlangıçta, övgü ve suçlama işini bir kenara koyup, elden geldiğince betimleyici olmaktır. Bu anlamda, Marx’ın teorisini diğerlerinden ayıran iki öğeye dikkat çekilmeli: (1) Marx’a özgü bir indirgemecilikle sonuçlanan fonksiyonel açıklama stratejisi, (2) dini ekonomiye bağlayan sıkı bağlar üzerine vurgu.

1. Fonksiyonel Açıklama ve İndirgemecilik

Freud ve Durkheim’dan yarım yüzyıl önce yazmasına rağmen Marx’ın dine yaklaşımı fonksiyonel olması bakımından bu ikisiyle benzerlik içindedir. Marx ilgilendiren dinsel inançların içeriği —insanların Tanrı, öte dünya, Kutsal kitaplar ve diğer kutsal varlıklar hakkında söylediklerinin doğruluğu— değil, bu inançların toplumsal mücadelede oynadıkları roldür. Marx, E. B. Tylor ve J. G. Frazer’la aynı görüştedir; temel dini inançlar, tabii ki saçma hurafelerdir. Ancak Marx, Freud ve Durkheim gibi insanların niçin bu tür inançlara sahip olduğunu açıklamak zorunda olduğumuzu düşünür. Onlar gibi dinin, işlevinin ne olduğu; inançların insanlara toplumsal ve psikolojik olarak ne sunduğu keşfedildiğinde anlaşılacağına ısrar eder. Marx’ın toplum üzerine vurgusu onu Freud’dan çok Durkheim’a yaklaştırır. Freud’un vurgusu gruptan çok bireyin üstünedir. Freud’a göre bireysel kişiliğin nevrotik ihtiyaçları inancın temel nedenidir. Yine de bu karşıtlık abartılmamalı çünkü Freud’un teorisinin de toplumsal tarafları vardır; bireysel kişilik, aile ve topluluğun etkileriyle şekillenir.

Başka bir açıdan bakıldığında Marx ve Freud birbirine yaklaşır. Durkheim için din gerçek anlamda topluma bir tapınma olduğundan, dini ritüeller ya da benzerleri olmadan toplumsal yaşamı hayal etmek imkansızdır. Buna karşıt olarak Marx ve Freud böyle bir şeye inanmazlar. İkisi de dinin bireyin yanlış bir güvenlik arayışının ifadesi olduğunu düşünürler ve dinsel fanteziler saptanıp ortadan kaldırıldığında, dinin yok olacağını öngörmüşlerdir. Freud, inancın nevrotik yanılsamaları olmadan insanların daha iyi bir durumda olacağını düşünür, yine de çoğu insanın bunlara sarılmaya devam edeceğinin farkındadır. Marx daha da ileri gider. İnsanlar bunlardan kurtulmadan –yani devrim, dini yaratan sömürüyü ve sefaleti ortadan kaldırmadan– daha iyi duruma gelemezler.

Bu karşılaştırma sayesinde, Marx’ın açıklamasının sadece işlevselci değil ama aynı zamanda saldırgan bir şekilde indirgemeci olduğunu görebiliriz. Bütün düşüncesinde dini sonuç, dışavurum ve daha gerçek ve tözsel olanın arazı olarak görme eğilimi vardır. Bazen dinsel fikirlerin bağımsızlığı olduğunu söylese de, genel vurgusu bunun tersidir. Stratejisi, yüzeydeki dini inançların ve ritüellerin altında yatan gizli nedenleri başka yerlede arayan Freud ve Durkheim’ınkiyle aynıdır. Freud için bu nevrotik psikolojik bir ihtiyaçtır; Durkheim için toplumdur; Marx içinse bu ikisinin de altındaki gerçektir; sınıf mücadelesinin ve yabancılaşmanın maddi olguları.

