| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR |
| 10 Şubat 2012, Cuma | Ana SayfaGünün HaberleriArşivFoto GalerilerVideo GalerilerGazete Manşetlerihaber10.mobi | ||
|
|||
Çünkü “bir şey”e yol açacak; ama neye? Bu gömlek ülkeyi, giyeni, giydireni “yakacak” veya “ısıtacak.” Şayet ülkeyi ısıtırsa, o zaman bölücü tüccarlar yanacak. İkibinyüz yılının siyasal tarihinde de “Türkler üçyüz yıl süren gerileme ve çöküşten, yüz yıl önce yaşanan iç karmaşadan sonra yeniden tarih sahnesinin baş aktörü oldular” diyecek. Eğer ülkeyi yakacaksa, o zaman ikibinyüz yılının tarihlerinde “onsekizinci Türk devleti filan zaman kuruldu” diye yazacak. Çankaya forsu onyedi yıldızdan oluşacak.. Bakalım hangisi olacak? *** Öncelikle şunu ifade edelim; devlet televizyonunun Kürtçe yayın yapması, bir kırılma noktasıdır. Artık katı devletçi anlayışla -dikkat edelim, burada kastedilen devletçilik devleti sahiplenme duygusu değil, CHP’de ifadesini bulan dayatmacı bir devletçiliktir- sürdürülen kültür ve basın yayın politikasından kesin şekilde dönülmüştür. Devlet politikasındaki bu türden riskli ve keskin dönüşler, tek başına siyasal iktidarın, hele sivil toplumdan bürokratik karar merkezlerine kadar birçok siyasal aktör tarafından “istenmeyen adam” ilan edilen bir iktidarın, kendi muktedirliğine dayanarak alabileceği kararlar değildir. Bu türden değişimler, devleti oluşturan iradelerin toplamı olarak devlet iradesi buna karar verdiği takdirde yaşanabilir. Bunda yanlış veya demokrasiye aykırı bir şey de yoktur. Bir uzlaşmadır. Bu açılımda da böyle olmuş olmalıdır. Bu kırılma sonrasında yaşanacak süreç çöküş mü yoksa sıçrama mı olacak, hep birlikte göreceğiz. Genel olarak sosyal olayların, özel olarak da kökten bir sosyal sonuca yol açabilecek adımların toplumu nereye götüreceği, sonucu yaşamadan önce kesin şekilde bilinemez. Karar sürecinde veriler incelenir, çözümlenir, muhtemel sonuçlar hesaba katılır ve karar verilir. Ama hiçbir şey beklendiği gibi gelişmeyebilir.Çok daha iyi veya çok daha kötü de olabilir. Öyle umuyoruz ki, karar alıcılar doğru çözümlemeler yapmıştır… *** Yayın kararı farklı çevrelerde farklı karşılandı. Milli duyarlılığı olanlar buna şiddetle itiraz etti. Gerçi onların bu itirazı, Kürt karşıtlığından değil, ulus-devletin tek dilli olması gerektiği kabulünden kaynaklanmaktaydı. Hatta bazıları bunu ulus-devletin sonu olarak gördüler. Ancak, geldiğimiz bu çağda, iletişim teknolojilerinin olağanüstü derecede kontrolsüzleştiği, sınırların fiilen ortadan kalktığı bu bilişim ortamında, gerçekten bu çerçevede neler yapılması gerektiğine dair bir tez öne sürülmedi. Sadece “yayını devlet değil özel televizyonlar yapsın” dendi. Bu tepkinin nedeni devletin kültür birliğinin yara alacağını düşüncesiydi. Uydu ve internet kanalıyla zaten Kürtçe yayın yapılıyor. Bu yayınları yasaklamanız veya erişimi engellemeniz mümkün değildir. Gerçi yasaklama ve engellemek de gerekir mi, o ayrı bir husus. Ortada yaşayan bir dil varsa, insanlar bu dille ağıt yakıyor veya bu dille iletişim kuruyorsa, ona yayın hayatında yer vermemek, hatta yasaklamak, bu dile karşıt tavır almak demektir. O da bu dili konuşanları ana gövdeden uzaklaştıracaktır. Birileri bunu propaganda aracı olarak kullanır… Öyle de oldu. Onlarca yıldır süren bir Kürtçülük propagandasını biliyoruz. “Devlet sizi dışlıyor, dilinizle yayın bile yapamıyorsunuz” diyerek, bir itilmişlik ve hoşnutsuzluk duygusu oluşturuldu. Bu duygu kısmen etkili olsa da, yerleşik hale gelmedi. Çünkü