Anasayfam YapFavorilere EkleHaber Bandı EkleReklamİletişim

'Dosya masrafı' başvurusu yapacaklar dikkat! İsrail BM okuluna saldırdı: Ölü ve yaralılar var Murat Göğebakan'dan kötü haber! Ömer AltaşTeslim olanlara demokrasi, savaşanlara hegemonya!
Daniel L. Pals
Daniel L. Pals
Karl Marx: Sömürü, Yabancılaşma ve Din-I
Daniel L. Pals
Marx, ne yabancılaşma fikrini ne de tarihin çatışmalarla hareket ettiği fikrini reddeder. Tam tersine, bu iki fikri de kendi materyalizminin ve insanın hikayesinin merkezine yerleştirir.

Marx, insanın politika, bilim, sanat ve dinle uğraşabilmesinden önce yemek, sığınak ve giyecek bulması gerektiği gibi basit bir olguyu keşfetmiştir.

Friedrich Engels, “Karl Marx’ın Cenazesinde Yaptığı Konuşma”(1)

Marx’ın Hayatı ve Eserleri

Karl Marx, Yahudi avukat Heinrich Marx’ın sekiz çocuğundan ikincisi olarak, 5 Mayıs 1818’de, Rhine Irmağı kenarında güzel ve küçük bir şehir olan Trier’de doğdu (2). O dönemde, Almanya daha birleşik bir ulus haline gelmemişti ve Trier, soylu Hıristiyan aileleri tarafından yönetilen birbirinden bağımsız Alman devletleri içinde en güçlüsü olan Prusya kontrolündeydi. Marx’ın her iki dedesi de hahamdı ancak babası Prusya’nın Yahudi karşıtı yasaları yüzünden Marx’ın doğumundan hemen önce, en azından kağıt üstünde, Hıristiyanlık’a geçmişti. Babasının mülayim kişiliğinin tersine Marx inatçı, pervasız ve özgürlüğüne düşkündü. Okul kayıtları pek parlak olmasa da, aile arkadaşları Prusya devleti memurlarından Baron von Westphalen tarafından eğitildi ve bu sayede Marx’ın klasiklere olan ilgisi başladı. Marx, daha sonra baron’un kızı Jenny ile evlenecek ve bu evlilikten altı çocuğu olacaktı.

Marx, Bonn Üniversitesi’nde bir yıl boyunca felsefe ve hukuk eğitimi aldı, yine burada kavga ve içkiyle tanıştı. Sağlık sorunları yüzünden askerlik görevinden muaf tutuldu. Berlin Üniversitesi’ne geçene kadar ciddi bir öğrencilik hayatı olmadı. Marx, Berlin’in canlı kültürel hayatına kolayca uyum sağladı. Berlin, akademisyenler, devlet görevlileri ve bazıları radikal fikirlere sahip entelektüeller için bir buluşma merkeziydi. O dönemde, Berlin ve diğer üniversitelerin pek çoğu, tek bir adamın, filozof Georg Wilhem Friedrich von Hegel’in (1770–1831) etkisi altındaydı. Hegel’in düşünce sistemi, basit ifadelerle açıklamak oldukça zor olsa da, Marx’ı anlamak için çok önemlidir. Bu ilişkiye daha sonra döneceğiz. Şimdilik, Hegel’in idealist olduğunu, filozofların o eski madde–zihin ilişkisi sorusuna, zihinsel şeylerin —ideler veya kavramlar— temel olduğu, maddi şeylerin ise tali olduğu; evrensel tinin ya da mutlak idenin fiziksel dışavurumları olduğu şeklinde cevap verdiğini söylemekle yetinelim. O dönem Almanya’sında ciddiye alınmak isteyen her düşünür bu idealist sisteme bir şekilde cevap vermek zorundaydı. Marx’ın cevabı Genç Hegelciler denen çevreye girmek oldu. Genç Hegelciler, üstadın takipçileri ve eleştirmenleriydiler. Sol Hegelciler olarak da bilinen bu çevre, Hegel’in madde ve zihin sorununun temel olduğunu söylemekte haklı olduğunu, ancak getirdiği çözümün hakikatin tam tersi olduğunu iddia ediyordu. Temel olan madde iken, zihin – düşünürler için vazgeçilmez olan kavramlar ve ideler alanı– aslında, bir elmanın kırmızı rengi gibi, temel doğası maddi olan dünyanın yansımasıdır. Marx bu görüşü inatla savundu. 1841’de tamamladığı doktorası, iki materyalist antik Yunan filozofuyla, Demokritus ve Epikürüs’le ilgiliydi.

Dünyayla ilgili gerçeğin temelde, zihni kavramlarla ilgili değil, maddi güçlerle ilgili olduğu ilkesi, Marx’ın daha sonraki düşüncesi için dayanak noktasıydı. Özellikle, gelecekte düşüncesinin merkezine yerleşecek iki temel temanın altında bu ilke vardır: (1) ekonomik gerçekliklerin insan davranışını belirlediğine olan inanç (2) İnsanlık tarihinin, sınıf mücadelesinin hikayesi olduğu tezi; tüm toplumlarda şeylere sahip olanlarla, genellikle zenginler, yaşamak için çalışmak zorunda olanlar, genellikle fakirler, arasında süren mücadele.

Marx, kariyer olarak akademisyenliği düşündüyse de, bu, Genç Hegelciler’le olan ilişkileri ve giderek radikalleşen fikirleri yüzünden imkansız hale geldi. Bu yüzden gazeteciliğe yöneldi, başlarda bir Alman siyasi gazetesi için yazarken, daha sonra Paris’e taşındı, burada Fransız toplum ve iktisat düşünürlerini okudu ve kendi kuramlarını derinliğine geliştirdi. Aslında bu erken dönem, düşünür olarak kariyerinin kilit zamanlarıdır. Paris’ten, Brüksel’e taşındığı, oradan da Almanya’ya döndüğü 1843–1850 yılları arası dönemde Marx, en önemli siyasi denemelerinin ve felsefi incelemelerinin bir kısmını yazdı. Bunlar arasında, Yahudi Sorunu Üzerine (1843), Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Doğru: Giriş (1843), Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları (1844), Kutsal Aile: ya da Tüm Eleştirilerin Eleştirisi (1845) ve diğerleri vardır. Bu yazılarda Marx, insanın doğası ve yazgısı üzerine materyalist görüşünü formüle eder. Yine aynı yazılarda tarih, toplum, ekonomi, politika, hukuk, ahlak, felsefe ve din üzerine temel fikirlerini ortaya koyar. Marx’ın benimsediği genel bakış açısına dair ipucunu, editörlüğünü yaptığı gazetelerden birinin künyesinde yazan sloganda bulabiliriz: “Varolan her şeyin korkusuz eleştirisi.” (3)

Marx’ın bu dönemde yazdıkları gelecek yaşamı için oldukça belirleyici olmuştur ama bunların hepsini tek başına yazmamıştır. Marx bu dönemde Friedrich Engels’le tanışır. Engels, Alman bir fabrika sahibinin oğluydu. İngiltere’de yaşayan Engels, fabrika işçilerinin bunaltıcı yaşamlarını gözlemlemiş, kendi başına, Marx’ınkilere oldukça benzeyen, materyalist bir ekonomik ve toplumsal görüş geliştirmiştir. 1845’te Marx ve Engels entelektüel hayatta çok karşılaşılmayan bir şey gerçekleştirirler: neredeyse mükemmel bir işbirliği. Marx ve Engels, kafaları uyuşan ama farklı yetenekleri olan iki adamdı. Daha orijinal olan Marx filozof ve kahindi, anlaşılması zor ama derin düşünceleri vardı. Engels ise yorumcu ve iletişimciydi, fikirlerini açık, doğrudan ve ikna edici bir şekilde ortaya koymayı başarabiliyordu. Yıllar içinde, beraber fabrikaları gezdiler, çalışmalarının sonuçlarını paylaştılar; birbirlerinin fikirlerini eleştirdiler; ortak bir neden için beraber yazdılar ve yeni kurulan siyasi partilere destek verdiler, danışmanlık yaptılar. 1848’de meşhur Komünist Manifesto’yu yazdılar. Sonuç olarak belirtmek gerekir ki bugünkü “Marksizm”’i Marx ve Engels beraber kurmuştur, tek başına Marx değil. Marx ve Engels tek başına yapılması oldukça zor olacak materyalizm, sınıf mücadelesi, komünizm ve devrim fikirlerini yayma işini beraber yürüttüler.

Sıradan insanlar pek tanımasa da, otoriteler için Marx ve Engels’in “devrimci” fikirleri gizli değildi. 1848’de Avrupa’da devrimler patlak verince, Marx kuşku çekmeye başladı. Belçika’da tutuklandı ve sınır dışı edildi. Marx, devrime katılmak için Almanya’ya döndü ancak yine tutuklandı ama bütün suçlamalardan aklandı. 1849’da kıtayı terk etti ve Londra’ya yerleşti. Hayatını geri kalanını burada geçirmeyi seçti. Sürgündeydi ama daha yapacakları bitmemişti. Zorlayıcı bir yoksulluğa ve açlık sınırında bir aileye rağmen politika ve ekonomi üzerine çalışmalarına devam etti. Düzenli olarak British Museum’un okuma odasına gider, favori koltuğuna otururdu (bugün burada oturduğu yeri işaret eden bir plaket vardır). Burada, Fransız devrimci politikası üzerine iki çalışma, politik ekonomi üzerine iki çalışma ve ekonomi tarihi ve teorisi üzerine birkaç çalışma hazırladı. Kapital (1867) bu çalışmaların en önemlisidir. Bu çalışmada Marx, birçok olgusal veriden yararlanır, bu verileri toplumsal analize tabii tutar ve politik ve toplumsal yapılarla ilgili keskin içgörüleriyle birleştirir. Tüm bunları yaparken amacı, ekonomik etkinliklerle ilgili olguların materyalist tarih görüşünü desteklediğini göstermek ve devrimci komünist geleceği işaret etmektir.