Ekonomi ve Din

Marx’ın indirgemeciliğiyle ilgili ne düşünürsek düşünelim, bir şey kesindir: Ekonomik gerçekliklere yaptığı vurgu, dinsel hayatı, ekonomik ve toplumsal gerçekliklerle bağları araştırılmadan anlamayı imkansız hale getirmiştir. Ölümünden beri geçen yüzyılda Marx’ın takipçileri hayatın manevi ve maddi boyutları arasındaki ilişkilerle ilgili müthiş kavrayışlar getirmişlerdir. Özellikle, Protestan Reformasyonu, İngiliz İç Savaşı, Fransız Devrimi ve başka zaman ve yerlerde meydana gelen toplumsal ayaklanmalar gibi önemli tarihsel olaylarla ilgili ekonomik ihtiyaçlar, toplumsal sınıflar, dinsel inançlar arasındaki bağlantılara yeni bir ışık altında bakmışlardır. Bunun yanında, din, modern emperyalizm, kolonyalizm ve kölelik gibi konularda kışkırtıcı çalışmalar üretmişlerdir. Bu bağlamda, Marksist siyasi rejimlerin durumu ne olursa olsun, Marx’ın materyalist ekonomik bakış açısı, teorisyenler için dinin ekonomik, toplumsal ve siyasi konulardaki rolü ilgili verimli olmaya devam edecektir.

Eleştiri

Marx’ın ekonomik indirgemeciliği dini sosyo-ekonomik hayata bağlayan bağlarla ilgili oldukça zengin kavrayışlar sunar. Ancak kavrayışlar ikna edici olmayabilir. Marx’ın geliştirdiği din teorisi ne kadar ikna edicidir? Marx’ın din üzerine yargılarını düşüncesinin diğer yönlerinden ayırmak neredeyse imkansızdır. Bu durumun bir benzerini Freud’da da görüyoruz; onun da din üzerine vardığı sonuçlar büyük oranda psikolojiyle ilgili iddialarına yaslanmaktadır. Aynı şekilde Marx’ın din teorisini; ekonomi, siyaset, toplumla ilgili iddialarıyla ilgili bir yargıya varmadan değerlendirmek imkansızdır. Bu yüzden aşağıda Marx’ın gördüğü şekliyle dinin rolü üzerine birkaç eleştirel yorum yapacağız ve daha sonra doğa, tarih, insanın toplumsal uğraşısı ile ilgili düşünüşünün daha genel çerçevesine bakacağız.

1. Hıristiyanlık ve Din

Yukarıda açıklandığı şekliyle din teorisine yoğunlaşacak olursak, Marksist düşüncenin iki sorun alanı özel bir ilgi gerektirmektedir. İlkin, aslında Marx genel bir din açıklaması değil, bir Hıristiyanlık ––ve Tanrı’ya ve öte dünyaya inancı vurgulayan diğer benzer inançlar— tahlili sunar. Bu kısmen, Hıristiyanlık’ı en yüksek din biçimi olarak gören ve Hıristiyanlıkla ilgili söylediklerinin otomatik olarak bütün “daha aşağı” dinlere de uygulanabilir olduğunu düşünen Hegel’in etkisinin sonucudur. Feuerbach’ın da konumu budur ve gördüğümüz gibi Marx, Feuerbach’ı takip eder. Daha da önemlisi, Marx’ın odak noktası dünya uygarlığı değil, Hıristiyanlığın anayurdu olan Batı Avrupa’nın kültürü ve ekonomisidir.

Marx, dini yoksulların ekonomik sefaletten ve baskıdan afyon benzeri bir kaçışı olarak açıkladığında aklında esas olarak Hıristiyanlık vardır. Tabii ki, daha iyi bir öte yaşam umudu sunan yeniden doğuş gibi bir Hindu inancına veya mevcut dünyanın ve yaşamın sefaletine karşın hiçliğin hazzını vurgulayan belli Budist inançlara da Marksist bir açıklama getirebiliriz (19). Ancak Marksist tez, açık bir öte dünya doktrini olmayan bazı ilkel kabile dinlerine ya da Marx’ın anladığı öte dünyanın tam tersi bir öte dünyadan bahseden ( asillere ve güçlülere ölümsüzlük ve basit halka silik bir varoluş vaadeden ) antik Grek ve Roma dinlerine tam olarak uygulanamaz. Ayrıca, Marx’a göre, dine yol açan yabancılaşma görüngüsü ancak insan toplumlarına iş bölümü ve özel mülkiyetin girişi ile ortaya çıkar ve bundan insan tarihinde tüm bunlardan önce insanın dine ihtiyacı olmadığı bir zamanın olduğu sonucu çıkar ama böyle bir zaman yoktur. Bazı tarih öncesi dönemler için bunun doğru olma olanağı var olmasına rağmen bu fikri destekleyecek tarihsel kanıtlar yoktur. Yaşam biçimleri Marx’ın kökensel komünizm fikrine en çok yaklaşan modern kabile halklarından da dinsiz olduklarına dair ya da dine diğer toplumlardan daha az eğilimli olduklarına dair böyle bir kanıt gelmez.