Türkiye’de, sosyal, ekonomik ve siyasal/idari anlamda, sırf Kürt olduğu için kimse dışlanmadı ve dışlanmamaktaydı; bunu Türkiye Kürtlüğü de görmekteydi. Bu yüzden, çok uzun yıllar süren bu propaganda, bölücülerin beklediği kadar etkili olmadı. Ama genç kuşak oldukça derinden etkilendi. Çünkü Kürt milliyetçiliği romantik dönemini yaşıyor. Bu propagandanın en önemli dayanaklarından birinin, Kürtçe yayın olmaması vakıasının ortadan kaldırılması gerekiyordu ve kaldırıldı. Hatta buna, geç kalmış bir karar da denilebilir. Fiilen mevcut bir vakıayı görmezden gelmek, yasak kararını sürdürmek, Türkiye Kürtlüğünü bu coğrafyadan iyice uzaklaştıracaktı. Siz bu yayını yapmadığınızda, antenler bu yayını yapan başka uydulara çevrilir. Zaten öyleydi. Niye geç kalmış bir karar dedik? Kültürel haklar söylemini hatırlayalım. Bölücü terörün kendini meşru gösterme gerekçelerinden biri bu değil miydi? “Savaşıyoruz, hakkımızı alacağız…” 90’lı yılların başında Kürtçe yayına başlansaydı, kimse kalkıp da “savaşarak aldık” diyemeyecekti. Şimdi bunu dile getirenler var. Kürtçe yayına solun nasıl bir tavır koyduğunu doğrusu anlayamadım. Ama DTP ve PKK’nın tepkisi ilginçti. Onlar, elde etmek için mücadele ettikleri bir hakkın tesliminden hiç mutlu olmadılar. PKK, etnik bilinci kullanarak artık eleman devşiremeyecek. DTP’nin ise en önemli propaganda gerekçesi ortadan kalktı. Sivil Kürt siyasetçilerinin hiçbiri ülkenin tamamı için proje üretecek bir birikime sahip olmadığından, seçmenlerin karşısına çıktıklarında dile getirecekleri bir talep kalmadı. *** Şu kültür birliği meselesine bakalım… Dünyanın hiçbir ülkesindeki topluluklar arasında, Türklerle Kürtler arasında olduğu kadar bir kültür birliği yoktur. Sadece ifade vasıtaları, dil farklıdır. Bunun ötesinde, dünya tasarımı, dünya algısı, değer dünyasının şeması, gelecekten beklentiler aynıdır. Kültürün özünü de bunlar oluşturur. Dolayısıyla Kürtçe yayının kültür birliğini zedeleyici etkisi söz konusu olamaz. Kürtçe yayının etnik bilinci güçlendireceği iddiasına gelince; zaten güçlü bir etnik bilinç oluşturulmuştur. Yani etnik bilinç zirve yapmış, limitlerini doldurmuş durumdadır. Bundan daha yüksek düzeye de çıkamaz. Dil konusunda ise dikkate almamız gereken bir husus var. Bir Kürt için dünyaya açılma, kendine iyi bir gelecek kurma vasıtası, Kürtçe’den önce Türkçe’dir. Nasıl İngilizce Türkçe’nin önüne geçmişse, Türkçe de bu anlamda Kürtçe’nin önündedir. Burada bir dil yarışından söz etmiyoruz, fiili durumdan söz ediyoruz. Kaldı ki, bir dil bir insansa, Türkçe öğrenmek-bilmek, bir Kürt için daha büyük avantajdır. Zaho Üniversitesi’nden mezun olmanız size ne sağlar, Ankara’dan mezun olmanız ne sağlar? Aklı olan bir genç herhalde Ankara’yı tercih eder. Bu arada eğitim dili konusunda bir noktayı işaret edelim… Türkiye’nin en büyük ayıbı, bazı üniversitelerde yapılan “yabancı dille eğitim”dir. Bu, bir müstemleke uygulamasıdır. Milli duyarlılığı olanların “Kürtler de Kürtçe eğitim ister” demeden önce, bu uygulamayı lanetlemeleri gerekir. Öyle ya, siz, elinizde mükemmel bir iletişim ve eğitim vasıtası Türkçe varken, kendi okullarınızda, anadili Türkçe olanlara başka bir dille eğitim veriyorsunuz… Hani nerede milli duyarlılık? Hiç kimse, bu okullarda o gencecik ve dinamik beyinlerin, o zeki ve çalışkan çocukların “dersi İngilizce anlatma-dinleme” maskaralığı altında dumura uğratılışını dile getirmiyor. Dolayısıyla “Kürtçe eğitim de istenir…” gerekçesini öne sürmek anlamlı değildir. Önce Türk okullarındaki İngilizce eğitim