Yine aynı dönemde Marx, sınıf mücadelesi olarak gördüğü süreçte, işçiler ve kapitalist ezenler arasındaki kavgada aktif rol alır. Almanya’daki ve Fransa’daki sosyalist partilere tavsiyelerde bulunur. Amacı işçilerin, ait oldukları ulus ne olursa olsun, ortak çıkarlarını temsil etmek olan Enternasyonel İşçi Birliği’nin (kısaca “Enternasyonel”) örgütlenmesinin liderliğini yapar. Bir yandan da yazılarına devam eder. Kapital, konu üstüne üç ciltlik bir eserin ilk cildidir. Diğer ikisi üzerine çalışmaya devam eder. Bunlar İktisat başlıklı büyük projenin parçalarıdır ve taslak halinde kalmıştır. Marx’ın çalışma alışkanlıkları oldukça tuhaftı. Haftanın bazı günleri içer ve uyur, diğer günler ise çocuk gürültüsü içinde takıntılı bir şekilde gece gündüz çalışırdı. Sınırsız bir enerjisi vardı ve bu enerjiyi çok sıkı bir zihinsel disiplinle kullanmayı başarabiliyordu. Hayatının son on yılında baş gösteren hastalıklar yüzünden enerjisi azaldı. Zamanında yetişen bir miras ve Engels’in desteğiyle ailesi fakirlikten kurtuldu. Arkadaşlarıyla yazışmalarına ve okumaya devam etse de temel eserleri arkasında kalmıştı. Eşi Jenny 1881’de öldü, iki yıl sonra da Marx. Hayatının son 30 yılını geçirdiği yerde onu tanıyan ve yasını tutan çok insan yoktu.

Marksizm: İktisat ve Sınıf Mücadelesi Teorisi

Çok az düşünür temel tezini Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da yaptığı gibi açık, neredeyse rahatsız edici bir şekilde ortaya koyar:

Varolan toplumun tüm tarihi, sınıf mücadelesinin tarihidir. Özgür ve köle, patrici ve pleb, feodal bey ve serfler, lonca ustaları ve çıraklar, kısaca ezen ve ezilen hep birbirine karşıt olmuş, bazen gizli bazen açık ama hep süregelen bir savaş vermişler ve her seferinde bu savaş toplumun devrimci bir şekilde yeniden yapılanmasıyla ya da çarpışan bu sınıfların enkaza dönüşmesiyle sona ermiştir.(4)

Bu cümlelerin mesajı çok açıktır. İnsanlığın ve tarihinin ne olduğunu anlamak istiyorsak, en temelde ne olduğunu görmeliyiz. En temelde şu vardır: Gezegende ilk ortaya çıkışlarından beri insanlar büyük fikirlerle değil ama temelde maddi kaygılarla, hayatta kalmak için zorunlu olan ihtiyaçlarla motive olmuşlardır. Bu materyalist tarih görüşünün çıkış noktasıdır. Herkesin yiyecek, giyecek ve barınma ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaçlar karşılandığında, seks gibi diğer ihtiyaçlara geçilebilir. Üreme, ailelere ve toplulukların kurulmasına yol açar ki bu da daha fazla maddi arzular ve talepler yaratır. Bunlar Marx’ın “üretim biçimi” dediği şeyi geliştirerek karşılanabilir (5). Bu zorunluluklar ve konforlar bir şekilde üretilmek zorundadır — avlayıcılık ve toplayıcılık yaparak, balık avlayarak, tahıl yetiştirerek veya başka bir tür emek harcayarak. Ayrıca, birçok insan bu etkinliklerin farklı yerlerinde yer aldığı için, er ya da geç iş bölümü ortaya çıkar; farklı insanlar farklı şeyler yaparlar. Marx, emeklerini bu şekilde bölen insanların arasındaki bağlara “üretim ilişkileri” der. Bazıları sal yapar, bazıları da balık ağı. Marx’ın ilkel komünist dediği en erken ve en basit toplum biçimlerinde, sal ve balık ağı, köyde yaşayan herkese aittir. Herkes her şeyi ihtiyaçları doğrultusunda paylaşır.

Marx için bu kökensel kabile komünizmi, bir anlamda insan örgütlenmelerinin en doğal olanıdır. Bu örgütlenme insanların, sağlıklı bir anlamlı iş ve dinlenme paylaşımıyla çeşitlilikten faydalanmasına izin verir. Bu insanlar hem bir gruba aittirler hem de birbirinden ayrı kendiliklerinin değerinin farkındadırlar. Ancak özel mülkiyet mefhumu bir kez ortaya çıktığında çok belirleyici bir dönüşüm gerçekleşir. Klasik uygarlık döneminde bu değişimin izleri çok açıktır. Marx’a göre, bu dönemde üretim ilişkileri büyük oranda değişmiştir. Salı ve balık ağını yapanlar bunların özel mülkiyetleri olduğunu iddia ederler. Birbirleriyle yaptıklarını değiş tokuş yaparak ilişkiye girerler; yani emeklerinin ürünlerini satarak. Çok geçmeden, bazıları yetenek, suç veya şans eseri daha fazla ve daha iyi özel mülk edinir, bazılarına da hiçbir şey kalmaz. Bunun yanında, üretim biçimi avcılık ve toplayıcılıktan tarıma geçtiğinde, mülkiyeti elinde bulunduranlar kendilerini çok avantajlı bir konumda bulurlar. Sadece ürünlere değil, aynı zamanda üretim araçlarına da (ürünlerin yetiştiği toprak) sahiptirler. Diğerleri buna sahip olmadığından toprak sahipleri efendi olurken, geri kalanlar, bağımlı, yardımcı, hatta köle haline gelirler. Özel mülkiyet ve tarım –erken uygarlığın iki ayırdedici özelliği– böylece tüm insanlığın temel mücadelesinin çerçevesini çizer: Sınıfların güç ve servet üzerinden ayrımı ve bununla birlikte toplumsal kargaşanın başlaması. Daha sonra gelen orta çağda üretim biçimi büyük oranda aynı kalmıştır. Üretim biçimi tarımsaldır ve sınıf çatışmasının karakteri değişmemiştir. Sadece, feodal bey ve serfler, antik efendi ve kölenin yerini almıştır. Zanaatkarlar arasında bile, usta ve çırak, Roma döneminin patrici pleb gerginliğini sürdürmüşlerdir.

Gelişmenin son evresi olan modern dönemde, bu eski sınıf çatışmaları devam etmiştir ancak yeni bir yoğunluk ve şiddet kazanmıştır. Modern kapitalizmle birlikte yeni bir üretim biçimi doğmuştur: Kar amaçlı üretim; bununla birlikte üretim ilişkilerinde de derin değişiklikler meydana gelmiştir. Sahip ve işçi hala ortadadır ama aralarındaki çatışma yoğunlaşmıştır. Büyük ölçekli ticari etkinlik ve kar amacı doğuran kapitalizm bazıları için, Marx’ın burjuva ya da “orta sınıf” dedikleri için büyük servet üretiyor (Bu terimle Marx bizim bugün zengin üst orta sınıf dediğimiz, şirketlerin sahiplerini veya yöneticilerini kastediyordu) ve Marx’ın “proletarya” dediği işçilere ise hiçbir şey kalmıyordu; günlük emeklerini satmak zorundaydılar, karşılığında aldıkları ücretle de hayatta kalıyorlardı. Kapitalizm endüstriyel hale geldiğinde, bu umutsuz durum daha da kötüleşti. İşçilerin zamanlarının çoğunu makinelerle birlikte geçirdiği fabrikalar ortaya çıkmıştı. Bu makineler sayesinde nesneler büyük miktarlarda üretilebiliyordu ve karşılığında büyük bir servet kazandırıyordu, tabii ki sadece sahiplerine. Endüstriyel kapitalizmin yaygınlaşması sınıf çatışmasını en üst seviyeye taşır ve mücadelenin son safhasına geçilir; proleter sefaleti o kadar büyüktür ki işçilerin tek umudu devrimdir. İşçiler tüm siyasi ve iktisadi düzeni güç kullanarak değiştirmek için isyan edeceklerdir. Bu durumda şiddet kaçınılmazdır çünkü zenginlerin sahip olduklarını almak zor kullanmanın dışında imkansızdır. Çatışma derin tarihsel güçler arasındadır ve hiçbir ulus, grup veya sınıf buna direnemez.

Böyle bir dünya da, komünizmin ikili bir görevi olduğu açıktır. Bunlardan biri eğitimdir: Bu gerçekliklerin farkında olmayan halkı bilinçlendirmek. Diğeri ise eylem: Proleterleri devrime hazırlamak. Antik İbrani peygamberi gibi, komünist parti de devleti ve yönetici sınıfı reddeder. İşçileri örgütlenmeye çağırır, tarihin güçlü akıntısıyla beraber hareket etmeye, bu akıntıya güçlerini eklemeye ve kapitalizmi temelinden yıkmaya. Ancak bu büyük yıkımdan sonra gerçek özgürlük ve barış insanlık düzenine geri gelecektir. Bu cennete ulaşmak için, bir dönüşüm evresi gereklidir, Marx bu ara döneme “proletarya diktatörlüğü” adını vermiştir. Bu dönemde bir zamanlar hiçbir gücü olmayan fakirler kontrolü ele geçireceklerdir. Onların iktidarı sırasında tarihin son fazına geçilecek, gerçek bir uyum sağlanacak, sınıf ayrımının ve özel mülkiyetin doğurduğu kötülükler ortadan kalkacaktır.

Materyalizm, Yabancılaşma ve Tarihin Diyalektiği

Marx bu büyük planını çizerken, toplumsal sınıfları ve hatta toplumsal mücadeleyi kendisi keşfetmedi. Ancak toplumsal sınıf ayrımları ve belli bir iktisadi gelişmenin arasındaki bağı kendisinin keşfettiğini düşünüyordu ve sadece kendisinin bu mücadelenin gelecekte bir devrime yol açacağını ve sınıfların sonunu getireceğini gördüğünü düşünüyordu. Peki, bu fikirleri nereden edinmişti? İnsan tarihinin, giderek daha şiddetli hale gelen bazı karşıtlıklar silsilesi sonunda böyle bir mutlu sona doğru hareket ettiği gibi pek sık rastlanılmayan bir mefhuma nereden ulaşmıştı?

Bu soruya cevap vermek için Marx’ın Berlin yıllarını ve Hegel’in etkisini hatırlamalıyız. Hegel’in idealizminden daha önce bahsetmiştik: Hegel maddi şeylerin tali olduğunu düşünüyordu. Nihai gerçekliğin “mutlak tin” veya “mutlak ide” —dindar insanların Tanrı dedikleri– olduğunu söylüyordu. Onun sisteminde, bu “mutlak” sürekli olarak kendiyle ilgili daha fazla farkındalık kazanmaya, daha bilinçli hale gelmeye çalışan bir varlıktır. Bunu kendini maddi biçimlere ya da olaylara sokarak yapar; güzel bir binanın, bir mimarın zihninin ifadesi olması gibi. Ancak fiili olan asla ideal olanı yakalayamadığı için (bütün tatminkar olmayan mimarların bildiği gibi) maddi biçim her zaman yetersizdir, Hegel’in dilinde söylersek tine “yabancı”dır. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın maddi gerçeklik, mutlağı asla yakalayamaz. Bu yüzden, maddi dünyada olan her olaya karşı (Hegel’in “tez” dediği şey) tin buna karşıt bir olay üretir (bir “antitez”), bu karşıt olay bir öncekini düzeltmeye çalışır. Bu ikisi arasındaki gerginlik, bu ikisinin öğelerinin harmanlayan bir üçüncü olayla çözülür (“sentez”), ki bu da diğer karşıtlık ve çözüm için yeni bir tez haline gelir. Yine bir mimarı düşünelim, mimarın her tasarladığı bina, önceki çabalarının bir gelişimidir, bunu eski öğelerin en iyilerini birleştirerek yapar. Hegel için, dünyada olan her şey bu sırayı takip eder ve Hegel için bu tinin doğadaki ve tarihteki “diyalektiği”dir. Bu diyalektik içinde, tin kendini bir maddi formda yabancılaştırır, sonra bir başkasıyla buna cevap verir ve sonunda bunları birleştirir ve ötesine bir başkasıyla geçer. Hegel bu yabancılaşmanın büyük toplumsal örüntüler içinde olduğunu düşünür. Bu şema içinde, kültür bir bütün olarak, klasik Yunan uygarlığı ya da Rönesans Avrupası gibi, mutlağın – bir süre sonra karşıtı bir kültür olarak antitezini çağıran tez– büyük ve tek bir dışavurumudur. Zamanla bu ikisi daha zengin ve yüksek bir uygarlık biçimini olan üçüncü de birleşir. Tüm dünya böylece büyük ve birbirini izleyen hareketlerle ve doğayı, tarihi ve tini incelikle bir bütüne bağlayacak şekilde açılır.

Yukarıda Marx’ın Hegel’in idealizmini reddettiğini söylemiştik. Ama Marx, ne yabancılaşma fikrini ne de tarihin çatışmalarla hareket ettiği fikrini reddeder. Tam tersine, bu iki fikri de kendi materyalizminin ve insanın hikayesinin merkezine yerleştirir. Tarih bir çatışma alanıdır ve Hegel bunun merkezinde “yabancılaşma” olduğunu iddia etmekte haklıdır. Ancak Hegel yabancılaşmanın ve tarihsel sürecin köklerinin fikirlerde değil, hayatın materyal gerçeklerinde yattığını görememiştir. Yaratıcı bir Tanrı’dan söz eden teologlar gibi, Hegel de yabancılaşmadan bahsettiğinde, aklında fiziksel dünyanın tinsel kaynağının, mutlak idenin ya da zihnin mükemmelliğini yakalayamaması vardır. Ancak, Marx durumun bunun tam tersi olduğunu iddia eder. Somut, mevcut, çalışan insanlar; kendilerine ait olan şeyleri başkalarına atfederek kendi yabancılaşmalarını yaratırlar. İnsanın gerçek yabancılaşmasının ve mutsuzluğunun kaynağı budur. Dinde, aslında insanlara ait olan şeyler Tanrı’ya atfedilir. Felsefede, Hegel insanın terinin ve çabasının sonucu olan şeyleri mutlak ideye yükler. Politikada da aynı hatayı yapar; modern ulus devleti mutlak tinin en son dışavurumu olarak görür ve şu muhafazakar sonuca ulaşır: İnsanlar kişisel çıkarlarını ve arzularını bir yana koyup, krala veya başka bir yönetici elite boyun eğmelidir. Ama insanlar neden bu şanı Tanrıya, iktidarı da krallara verirler? Gerçekten bir Tanrı olduğu için veya bazı insanlar gerçekten soylu olduğu için değil, insan düşüncesinde temel bir yanlış olduğu için. Varlığımızın en temelinde, öz-yabancılaşmadan —olması gereken temel doğal karakterimizden ayrı kalma bilinci— muzdaripizdir.

Marx şöyle devam eder: Yabancılaşmanın gerçekte ne olduğunu anlamak için, yaşayan herkes için tek başına emeğin ekonomik bir olgu olarak ne kadar önemli olduğunu görmeliyiz. Emek, insanların özgür etkinliğinin sonucudur ve bu sayede doğaya karşı toplumsal hayatlarını kurarlar. Emek zengin, yaratıcı, çeşitli ve tatmin edici, yani tüm kişiliğin ifadesi olmalıdır. Ama ne yazık ki durum bu değildir. Emek bizden ayrı, bize yabancı hale gelmiştir ve bundan kısmen sorumlu olan özel mülkiyettir. Sal ve balık ağı yapanlarda gördüğümüz gibi yabancılaşma ürettiğim nesneyi, kendimden ayrı olarak, toplum yararına kişiliğimin doğal ifadesinden başka bir şey olarak düşündüğümde başlar. O andan itibaren, üretimimin nesnesinden yabancılaşırım, bu nesne artık satılabilir ve satın alınabilir, ayrıca kendimden de yabancılaşırım; balık ağı örmek benim özel yeteneklerimin ifadesi olmaktan çok meta üretimidir, bu sayede değiş tokuş yapabilirim, başka şeyler satın alabilirim. Balık ağı üreticisi Marx’ın insanlığın “tür-yaşamı” dediği şeyden de yabancılaşmıştır; sadece ürünle ilgilendiğimden, insan için anlamlı bir şey yapmış olmam. Son olarak, diğer bireylerden de yabancılaşırım; çünkü kişiliğim, benim insan olan tarafım, diğerlerinin kişiliğiyle ilişkiye girmez. Sadece ürettiğimiz ürünlerin ticaretini yaparız. Bu çeşitli yabancılaşma biçimlerinde insanlık durumunun sefaletini görebiliriz. Ancak bunun üstesinden gelindiğinde gerçek mutluluğa ulaşılabilir.

Emek Sömürüsü: Kapitalizm ve Artı Değer

Yabancılaşmanın tedavisi nedenleri bulunduğunda uygulanabilir. Kendi içinde ne kadar kötü olursa olsun, yabancılaşma modern endüstriyel kapitalizmin ortaya çıkışıyla daha kötü hale gelmiştir. Marx, Kapital’de tüm bunlara açıklama getirmeye çalışır. Hiçbir özet bu kitabın hakkını veremeyecek olsa da, en azından Marx’ın emek ve değerle ilgili söylediklerini göz önüne alabiliriz. Marx’a göre yaptığım veya satın almak istediğim şeyin değeri üzerinde harcanan işe göre belirlenir. Eğer bir çift ayakkabı yapmak bir gün sürüyorsa ve bir saati yapmak yirmi gün sürüyorsa, saatin değeri ya da maliyeti ayakkabıdan 20 kat daha fazladır. Bir saat satın almak isteyen ayakkabıcı en azından yirmi çift ayakkabı üretmelidir. Bu tür bir örnek, iktisadın geçmişte nasıl çalıştığını oldukça makul bir şekilde açıklıyor; değerin değerle değişimiyle.

Ne yazık ki, kapitalizm ve mülkiyet, değerlerin eşit değişimi yerine, karla ilgilidir. Ticaret ve yatırım eşitlik yerine öne geçmek için yapılır. Karın nereden ortaya çıktığı sorusunun tek bir cevabı vardır. Kapitalizmde saate ve ayakkabıya değerini veren şeyin —üzerinde harcanan insan emeğinin miktarının— gerçek değeri verilmez. Bu sade gerçeği nereye bakarsak bakalım kolaylıkla görebiliriz. İşçiler, ailelerini geçindirmek için kazanmaları gereken ücret için ürünlere yeteri kadar değer katmak zorundayken, modern makineler onlara bunu günün belli bir kısmında yapmalarına izin verir. Ama gerçekte bütün gün çalışırlar, hatta (Marx’ın yaşadığı dönem Londra’sında) bütün günden de fazla. Ayrıca bütün bir ailenin 10 saat, 12 saat ya da daha fazla makinelerle çalıştığı da olur; yine de çok fakirlerdir. Peki, olan nedir? Marx’a göre her bir gün bu işçiler, kapitalist fabrika sahibi için çok büyük miktarda artık değer üretirler. Ücretlerini kazanmak için kısa bir süre çalıştıktan sonra da değer —artık değer— üretmeye devam ederler, bunların hepsine fabrika sahibi tarafından el konulur ve kar karşılığı satılır. Bir diğer deyişle, artık değer, işçilerin günlük olarak ürettikleri büyük değerden işçilerin ücretleri (işçiler bunu barınma, giyecek, yiyecek için kullanır) çıkartıldıktan sonra geriye kalandır. Yani, Marx’ın Avrupa’sında tarlaların ve fabrikaların sahipleri, her gün, aslında binlerce işçinin ürettiği artık değer hasadını toplamaktadırlar. Bunu kar olarak değerlendirmekte ve hizmetçiler, tilkiler ve av köpekleriyle dolu kır evlerinin inşasında kullanmaktadırlar. Bu arada, işçiler sıkıntı, hastalık ve açlık içinde şehir merkezlerindeki kirli, daracık apartmanlarda yaşamak zorundadırlar.

Marx’a göre bu adil olmayan koşullar sadece kişisel aç gözlülük sorunu değildir. Fabrika sahibi tilkilerden ve av köpeklerinden hoşlanmıyor olsa da, kapitalist piyasanın vahşi rekabeti onu bu duruma zorlar. Şirketinin ayakta kalması için artık değer birikiminin çoğunu almak, yeni yatırımlar yapmak, daha büyük fabrikalar inşa etmek ve daha çok işçiyi sömürmek zorundadır, böylece diğer fabrika sahipleri fiyat kıramaz ve onun işini bozamaz. Rekabet edebilmek için maliyetleri düşük tutmak zorunda oldukları için, bütün kapitalistler daha büyük ve daha iyi makineler kullanmaya çalışırlar ve ürünlerini daha ucuza üretebilmek ve satabilmek için, her şeyi tek bir firmada toplamaya çalışırlar —tröst veya tekel—. Tüm bu edimlerin işçi üzerindeki etkisi açıktır. Böyle bir vahşi rekabetin olduğu piyasa da işçinin konumu zayıfladıkça, hayatı daha iç karatıcı hale gelir. Nüfus arttıkça ve fabrikalar daha verimli hale geldikçe, işçilerin kendileri de artık hale gelir: Her zaman istihdam edilmemiş bir proleterler “rezervi” vardır, bu işi olanlara, her an –daha ucuza– değiştirilebileceklerini hatırlatır.

İşçi ifratı bile en ciddi sorun değildir. Kapitalist rekabetin acımasız kuralı, işçilerden daha fazla ürün alma güdüsü sonunda tuhaf bir ikileme varır —kapitalin aşırı üretimi—. İşçiler ve makineler satılabileceğinden daha fazla ürün üretir. Bu durumda fabrika sahipleri üretimi düşürmek zorunda kalırlar ve işten çıkarmaların, ekonomik gerilemelerin ve işsizliğin görüldüğü ekonomik krizler dönemine girilir. Bu tür bunalımların ardından, ekonomi düzelir ancak büyüme ve gerileme çemberi yeniden başlayacaktır. Bu kısır döngü proletaryayı umutsuz hale getirir. Marx bu durumu şöyle tasvir eder:

Kapitalist sistem içinde… bütün üretimi geliştirme araçları üreticilerin sömürüsünün ve onların üzerinde kurulacak tahakkümün araçları haline gelir; emekçiyi, insan müsveddesi haline getirirler, makinelerin bir parçası seviyesine düşürürler, işinin tüm sihrini yok ederler, işini nefret edilecek hale getirirler; emekçiyi emek sürecinin entelektüel potansiyellerinden yabancılaştırırlar… çalışma koşullarını bozarlar; emekçiyi emek-süreci boyunca aşağılık bir despotizme maruz bırakırlar, emekçinin hayatını çalışmaya dönüştürürler, eşini ve çocuğunu kapitalin ezici gücünün önüne atarlar. (6)

Bu yolla ekonomik hayatın aşırılıkları ve kötülükleri toplumsal çatışmayı doğurur ve kapitalizmin kendisini imha etmesine yol açar. Proleterler değersizleşmeleri ve sefaletlerinin ortasında bir şey keşfederler: “zincirlerinden başka kaybedecekleri hiçbir şeyleri yoktur”. İşçiler, arkalarına tarihin ağırlığını alarak, büyük bir öfke içinde kapitalist sisteme karşı örgütlenir ve bir plan geliştirirler. Zamanı geldiğinde ayaklanırlar. Kapitalist dünyayla hesaplaşma anı gelmiştir.

(*Daniel L. Pals, 2006, Eight Theories of Religion, 2. Baskı, Oxford University Press’in içinde yer alan “Religion as Alienation: Karl Marx” (s. 118–148) başlıklı bölümden kısaltılarak çevrilmiştir.)

Çeviren: Özgür Sert

Notlar:

(1) Friedrich Engels, “ Speech at the Graveside of Karl Marx,” Karl Marx and Frederich Engels: Selected Works içinde, çev. ve ed. Marx-Engels-Lenin Institute, 2 cilt (Moskova 1951), 2: 153.

(2) Marx’ın yaşam öyküsüyle ilgili pek çok çalışma vardır. Son yıllarda, İngilizce’de bu konuda yapılan en yetkin çalışma: David McLellan, Karl Marx: His Life and Thought (New York: Harper & Row, Publishers, 1973). Isaiah Berlin, Karl Marx (New York: Time Inc., [1939] 1963), Marx’ın düşünce gelişimini yaşadığı zamanın Avrupası bağlamında tahlil eden daha erken ve klasik bir çalışmadır.

(3) Karl Marx, A Correspondence of 1843, The Early Texts içinde, ed. David McLellan (Oxford, England: Oxford University Press, 1971), p. 82.

(4) Karl Marx ve Friedrich Engels, The Communist Manifesto, Selected Works içinde (Moskova: Foreign Languages Publishing House [1935] 1955), 1: 34.

(5) Terrell Carver, A Marx Dictionary (Totowa, Nj:Barnes & Noble Boks, 1987) özellikle Marksist teorinin “ üretim biçimi” ve “üretim ilişkileri” gibi anahtar kavramlarıyla ilgili yararlı bir çalışmadır.

(6) Karl Marx, Capital, 3 cilt, ed. Friedrich Engels ( New York: International Publishers, 1967), 1:645

Kaynak: ekopolitik.org

Bu makale 4,687 kez okundu.