2. Din, İndirgemecilik ve Üstyapı

Hıristiyanlık ya da diğer dinler Marx’ın görüşüne göre ideolojidir. Devlet, sanatlar, ahlaki söylemler ve diğer entelektüel çabalar gibi, din de toplumun üstyapısına aittir ve en temelinde ekonomik zemine bağlıdır. Böylece, ekonomik hayatta bir değişim olduğunda, dinde de bir değişim beklenmelidir. Bu şekilde ifade edildiğinde bu konumla ilgili sorun, Marx’ın getirdiği izahın kaypaklığıdır. Araştırmasının bilimsel olduğunda ısrar etse de, bu araştırmayı o kadar genel ve değişken terimlerle yürütür ki teoremlerini sistematik ve bilimsel bir şekilde sınamak çok zor hale gelir. Örneğin, Marx’ın Orta Çağlar’ın sonunda kapitalizmin yükselişinin Katoliklik’ten Protestanlık’a geçişe yol açtığı görüşüne katılabiliriz. Peki, daha özel, küçük ölçekli değişimler için ne denebilir? Dinsel üstyapı, bu değişimlerle birlikte de değişir mi? Örneğin orta çağ döneminde belli bazı yerlerde kapitalizme daha erken geçildiğini görüyoruz, niye buralarda bu değişimi yansıtacak Protestan gelişmeler görmüyoruz? Niye kapitalizmin yükselişinden sonra bu yeni burjuva ekonomik düzeni benimsemiş bazı şehir ve ülkelerin Protestanlaşmadıklarını görüyoruz? Geç Orta Çağlar ve erken modern dönemde, bazı İtalyan şehir devletlerinin kapitalizme yöneldiklerini ama Katoliklik’ten vazgeçmediklerini görüyoruz. Niye? Ayrıca, Protestanlık’ın ortaya çıktığı ülkelerde bile ekonominin dini değiştirdiğinden emin olabilir miyiz? Yeni din ekonomiyi değiştirmiş olamaz mı? Marx’ın ölümünden 20 yıl sonra, Alman toplumbilimci Max Weber bu noktayla ilgili etkileyici bir argüman geliştirmiştir. Bunun dışında, Marx’ın iddialarının tersine, birçok durumda sanat, edebiyat, ahlak, politika ve hukuk alanlarında gelişen fikirlerin ekonomik alanı değiştirdiğini ve şekillendirdiğini görüyoruz. Aslında, sorunu, tüm bu karmaşık etkileşimler içinde tek bir unsurun –ekonomi– her durumda nedenken diğerlerinin sonuç olduğu şeklinde ortaya koymak fazla basit olur. Din, topluma nedenlerin ve sonuçların birbirlerini karmaşık yollarla etkiledikleri bir ağın parçası olarak entegre olur. Marx’ın yaptığı gibi tüm bu alışveriş içinde ekonominin tek aktör olduğunu, ideolojilerin ekonominin ifadesi olduğunu önermek, bırakın diğer toplumların izleyebileceği gelişim çizgilerini, Marx’ın bildiği haliyle Batı uygarlığının kültürel ve ekonomik kayıtlarına bile pek uymuyor.

3. Marksist Politika Teorisinin Çelişkisi:

Teoriler varsayımları kadar güçlüdür. Marksist düşünce dini ekonomiye indirgediğinden, Marksizmin genel ekonomi ve toplum teorisine bakmak gerekiyor. Bu, tabi ki kolay bir iş değil. Hem komünist hem de komünist olmayan toplumların kütüphanelerinde bulunan Marx’ın ve Marksizm’in çeşitli varyasyonlarının yorumlarını ve eleştirilerini okumak gerekir. Yine de, din konusunda Marksizmin yapısının ve doğasının bir parçası gibi görünen iki güçlüğe işaret edilebilir. Bunları sadece Marksizmin düşmanlarının suçlamaları olarak görmek doğru olmaz, Marksistlerin kendileri de samimi olarak bu sorunları Marksizmin üstesinden gelmesi gereken yapısal yetersizlikler olduğunu kabul ederler.

İlki temel olarak toplumsal ve politiktir, bu sorunu görebilmek için Marx’ın geliştirdiği sistemi yalnızca teori olarak değil ama gerçek edim için izlenecek bir yol olarak önerdiğini hatırlamamız gerekir. İşçi sınıfı —proletarya— devrimin büyük aktörüdür; bu toplumsal grup sefalet ve çaresizlik içindedir; bir gün ayağa kalkacak ve burjuva kapitalizmini yok edecektir. Liderleri —komünist partinin üyeleri, kendinden menkul devrimciler ya da seçilmiş temsilciler— “halkın” bir ve tek çıkarını bir bütün olarak cisimleştirirler. Sadece onlar devrim için konuşabilirler ve hareket edebilirler. Ayrıca, halkın sadece bir tane “ortak iradesi” olacağından, bu iradenin amaçları konusunda bir tartışmaya da yer yoktur. Seçilmiş olsa da, sadece bir tane siyasi parti olabilir. İşlerini yapmaya devam etseler de, sanatçılar, bilim insanları, entelektüeller için, çabalarının tek amacı proletaryanın iradesine hizmet etmek olduğundan “bireysel özgürlükten” söz edilemez. Aileler var olmaya devam edecek olsalar da, ana babalar çocuklarını nihai olarak devlete ait olduğunu bilmelidirler. Devrimci enerjiyi zayıflattığından ve sadece devrime gösterilebilecek bir bağlılık gerektirdiğinden din tolere edilemez.

Eğer bu Marx’ın devrimci sosyal programının adil bir betimlemesi ise, bu programın kendine hedef olarak koyduğu sınıfsız ve ahenkli bir topluma nasıl ulaşacağını görmek oldukça zor. Marx’a göre işçi sınıfının önemli herhangi bir toplumsal konuda, ezilen sınıf olarak sefalet konumlarından ötürü sadece tek bir bakış açısı olabilir. Neden bu böyle olmak zorunda olsun? Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, bazı komünist liderler, farklı Avrupa uluslarının proleterlerinin yoldaşlarıyla savaşmayı reddedeceklerini umuyorlardı. Ancak bu gerçekleşmedi: Fransız, Alman, İngiliz işçiler dil, ulus, kültür bağlarının, ulusal sınırları aşabilecek bir sınıf bağlılığından daha güçlü olduğunu düşündüler.

İkinci olarak, Marksist teori, tehlikeli bir biçimde küçük bir grubun –seçilmiş veya başka türlü bir elitin– işçiler adına önemli kararları alabileceğini varsayıyor ancak toplumda bu kararları inceleyebilecek veya sorgulayabilecek herhangi bir kuruma yer vermiyor gibi görünüyor. Komünist parti lideri olarak “ devrim ölmenizi gerektiriyor” desem, kimsenin —hiçbir sanatçının, teologun, muhalif politikacının, sıradan vatandaşın– “Sen kimsin ki devrim adına konuşuyorsun?” sorusunu sormaya hakkı yoktur. Parti adına konuştuğuma inandığım için, birinin beni sorguluyor oluşu gerçeği onun devrimin düşmanı olduğunu gösterir. Bu tür meydan okuyucu sorulara argüman geliştirerek değil, güç kullanarak karşılık vermem gerekir. Bu imkansız durumun pratik sonucu, neredeyse tüm komünist devletlerde görülür; parti veya diktatörlerin mutlak hakimiyetine doğru bir yönelim ve bununla birlikte temel insan haklarını yok etmeye yönelik isteklilik. Neden böyle olmasın ki? Marx’ın kendisi insan haklarına çok da meyilli değildi. Fransız devrimi örneğinde işaret ettiği gibi, bunlar burjuva değerleridir —modern batı uluslarında iktidarda olan orta sınıfın diğer herkese dayattığı idealler—. Diğer çağlarda, başka efendiler başka telkinlerde bulunmuşlardı ama her çağda iktidar, servetin “gücü”, ahlaki “hakları” belirlemiştir. İronik olarak, bu tavizsiz ahlaki hakların göreceliliği görüşü Marx’ın çıkarlarını savunduğu işçiler için önemli sonuçlar doğurmaktadır. Bu görüş, devrim adına iktidara gelenler ve onun adına konuşanlar üzerine bağımsız hiçbir ahlaki sınır getirmediğinden, sıradan insanlar, devrim ve kendi esenlikleri adına da olsa, daha önce olduğu kadar zulme açıktır. Tüm bunlar rahatsız edicidir. Marksist toplumsal teorinin merkezinde bir çelişki, bazı eleştirmenlerin “totaliter demokrasi” sorunu olarak belirlediği bir paradoks var gibi gözüküyor (20).

4. Marksist Ekonomi Teorisinin Bir Çelişkisi:

Marx hayatının ikinci yarısını Kapital’in birkaç cildinde ve diğer kitaplarında ekonomi üzerine yazarak geçirdi. Bu çalışmaların, sınıf mücadelesi ve işçi sömürüsü doktrinleri için ekonomik olguda ve teoride sağlam temeller kurduğunu düşünüyordu. Kapital’de, daha önce gördüğümüz gibi, ürünlerin tek gerçek değerini insan emeğinin yarattığını, sömürünün kapitalistler işçilere sadece hayatta kalmalarına yetecek kadar ödeme yaptığında ve işçilerin ürettiği ürünlerdeki geri kalan artık değeri “çaldıklarında” ortaya çıktığını iddia ediyordu.

Marx’ın ölümünden sadece on yıl sonra yazan Avusturyalı ekonomist Eugen Böhm-Bawerk, Kapital’in değer teorisiyle yaşadığımız şekliyle kapitalist yaşamın olguları arasında kendi deyimiyle bir “büyük çelişki” keşfetti (21). Marx emek değer teorisini savunuyordu; sadece işçiler ( makineler değil) ürünlerin değerini üretirler. Bu böyleyse, emek-yoğun endüstriler her zaman, diğerlerinden daha fazla değer (yani daha karlı) üretecektir. Bu endüstriler üretim araçları sahibine çalması için daha fazla artık değer sunacaktır. Oysa kapitalizmin fiili olguları, endüstri şekli ne olursa olsun, yatırım geliri oranının (yani karın) neredeyse her zaman aynı kaldığını gösterir. Birkaç işçinin birçok makineyle çalışması ya da birçok işçinin birkaç makineyle çalışması bir şeyi değiştirmeyecektir; kar marjı temel olarak aynı kalır. Kapital’in birinci cildinin sonlarına doğru Marx bu problemi fark etmiştir ve daha sonra çözüm getireceğini söylemiştir ancak sağlık sorunları bu konuya yoğunlaşmasını engellemiştir. Aslında Kapital’in diğer ciltlerinde Marx, değerin tamamen ürünlerdeki insan emeğiyle belirlendiği şeklindeki nosyondan uzaklaşmıştır. Yine de, Böhm-Bawerk’in de gözlemlediği gibi, emek değer teorisi, Marx’ın artık değer teorisi için çok önemlidir; birini kaybetmeden diğerinden vazgeçmek imkansızdır. Artık değer teorisi, Marx’ın işçi sömürüsü iddiasının çevresinde döndüğü merkezdir. Artık değer teorisi ortadan kalktığında Marx’ın temelde ahlaki olan itirazları ve bunu takip eden diğer iddiaları dağılır. Ancak Marx’ın değer teorilerinden vazgeçildiğinde (buradan vazgeçilmesi gerektiği sonucu çıkıyor), Marksist ekonomi teorisi çerçevesinden geriye pek bir şey kalmaz. Sömürü doktrini, sınıf mücadelesi tezi, alt ve üst yapıyla ilgili iddialar, yabancılaşmanın bir arazı olarak din teorisi, tüm bunlar savunulamaz ve geçersiz hale gelir. Böhm-Bawerk haklıysa, fark ettiği büyük çelişki bir kenara atılamayacak kadar önemlidir. Eleştirisinin sonucu, üstünde durdukları masanın umulmadık bir şekilde sallanması sonucu birbiri ardına devrilen domino taşlarına benzetilebilir. Daha sonra gelen Marksistler bu eleştiriyi çürütmek veya Marx’ı tashih etmek için çok çalışmış olsalar da ciddi bir başarı elde edememişlerdir.

Materyalist perspektiften bakıldığında, din ve ekonomik teori arasında iddia edilebilecek herhangi bir mesafe, aslında görünüş ve gerçeklik arasındaki farktan başka bir şey değildir. Aslında Marx bu ikisinin arasındaki bağdan emindi. Dinin anahtarının ekonomide olduğunu iddia ediyordu. Marx, dinsel inançtan yabancılaşmaya ve sömürüye, oradan da özel mülkiyetin ve artık değer hırsızlığının kötülüklerine giden yolu takip ediyordu. Bu açıklayıcı yol, Durkheim ve Freud’un takip ettiği yollar gibi dönemeçler ve girdaplardan oluşuyorsa bu bizi şaşırtmamalı. Farklı bir durakta son bulsa da —toplum ihtiyaçları ya da nevrotik kişilik değil, sınıf mücadelesi ve ekonomik yabancılaşma— Durkheim ve Freud gibi Marx’ın da indirgemeci bir güzergahı vardı. Bu üç indirgemeci teorinin takip ettikleri farklı yolların, bazen birliktelik içinde düşünülerek, modern düşünce üzerinde muazzam etkileri oldu (22). Bu üç düşünürün din yorumcuları üzerinde etkisi 60’lar ve 70’lerde zirveye ulaştı ve bu etki halen devam etmektedir. Din üzerine daha söyleyecek çok şeyleri olsa da, yine de son sözü söyledikleri söylenemez.

(Daniel L. Pals, 2006, Eight Theories of Religion, 2. Baskı, Oxford University Press’in içinde yer alan “Religion as Alienation: Karl Marx” (s. 118–148) başlıklı bölümden kısaltılarak çevrilmiştir.)

Çeviren: Özgür Sert

Notlar:

(1) Friedrich Engels, “ Speech at the Graveside of Karl Marx,” Karl Marx and Frederich Engels: Selected Works içinde, çev. ve ed. Marx-Engels-Lenin Institute, 2 cilt (Moskova 1951), 2: 153.

(2) Marx’ın yaşam öyküsüyle ilgili pek çok çalışma vardır. Son yıllarda, İngilizce’de bu konuda yapılan en yetkin çalışma: David McLellan, Karl Marx: His Life and Thought (New York: Harper & Row, Publishers, 1973). Isaiah Berlin, Karl Marx (New York: Time Inc., [1939] 1963), Marx’ın düşünce gelişimini yaşadığı zamanın Avrupası bağlamında tahlil eden daha erken ve klasik bir çalışmadır.

(3) Karl Marx, A Correspondence of 1843, The Early Texts içinde, ed. David McLellan (Oxford, England: Oxford University Press, 1971), p. 82.

(4) Karl Marx ve Friedrich Engels, The Communist Manifesto, Selected Works içinde (Moskova: Foreign Languages Publishing House [1935] 1955), 1: 34.

(5) Terrell Carver, A Marx Dictionary (Totowa, Nj:Barnes & Noble Boks, 1987) özellikle Marksist teorinin “ üretim biçimi” ve “üretim ilişkileri” gibi anahtar kavramlarıyla ilgili yararlı bir çalışmadır.

(6) Karl Marx, Capital, 3 cilt, ed. Friedrich Engels ( New York: International Publishers, 1967), 1:645

(7) Marx ve Engels, The German Ideology, 1. ve 3. kısımlar, ed. R. Pascal (New York: International Publishers, 1947), s. 39

(8) The Class Struggles in France (1850); The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte (1852); On the Civil War in France (1871).

(9) Bu terimin anlamı için, yine, Carver, Marx Dictionary, “ideology” başlığına bakınız, s. 89-92.

(10) Karl Marx, “Doctoral Dissertation,” McLellan, Early Texts içinde, s. 13; ayrıca Mclellan’ın Karl Marx (1973), s. 37, içindeki yorumlarına da bakınız.

(11) Bunlar, Preliminary Theses on the Reformation of Philosophy ve Principles Of the Philosophy of the Future’dır ve her ikisi de 1843’de yayımlanmıştır.

(12) Karl Marx, “Preface,” Economic and Philosophical Manuscripts, ed. T. B. Bottomore, Karl Marx: Early Writings (New York: McGraw-Hill Book Company, 1964), s. 64.

(13) Karl Marx, “Contribution to the Critique of Hegel’s Philosophy of Right: Introduction,” Karl Marx and Friedrich Engels on Religion içinde, Reinhold Niebuhr’un giriş yazısıyla, (New York: Scocken Boks, 1964), s. 41.

(14) Marx, “Critique of Hegel’s Philosophy of Right” Niebuhr, Marx and Engels on Religion içinde, s 42.

(15) Karl Marx, “Theses on Feuerbach”, Niebuhr, Marx and Engels on Religion içinde, s. 72.

(16) Karl Marx, “The Communism of the Paper Rheinischer Beobachter,” Niebuhr, Karl Marx and Engels on Religion içinde, s. 83-84.

(17) Marx, “Critique of Hegel’s Philosophy of Right,” Niebuhr, Marx and Engels on Religion içinde, p.42.

(18) Marx’ın din görüş üzerine son zamanların en iyi çalışması, etkileyici bir tahlille birlikte, Alistair Kee, Marx and the Failure of Liberation Theology (London: SCM Press, 1990) içinde bulunabilir, özellikle ilk beş bölüm.

(19) Marx New York Daily Tribune için muhabirlik yaparken bundan birkaç makalede bahsetmiştir; Trevor Ling, Karl Marx and Religion in Europe and India (New York: Harper & Row, 1980), s. 68-80’e bakınız.

(20) Bu konuda R. N. Carew Hunt, The Theory and Practice of Communism: An Introduction (Harmondsworth, Middlesex, England: Pelican Books, [1950] 1963)’e bakınız. Fransız Devrimi ve Batı’daki diğer radikal devrimci hareketler içindeki bu sorunun bütünlüklü bir çalışması için J. L. Talmon, The Origins of Totalitarian Democracy (Boston: Beacon Press, 1962).

(21) Eugen Böhm-Bawerk, “Unresolved Contradiciton in the Marxian Economic System” [1896], Shorter Classics of Eugen Böhm-Bawer’ın içinde, çev. Alice Macdonald ( South Holland, IL: Libertarian Press, 1962).

(22) J. Samuel Preus, Explaining Religion: Criticism and Theory from Bodin to Freud (New Hawen, CT: Yale University Press, 1987)’e bakınız. Preus, Durkheim ve Freud’un teorilerinin birleşiminin din açıklamaları içinde en ikna edici bilimsel ve doğalcı açıklama olduğunu iddia ediyor.

ekopolitik.org

Bu makale 6,203 kez okundu.

YAZARIN SON YAZILARI
» Karl Marx: Sömürü, Yabancılaşma ve Din-II
» Karl Marx: Sömürü, Yabancılaşma ve Din-I
SON DAKİKA
araba.com
YAZARLAR
RÖPORTAJ
Atatürk kendi medyasını kurdu
TAHA Akyol: Atatürk’ün, ‘Bu Cumhuriyet, kendi mizacında kendi basınını meydana getirecek’ diye bir konuşması var. Nitekim 1925 ve 1926’daki yargılamalardan sonra basın sustu.
Kitap Adresi
DÜŞÜNCE-ANALİZ
DÜŞÜNCE-EDEBİYAT
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2012
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı Cihan Haber AjansıCihan Haber Ajansı