Haber10.com - "Derinlemesine Haber"
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim
 
Haber 10
BİLİM DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR VİDEO MAKALELER
7 Eylül 2010, Salı Açıkİstanbul
Açık 20° / 26°
 SON DAKİKA : Tümünü göster
George Friedman
George Friedman
Erdoğan’ın Patlayışı ve Türk Devleti’nin Geleceği
George Friedman
Erdoğan seçilmiş bir ılımlı İslamcıdır. Bu yüzden ordu tarafından kendisine kuşkuyla bakılır ve dini konularda ne kadar ileri gidebileceği konusunda kesin çizgileri olan sınırlar bulunmaktadır.

Erdoğan’ın Patlayışı ve Türk Devleti’nin Geleceği

Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan geçen hafta İsviçre’nin Davos kasabasında düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nun yıllık toplantısında İsrail Cumhurbaşkanı Shimon Peres ile birlikte katıldığı bir panel sırasında patladı. Erdoğan, Peres’den çok, Peres’e kendisinden daha fazla süre tanımakla suçladığı moderatöre, Washington Post gazetesinin köşe yazarı ve editör yardımcısı David Ignatius’a patladı. Erdoğan, sonradan, “Hiçbir şekilde kesinlikle İsrail halkını, Cumhurbaşkanı Peres’i ya da Yahudi halkını hedef almadım,” dedi.

Bununla birlikte, uluslararası basın, Erdoğan’ın mantığındaki ince noktalar üzerine odaklanmak yerine İsrail’in Gazze politikasına yaptığı saldırı ve öfkeyle salondan çıkışı üzerine yoğunlaştı; çoğu, bunun Peres ve İsrail’i hedef aldığını düşünüyordu. Biz de bu kafa karışıklığının Erdoğan’a da oldukça uygun düştüğünden kuşkulanıyoruz. Türkiye etkili bir şekilde İsrail’in bir müttefikidir. Bu ittifak göz önünde bulundurulursa, Gazze’de yaşanan son olaylar Erdoğan’ı zor bir duruma sokmuştur. Türk başbakanının Tür Ordusu’nu İsrail’le ilişkileri koparmaya doğru gittiği kuşkusuyla alarma geçirmeden Türkiye’nin ılımlı İslamcı toplumundaki taraftarlarına İsrail’in politikalarına karşı çıktığını göstermesi gerekiyordu. Planlı olsun ya da olmasın, Erdoğan’ın Davos’taki patlayışı İsrail’le bağları gerçek anlamda zora sokmadan İsrail’e karşı –doğrudan, tam olarak, İsrail cumhurbaşkanına– sözlü bir muhalefet sergiliyor görünmesine olanak verdi.

Erdoğan’ın siyasi konumunun karmaşıklığının anlaşılması önem taşımaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden bu yana Türkiye’de seküler bir yönetim vardır. Yönetimin sekülerliği, anayasal olarak –orduyu bir ulus yaratma aracı olarak kullanmış olan, modern, seküler Türkiye’nin kurucusu– Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasını koruma rolü olan ordunun himayesindedir. Türk halkı ise aksine ultraseküleristlerden radikal İslamcılara kadar bütün toplumsal katmanları içinde barındırmaktadır.

Erdoğan seçilmiş bir ılımlı İslamcıdır. Bu yüzden ordu tarafından kendisine kuşkuyla bakılır ve dini konularda ne kadar ileri gidebileceği konusunda kesin çizgileri olan sınırlar bulunmaktadır. Politik olarak onun sağında, Türk kamuoyunda etkili olmaya çalışan daha katı İslamcı partiler vardır. Erdoğan’ın askeri müdahale ve İslamcı terörizm biçimindeki iki aşırı sonuçtan kaçınarak bu iki gücü dengelemesi gerekmektedir.