kaldırılmalıdır. *** Her neyse; olan oldu, biten bitti. Hangi düşünce adına konuşursak konuşalım, ister onaylayalım ister şiddetle karşı olalım, Kürtçe televizyon yayını başladı. Bu yayından geri dönüş, Türkiye Kürtlüğünün infiali demek olur. O zaman mütedeyyin kitle bile, radikalliğe kayar. Ayrıca artık “hayır” demenin de vatanseverlikle ilgisi kalmadı. Çünkü yayın devam ettiği müddetçe “hayır” denildiği takdirde, Kürtlerin tepkisinden başka bir sonuca yol açmayacak… Fiili durum bu! Şayet bu yayın gelecekte mutlak bir bölünmeyle sonuçlanacaksa, şimdiden ulus devlete veda etmeye başlamak gerek. Şayet aradan uzun yılar geçer de bölünme olmazsa, bin yıllık ortak tarihsel hikaye yazılmaya devam ederse, demek ki 2009’da boşuna feryat edilmiş olacak. Başka bir açıdan bakalım: Bu yayın Türkiye Kürtlüğü’nün kendi asıl sorunlarını tartışmaları, onları politik perspektifin dışında, kendi gerçekleri olarak görüp masaya yatırarak onarılması gereken unsurları keşfetmeleri için bir fırsat olamaz mı? Geçen yıllardaki bir yazımızda, Türkiye Kürtlüğü’nün gerçek kanaat önderlerinin, kendi coğrafyalarındaki toplumsal dokuyu, yapıyı ve problemleri tartışmalarının, Kürt sorununun çözümü için gerçekten önemli olduğunu ifade etmiştik. Bunun yapılması gerekirdi. Gerekçemizi yine kısaca ifade edelim. 1980 sonrası yaşanan kapitalistleşme süreci, kapalı toplum yapısından daha o zamanlarda büyük ölçüde kurtulmuş olan batı bölgelerinin sosyal-ahlaki dokusuna büyük darbe vurdu. Kaldı ki o tarihlerde iletişim devrimi de yaşanmamıştı. Buna rağmen faturası çok ağır oldu. Halen daha ödeniyor. Güneydoğu ise kapalı toplum yapısını bugüne kadar sürdürdü. Yeni yeni kurtulma yolunda. Ve tüm ağırlığıyla süren kapitalistleşme süreci ve iletişim çağı, gelecek 5-10 yıl içinde, o bölgemizi altüst edecek. Yani batı bölgelerinin bu döneme daha hazırlıklı ve dirençli olmaları beklenirken, beklenti boşa çıktı ve bu süreç ağır bir yıkım (dejenerasyon) getirdi. Kapalı toplum yapıları dirençsiz olduğundan, bu süreçte Güneydoğu daha büyük bir ahlaki yıkım yaşamaya adaydır. Böyle bir yıkım ortamında, sabah akşam “yaşasın Kürtlük, en kahraman Kürtlerdir” diye bağırmak işe yaramaz. Türkler yıllarca “yaşasın Türklük, en kahraman Türklerdir” dediler, işe yaramadı. Aslolan şeyin ahlakı ve erdemliliği muhafaza etmek olduğunu yeni yeni anlıyoruz. Türkiye Kürtlüğü’nün kanaat önderleri bu yüzden bunu tartışmalıdır. Böylece Güneydoğu coğrafyası romantik bir kutsamadan kendini kurtaracak, kendine akılcı perspektiften bakacaktır. Yeni çağın gerektirdiği insan tipi ancak böyle yetişir. Son olarak da şunu ifade edelim… Türkçe televizyon yayını Türkleri mutlu etmedi, olduklarından daha Türk kılmadı. İşsizlik, enflasyon, ahlaki yıkım, bozulan sosyal doku, yoksulluk yakayı bırakmadı. Kürtçe televizyon yayını da Kürtleri olduklarından daha çok Kürt kılmayacak; yoksulluğu, toplumsal sefaleti, sosyal ahlakın çöküşünü durdurmayacak. Herkes bunu dikkatten kaçırmamalıdır. Türkler ve Kürtler, yeni bir anlayışla, yeni bir dünya algısıyla kendilerini yeniden inşa etmelidir. Öncelik “iyi, ahlaklı ve erdemli insan yetiştirmek” olmalıdır. İşte o zaman bu coğrafya, her türlü etnik sorunun geride bırakıldığı bir toplumsal dünyaya dönüşür ve milletleşme süreci o zaman tamamlanır. Belki de adalet, şefkat ve merhamet uygarlığı o zaman filizlenmeye başlar. milaykokturk@gmail.com Bu makale 1,206 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2012 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |