TRT Kürtçe yayın vesilesiyle Ahmet Kaya'da gündeme geldi. 2004 yılında ona yazılmış açık mektubu tekrar yayınlıyoruz. (haber10)"HOŞÇAKAL GÖZÜM"
"..birer yolcuyduk aynı ormanda kaybolmuş
aynı çıtırtıyla uyanan birer serçe
hep aynı yerde karşılaşırdık tesadüf bu
birer tomurcuktuk hayatın kollarında
birer çiğ damlasıydık
bahar sabahında gül yaprağında
..hiç yoktan susturuldu şarkımız
..göğsüm daralıyor yüreğim kanıyor
olmasaydı sonumuz böyle.."
Yusuf Hayaloğlu
Sevgili Ahmet Kaya,
Seni kaybedeli kaç yıl oldu, bilmiyorum. Açıkçası ömrünün o son deminde garip
bir yabancılaşma girmişti aramıza. Hiç tanışmadık, konuşmadık ama bil ki -son
yılların hariç- aynı takım yıldızının uçarı çocuklarıydık.
Vefat haberin geldiğinde, içimde bir şeylerin koptuğunu, derin bir sızı
hissettiğimi itiraf etmeliyim. Sana mı üzülmüştüm, "biz"e mi,
hazin sonuna mı yoksa bütün bir ülkenin içinde bulunduğu akıl tutulmasına
mı, hatırlamıyorum. O gece, sanırım sabahın üçüydü ve istanbul'un büyük caddelerinden
birinde yürürken, şu el arabasında kaset satan kürt gençlerden birine rastlamıştım.
Senin kaseti teybine takmıştı ve son sesini açmıştı. "Başkaldırıyorum"
çalıyordu, ardından "Bugünde ölmedim anne","Kum gibi",
"Acılara tutunmak", "yüreğim kanıyor"... Yarım saat
kadar ona uzaktan eşlik ettim. Hüngür hüngür ağlıyordu ve eminim bu halde sabaha
kadar dolaştı. Ahmet Kaya ölmüştü, ölmeye zorlanmış ve yenilmişti, öyle mi?
Emin değilim.
Bir süre sonra Karadenizli oldukları anlaşılan bir grup genç, arkadaşlarını
askere gönderme "şenliği" yaparken, o şaşırtıcı şizofrenilerden birine
tanık olmuştum. Gençler önce horon tepmiş, ardından Tarkan şarkıları eşliğinde
dans etmişlerdi. Sonra… yorulup yere çömelerek neredeyse bir saat boyunca Ahmet
Kaya'dan söyleyip, sigara içmişlerdi. Sen, tam da öldürüldüğün yerde yaşıyordun.
Bütün ülkeye, her kesime, her sınıfa, etniğe, mezhebe, yaşa, mesleğe malolduğun
anda "tehlike" olmuş, manşetlerden hedefe konmuştun ya, işte tam oradan
türküler söylemeye devam ediyordun. Yüzlerce yıldır olduğu gibi bir kez daha
aramızdan birini "kurban" vermiş, sonrada sessizce üzülmüştük.
Öldüğün günlerde bile senin şarkıların tüm tv ve radyolarda adeta sansüre uğrayarak
çalınmamıştı ya, seni kurban olarak seçenlerin, 'biz'im dinleyeceğimiz türküleri
dahi seçecek kadar her şeye görünmez bir şekilde dahil olduğunu anlamıştık.
İşte bu sahnelerden sonra sana mektup yazmayı kafaya koydum. Çünkü; mağdurların
trajedisi, son derece sıkıcı bir filme benziyor artık. Bu filmi tekrar izlemek
istemiyoruz.
Mark ve Engels; ünlü manifestolarında, "Burjuvazi, bütün ulusları acı
içinde yok olma pahasına, burjuva üretim tarzına uymaya zorlar. Onları kendisinin
uygarlık dediği şeyi içlerine almaya, yani bizatihi burjuva olmaya zorlar. Tek
kelimeyle burjuvazi kendi imgesine bakarak bir dünya yaratır." Diyorlar.
El hak, bizim Lümpen bürokrat-burjuvazi de, yarattığı kendisine benzer
dünyaya, "biz"i devşirerek kabul etme lütfü bahşediyor. Tepeden
tırnağa kir ve çürümüşlükten ibaret olan bu düzen(ek)de devşirilme ya da
dışlanma dışında bir alternatif bırakmıyorlar. Biz'e de bu oyunun dışında
durmak düşüyor. Hani 1995'teki büyük Paris grevinde işçilerin dağıttıkları
bildiride denildiği gibi: "Toplum para üzerine kurulduğu müddetçe, bizim
hiçbir zaman yeterli paramız olmayacak."
Sevgili Ahmet,
Sen işte bu "biz"im, sesimiz, tınımız, türkümüzün yorumlarından
biriydin. 'Acılar içinde yok olmaya zorlananların' bestelerini yapıyordun.
Davasına bir aşık gibi bağlananlar, aşkını ideallerine kurban edenler, aşağıdan
bakışın bilincinde olanlar, tutunamayanlar, başaramayanlar, kazanamayanlar,
senin şarkılarında dile geldi. Konuştu, haykırdı, ağladı yıllar boyu… 1980'li
yıllarda, 12 Eylül'ün öncesi ve sonrası travması seni, Özalizm'in transformasyonu
Sezen Aksu'yu doğurmuştu ve "biz" her ikinizi de sevmiştik.
Hem birbirinizi karşılıklı olarak ima ediyor, hem örtük bir şekilde dışlıyordunuz.
Sen, karabudun'un protest ağıtlarını, Sezen ise akbudunun konformist
sancılarını yansıtıyordu. "Bir yanımız yaprak döker, bir yanımız
bahar bahçe"ydi. Biliyorsun şimdi, yanımız yönümüz kalmadı artık.
Sezen, kendisini küçük parçalar halinde dağıtarak öldürdü. sezen'den doğan 'popstar parçacıklar', O "parçalanmamış"
Sezen'deki 'biz'e dönük rafine aşkın ağıtları yerine, 'entertainment' endüstrisinin
yapay gürültüsünü yayma görevini üstlendiler.
Sen ise, anlaşılmaz bir şekilde, hala anlayamadığım bir şekilde adeta 'intihar
ettin'. Ölmeden önce yaşadığın o 'biz'e yabancılaşma süreci her ne
ise, seni kişiliğinden beslenen sosyal ve ideolojik hatalara sürüklemişti. Aslında,
galiba, seni de Sezen'i de vareden psiko-politik dönem kapanmıştı, nesnel temelleriniz
tükenmişti.
Peki, başka türlü bir süreç yaşanamaz mıydı? Başka bir final tasarlanamaz
mıydı acaba? Bilemiyorum, belki olması gereken oldu. Ama yine de içimde ikinize,
özellikle de sana karşı bir kızgınlık, küskünlük var. Çünkü sizin bu
son'unuz, benim için, bu toplumun, ülkenin, "biz"im son yaşam belirtisinin
sonu gibi geldi hep. Bu nedenle tedirgin ve karamsarım. Ahmet Kaya ve Sezen
Aksu yoksa, bir kuşağın yaşamsal harmonisi durmuşsa, ne var peki? Kavgalar,
acılar, sancılar, uğruna ölünesi aşklar yoksa, kavuşamama, kavuşup kaybetme,
kaybettikçe olgunlaşma yoksa, ne var?
Çürüme tabii ki!.. Acılar ve hüzünlerle arınma bitince, kir birikir ve
"biz" sizden sonra tam da bu durumdayız işte. Senden sonra, "iyi
ki ölmüşüm" diyeceğin günler yaşadık, yaşıyoruz. Daha kötü günleri de bekliyoruz
ve siz artık yoksunuz. Sanatçılarımız yok, şairlerimiz, edebiyatçılarımız, türkülerimiz,
dil'imiz, tınımız yok artık. Savunmasız ve 'ses'siz durumdayız. Ne ruhlarımızı
yatıştıran bir isyan, ne bozkırlarımızı yeşertecek gözyaşımız kalmadı. O herşeye
ve herkese meydan okuyan kavga ve aşk, o mağduriyetten mağrurluk üreten eda,
o hüznü asalete dönüştüren tavır, o büyük insan trajedisi yok artık. Küçük ihtirasların
büyük örgütlenmeler çıkardığı ve bunun "herkes" tarafından ayakta
alkışlandığı bir garip komedinin tedirgin seyircileriyiz şimdi.
Sevgili Kaya,
Sana neden kızgın ve küskün olduğumu merak ettin, biliyorum. Açıklayayım: sana
kızgınım, çünkü sen de yol'un sonunu getiremedin. Küskünüm çünkü, son
yıllarında "biz"i bırakıp, aramızdan bazılarına türkü söyler
olmuştun.
Bizim aşamadığımız yapısal eksikliklerimizden biri de sevgili Kaya, başarıyı
taşıyamamak. İktidarı, mülkü, parayı, şöhreti, makamı, mevkiyi zar zor elde
edip, elde tutamamak. Onlardan yeni bir dünya kuramamak, sürekli ve kalıcı
inşaatlar yapamamak. Başarmak ama başarıyı kurumsallaştıramamak. Sen, kendi
alanında çok önemli birşey başarmıştın. Olmayan bir müzik türüyle olanı anlattın,
dişinle tırnağınla, yüreğinle ve yeteneğinle yükseldin, yayıldın, yerleştin.
Hep olduğun gibiydin ve hep olmak istediğinin peşindeydin.
Sonra…! Sonrası yok işte… Daha rafine, daha kuşatıcı, daha kalıcı olana
dönüşmek yok. Sanki bilinçaltlarımıza yerleşmiş bir "zirve"
varsayımımız var ve "Biz" hep o zirveye "Çıkma",
hastalık düzeyinde "Zirve"ye ulaşma güdüsü ile davranıyoruz. Gerçekte
öyle bir zirve yoktur. Egemenlerin ürettiği ve bize de kabul ettirdiği bir yanılsama
vardır. Zira kendilerinin tepemizde olduğuna ve bize yukardan baktıklarına,
bir şekilde hepimizi inandırmışlardır. Gerçekte, onların bizden aşağıda olduklarını;
iktidarın, paranın, mülkün, şöhretin -eğer bir etik amacı yoksa- esasen içine
girdiğini düşkünleştiren, eline ulaştığını aşağı çeken, hükmettiğini bozan,
çürüten bir insan-altı güdü olduğunu unutmuşuzdur. Çaresizliğimiz, mülksüzlüğümüz,
güçsüzlüğümüz, biz'i bu katlanılabilir mecburiyetleri yüceltmeye zorlar.
Onlardan oluşan bir düzeni, tek gerçek düzen olarak "kavrar", herşeyimizi
o düzeni ele geçirmek, içine girmek, bir benzerini yaratmak üzerine ayarlarız.
O zirve zannedilen yere "düşen" bazı insanlarımız, oranın ne
tür bir çukur olduğunu çabuk anlar ve bir tür yalnızlaşma sürecine girer. Orası
zirve değildir ve çıkacak bir yer yoktur. Orası "biz"e uygun bir yurt
değildir. Bu hayal kırıklığı, hala içinde biz'den birşeyler taşıyanları çırılçıplak
bırakır. Sen işte onlardan biriydin Ahmet Kaya… Bu yalnızlığı yaşadın ve
yalnız öldün. Bu "zirve" sandığın yerden geri dönüp, ikinci bir
hayatı, kalıcı olanın, evrensel olanın, tarihsel olanın üretilmesine dönük bir
ikinci "exodus"u, yani büyük çıkışını yapabilirdin. Sen bunu yapabilecekken
yapmadığın için, etrafını saran küçük zirve düşkünlerinin ideolojik
ve etnik kuşatmasına teslim oldun ve hazin sonu yaşadın.
Başarıyı elde tutmak, iktidarın, mülkün, paranın, şöhretin sahibi, efendisi
olmak, kalıcı ve köklü olmak, büyük insanların işi… sen o insanlardan biriydin,
eminim. Ama sanıyorum "zirve yanılsaması" seni de yol'dan çıkardı.
Belki etrafındaki küçük insanların yönlendirmesi, belki başka bilmediğim bir
neden, yol'unun mantıki sonucuna yürümeni engelledi. Orada kalman için Yol'a
çıktığın gibi devam etmen yeterliydi, sen zirvede kalmanın paniğiyle popülizme
prim verdin. Yanlış anlama, ölmeden önceki o kürtçe türkü olayından bahsetmiyorum.
O konuda senden çok ilerde laflar edildi, mesafeler alındı. Zaten o mesele adalet
ve vicdan açısından bir sorun bile değildi, biliyorsun. Diğer bir çok konu gibi
etnisite temelli gündemlerde, görünenin gerisinde, milleti o zirve kumpasına
sokarak sahte bir kavganın tarafı yapıp dövmenin malzemelerinden biriydi.
Çanakkale, Filistin, Sarıkamış dağlarında yatan dedelerimizin kar altındaki
naaşları, kürt yada türk değil, 'Biz' olarak uyuduğu sürece o konuda
sorun yok, bundan eminiz. Etrafını kuşatan etnikçi marjinaller, zamanla bu
milletin mensubu olmanın etnisitenin ötesindeki manalarının idrakine yeniden
varacaklar. Varamayanlar ise kendi dar etnopolitik çukurlarında heder olmayı
sürdürecek. Bu çukurun militanları değil, sevgili kaya, asıl sorunumuz, kendisini
bu ülkenin sahibi zanneden oligarşik elitlere bizim de o vehimle davranıyor
olmamızdır. Onları iktidarın, ekonominin, dış politikanın, kültürün, sanatın
ve müziğin zirvesinde 'görmemiz'. Zirvede olan biz'iz Sevgili Kaya. Zirve
biz'im "biz" olarak durduğumuz yerdir. İyi, doğru ve güzel
olan, bizimle yaşar. Haklı ve meşru olan "biz"iz. Yüksekte duran,
sağlıklı olan, temiz olan "biz"iz. Senin müziğin onların o sahte müzik
zirvelerini paramparça ederek hepimizle buluşmuştu, biliyorsun. Demek ki, biz
doğru ve iyi bir iş yapınca, karşılıklı vehimlerden oluşan balonlar uçup gidiyor.
"Onların" düzeni, ne özenebileceğimiz ne de içine girebileceğimiz
bir düzen değildir. "Onlar", bizden çaldıklarını bize karşı kullanmanın,
bize yukardan bakarak bizi aşağılık kompleksine sokmanın, bizi yanıltmanın şeytani
formülü dışında hiçbirşeye sahip değiller. Bizim dedelerimizin komutanlarını
bizi dövmenin sembolü yaparlar, bizim babalarımızın emeğiyle döşenen demirağlarını
bize sövmenin marşı yaparlar, bizim vergilerimizden çaldıklarıyla yapıp ettiklerinden,
bizi aşağılamanın "yaşam tarzı"nı üretmişlerdir. Biz ise biteviye
onlara özenir, onlara yalakalık yapar, onların gözüne girmeye çalışırız. Onların
onayını alınca sevinir, onlar "gibi" davranmayı deneyince övünürüz.
Bu nedenle hep "kazandıkça kaybederiz."
Seni, işte bu kompleksi olmayan bir sanatçımız olduğun için sevmiştik. Sadece
Kürd'e,Cumartesi annelerine, aleviye değil, başörtülüye, cuma annelerine de
sahip çıkmış, yani "biz"im, hepimizin, tüm milletin olmuştun. Hepimiz
sende birşeyler bulmuş, heryerde türkülerini dillerimize yerleştirmiştik. Keşke,
bu yol'un sonuna kadar gidebilseydin. Keşke, biz'i heyecanlandıran, arındıran,
eğiten daha rafine daha derinlikli besteler yaparak finale erseydin.Keşke bir
ekol, bir okul olarak senden sonra bile devam edecek çağdaş bir Pir Sultan,
Karacaoğlan figürüne dönüşseydin. ..keşke…
Sevgili Kaya,
Aslına bakarsan, senden sonra "suret-i haktan" görünen bir yeni çürüme
ve hatta parçalanma sürecinin içine girdiğimiz için, sen "o eski güzel
günlerin" hatırlatıcısı olarak daha fazla "anlam" kazanıyorsun.
Bu küçük insanlar ülkesinde küçük sanatçı müsveddelerinin yaydığı kirden korunmak
için, sana daha çok kulak vereceğiz. Ruhlarımızı diri tutmak, kavgalarımızı
unutmamak, yaşamsal harmoniyi kaybetmemek için sana ihtiyacımız var. "Çukura
inenler"den mayası temiz kalanların çıkıp geri geleceği günlere kadar,
bu çürümüş düzeni topyekün değiştirip, insanımızı yüceleştiren, herkesi yeteneği
ve emeğine göre muktedir kılan, mülk, para, şöhret ve makamların efendisine
dönüştüren özgürlük ve adaletin büyük ülkesini inşa edene kadar, seni dinleyeceğiz.
Çocuklarımıza da seni dinlemeyi öğreteceğiz. Sen işte bu "dava"nın
simgelerinden biri olarak, daima türkülerini söyleyeceksin. Biz, işte o günler
için ve o günlere kadar, sana elveda demeyeceğiz. Sana sadece hoşçakal
diyeceğiz… "kendine iyi bak, bizi düşünme, su akar yatağını bulur"…
Hoşçakal gözüm…
ahmetozcan1@yahoo.com
Bu makale toplam 15201 defa okunmuştur.