Bu arada, jeopolitik bir perspektiften bakarsak, Türkiye her zaman rahatsız edici bir bölgededir. Küçük Asya, Avrasya’nın eksenidir. Asya ve Avrupa arasında köprü görevi gören bir toprak parçasıdır, Arap dünyasının kuzey sınırı ve Kafkasların güney sınırıdır. Bu kara parçasının etkisi Balkanlar, Rusya, Orta Asya, Arap dünyası ve İran’a uzanır. Bunun karşılığı olarak Türkiye bütün bu yönlerden kaynaklanan güçlerin hedefidir. Bütün bunlara bir de Türkiye’yi Akdeniz ile Karadeniz arasında bir geçiş yeri yapan Boğazları kontrol ettiğini düşünün, o zaman Türkiye’nin konumunun karmaşıklığı daha açık bir şekilde anlaşılabilir: Türkiye her zaman ya komşularının baskısı altındadır ya da komşularına baskı yapmaktadır. Her zaman aynı anda birçok yönlerde, hatta doğu Akdeniz yönünde bile dışa doğru çekilmektedir.

Türkiye’nin bu zorlu jeopolitik konumuyla ilgilenmek için izleyeceği iki farklı yol vardır.

Seküler Soyutlanma Politikası

Ordunun bakış açısıyla, Osmanlı İmparatorluğu, Türkiye’ye I. Dünya Savaşı faciasını yaşatan bir felaketti. Atatürk’ün buna getirdiği çözümlerden biri, sadece savaştan sonra Türkiye’yi sadece içe çeken değil aynı zamanda bu durumu imparatorluğa özgü maceraların ekstrem risklerine çekilemeyecek şekilde korumayı da içeriyordu.

II. Dünya Savaşı’nda hem Mihver hem de Müttefik güçler Türkiye’ye hem kur yapmışlar hem de onu yıkmaya çalışmışlardı. Ama ülke –güçlükle de olsa– tarafsızlığını korumayı ve bu şekilde diğer bir ulusal felaketten kaçınmayı başardı.

Soğuk Savaş sırasında Türkiye’nin konumu aynı derecede zordu. Kuzeyden gelen Sovyet baskısı karşısında Türkler ABD ve NATO ile ittifak yapmak zorunda kaldılar. Türkiye’de Sovyetlerin ölesiye istediği bir şey vardı: Boğazlar. Burası Sovyet donanmasının hiçbir engelle karşılaşmadan Akdeniz’e açılmasını sağlayacaktı. Doğal olarak, Türkler coğrafyaları konusunda herhangi bir şey yapamazlardı, bağımsızlıklarından ödün vermeden Boğazları Ruslara da bırakamazlardı. Ama orayı kendi başlarına da koruyamazlardı. Bu yüzden tek alternatif olarak kendilerine sadece NATO üyeliğini seçmek kalan Türkler Batı ittifakına katıldı.

Bu konu üzerinde yüksek derecede bir ulusal birlik vardı. İşin içindeki ideolojiler ne olursa olsun Sovyetler Türkiye’ye doğrudan bir tehdit olarak görülüyordu. Bu nedenle Türk topraklarının bütünlüğünün korunmasına yardımcı olmaları için NATO ve ABD’yi kullanmak, sonuçta, etrafında bir konsensüsün oluşabileceği bir şeydi. Ve tabii ki bu tür şeylerde her zaman olduğu gibi, NATO üyeliği de bazı yan etkilerin oluşmasına yol açtı.

Amerika’nın Türkiye ile (ve aynı zamanda Sovyetlerin güneye doğru hareketini engelleyen diğer bir ülke olan İran ile) ilişkisini karşılamak için Sovyetler de Arap ülkelerine yönelik bir ittifak –ve yönetimi devirme– stratejisi geliştirdi. Önce Mısır, ardından Suriye, Irak ve başka ülkeler 1950’ler ve 1970’lerde Sovyet etkisi altına girdi. Ve Mısır’ın Sovyet yörüngesine girmesi –Sovyet silahları ve danışmanları– ile Türkiye’nin güney sınırı ciddi bir tehdit altına girdi.

Türkiye’nin bu duruma verebileceği iki karşılık vardı. Ordusunun ve ekonomisini dağlık coğrafyasının avantajlarını kullanarak saldırılara karşı caydırıcı olacak şekilde güçlendirmek bu seçeneklerden biriydi. Bunun için Türkiye’nin ABD’ye ihtiyacı vardı. İkinci seçenek ise hem Sovyetlere hem de sol-kanat Arap rejimlerine düşman olan diğer bölge ülkeleri ile işbirliğine yönelik ilişkiler kurmaktı. Bu hesaba uyan iki ülke vardı: İsrail ve şah yönetimindeki 1979 öncesi İran. İran Irak’ı bağlıyordu. İsrail ise Suriye ve Mısır’ı. Sonuç olarak bu iki ülke güneyden gelen Sovyet baskısı tehdidini etkisiz hale getiriyordu.