'Dosya masrafı' başvurusu yapacaklar dikkat!
Vali Coca Cola'yı Fanta içerek protesto etti
İsrail BM okuluna saldırdı: Ölü ve yaralılar var
Yük gemisi açığa çekildi
Edremit'in adı tabelaya Ermenice yazıldı
"Akıllı hastane"nin yapımına başlandı
İsrail Huzaa’da katliam yapıyor
Gül Irak Cumhurbaşkanı'nı tebrik için aradı
Gazze'deki mezarlıklarda boş yer kalmadı
ABD’de işkence gibi idam
Zaman'dan skandal yazı dizisi!
4-C'liye bayram hediyesi!
Evlerini terk ediyorlar
Gül, İstanbul yolcusu
Şahika'dan bir rekor daha
İslam: Çocuk yaştaki evliliklere sıfır tolerans!
Bahçeli’den Gülen’e manidar çağrı!
Milli füze "Hisar-O" testlerden başarıyla geçti
Bankacılık sektörü mevduatları azaldı
Akrabalarına kızınca servetini Türk Kızılay'ına bağışladı
DOB yönetiminde değişiklik
CHP'den 'Kürecik' çarkı
Apple'ın son hamlesi iTime
Bahçeli’den İsrail’e sert tepki
Yıl başından bu yana 609 kişi hayatını kaybetti
Fransa'da FIBA Dünya Kupası öncesi bir fire daha
'İsrail'in tarafında değiliz'
Netanyahu: Operasyonlar sürecek
Birileri uzattığımız dostluk elinden rahatsız oluyorlar
Bu yolda telefonla yürümek yasak!
El Clasico tarihleri belli oldu!
Netanyahu:Askeri operasyon devam edecek
Güneydoğu turu ölümle bitti
Diyabet hastaları tatilde nelere dikkat etmeli?
Erdoğan: İsrail terörist devlettir
En düşük sıcaklık 22 derece
Zaman, duygu sömürüsüne sarıldı!
Vatandaşlardan RTÜK'e şikayet yağıyor
Murat Göğebakan'dan kötü haber!
Filistin’e destek gösterisine Yahudiler de katıldı
İşte emniyetin önüne asılan o pankart
Serdar Ortaç dua istedi
Altın son bir ayın en düşük seviyesinde!
Bebek bezinde uyuşturucu
Paralel polislerin 22'si adliyede
Yüzen saray Ege'de
Başçı: Bunu bu güne kadar yapmadık ama…
Irak, Cumhurbaşkanını seçti
Bayramda hava nasıl olacak?
O parti Erdoğan’ı destekleyecek
Antalyaspor tesislerinde yangın paniği
İngiltere’den BM’in Gazze kararına sert tepki
Kitap ve Kültür Fuarı sona erdi
Gazze'de Pers oyunları!
RTE Üniversitesi 4 bin 9 öğrenci alacak
İyilikder'den Filistin, Suriye ve Bosna için seferberlik!
9 ilde sahte ürün operasyonu
Sony'den yeni mini fotoğraf makinesi
İşte Beşiktaş'ın kamp karnesi
İstanbul’da banka soygunu
İsrail'e destek için 5 bin gönüllü gidiyor
Ters kelepçenin sırrı ne?
AİHM’den Polonya’ya şok CIA cezası
Avrupa'da yoksulluk yüzde 25 arttı
Sözcü gazetesi Gülen'e 'Hocaefendi' dedi!
Davutoğlu'ndan 'Başbakan olacak mısınız?' sorusuna cevap!
Şaşırtan açıklama: İsrail Nobel almalı
Bu hafta 9 film vizyona girecek
İstanbullu ve Ankaralı için yarın büyük gün
CHP’den madenciler için yeni kanun teklifi
Skandal 'İsrail' afişi!
30 yıldır bitmeyen dostluk
Gözaltında 2 kozmik soru
CHP MYK toplantısı yapıldı
Meksika 23 yıl sonra Formula 1 takviminde
Borsada 14 ayın rekoru kırıldı
Bir uçak daha kayboldu
Bakanı Eker’den GDO’lu ürün açıklaması
63 kaçak yakalandı
Afganistan'da iki Finlandiyalı öldürüldü
Ramazanda yeterli sıvı almaya özen gösterin!
Davutoğlu: İhsanoğlu haddini bilecek!
Minibüsün kapısı açık gitti ve...
F.Bahçe'den stopere yerli takviye!
Rusyalı Müslümanlardan Ukraynalılara yardım
Bale: "En iyisi La Liga..."
Oto yıkamacıda yıkanan at!
Sıcaklarda rahat uyumak için bunu yapın!
YHT'de büyük gün yarın
İpeği ebru sanatıyla buluşturuyorlar
En okur yazar il Antalya
Bayramda beslenme düzenine dikkat!
Iğdır'da polislere taşlı, sopalı saldırı
Dev maçın bilet fiyatları belli oldu
Vizyona yeni giren filmler
Ramazan Bayramı tatilcilere yaradı
Mehmet Topal sürprizi
Aysal: Sponsorları şike kaçırdı
Bu bayram yollarda trafik 10 kat artacak!
Şok açıklama: Malezya uçağını biz düşürdük