Türkiye’nin İsrail’le ilişkisi işte böyle doğdu. Her iki ülke de ABD’nin Sovyet karşıtı ittifak sistemine dahildi ve bu nedenle ikisinin de doğu Akdeniz’deki koşullarda genel bir ortak çıkarı vardı. İki ülkenin de Suriye’yi kontrol altında tutma konusunda ortak bir çıkarı vardı. Türk ordusunun ve dolayısıyla Türk yönetiminin bakış açısıyla İsrail’le yakın işbirliği mükemmel bir anlam ifade ediyordu.

İslamcı Enternasyonalizm

Bununla birlikte, kendi ulusal güvenliğini sağlamanın ötesinde sorumlulukları olan bir Müslüman güç olarak Türkiye’nin ikinci bir bakış açısı daha var. Bu bakış açısı tabii ki ülkenin İsrail ve ABD ile ilişkilerini koparacaktır. Bir bakıma bu ilişkiler artık o kadar önemli değildir. İsrail artık Türkiye’nin ulusal güvenliğinin ayrılmaz bir parçası değildir ve Türkiye ABD’ye bağımlılığından bütünüyle kurtulmuştur. (Bu günlerde ABD Türkiye’ye Türkiye’nin kendisine duyduğu gereksinimden daha fazla gereksinim duymaktadır.)

Bu ikinci görüşe göre, Türkiye, gücünü Müslümanları desteklemek için dışarıya doğru uzatabilir. Eğer tam olarak izlenirse, bu görüş, örneğin Arnavutları ve Boşnakları desteklemek için Balkanlarda Türkiye’yi işin içine sokacaktır. Ayrıca Türkiye’nin nüfuzunu Arap rejimlerini şekillendirmek için güneye doğru uzatmasını isteyecektir. Ve Türkiye’nin doğal bağları ve nüfuzunun bulunduğu Orta Asya’yla da yakından ilgilenir hale getirecektir. Bu görüş, en sonunda Kuzey Afrika’daki olayları etkileyen bir donanma gücü konumuna da dönüştürecektir. Bu, çok yayılmacı bir merkezde olan bir vizyon ve şu anda evden ayrılma konusunda çok titiz olan bir orduyu etkin bir şekilde desteklemeyi gerektirecek bir görüştür.

Endonezya, Pakistan, İran ve Mısır’ın yanı sıra, İslam dünyasında kendi sınır komşularının ötesindeki her hangi bir şeyi etkilemeye yetecek ekonomik ve askeri potansiyeli olan beş ülkeden biri de Türkiye’dir. Endonezya ve Pakistan kendi içinde çok parçalıdır ve bu parçaları bir arada tutma mücadelesi vermektedir; bu yüzden bunların potansiyeli büyük ölçüde frenlenmiş durumdadır. İran ABD ile uzun dönemli bir cepheleşme içerisindedir ve bütün gücünü bu ilişki ile ilgilenmeye ayırmak zorundadır, dolayısıyla yayılma için seçenekleri kısıtlıdır. Mısır ise rejimi ve ekonomisi yüzünden kendi içinde sakattır ve önemli iç dönüşümler yaşamadan dışarıya güç yansıtamaz.

Diğer yandan, Türkiye şu anda dünyanın 17. büyük ekonomisidir. Suudi Arabistan dahil diğer bütün Müslüman ülkelerden daha büyük bir gayrisafi yurtiçi hâsılanın (GYH) gururunu yaşamaktadır; bu oran, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya ve Hollanda dışındaki bütün AB ülkelerinden büyüktür; İsrail’in GYH’sinin ise neredeyse beş katıdır. Kişi başına GYH’de Türkiye küresel ölçekte daha gerilere düşmektedir ama ulusal güç –bir ülkenin uluslararası sistemi etkilemek için sunabileceği toplam ağırlık– çoğu zaman kişi başına gelirden çok ekonominin toplam hacmine bağlıdır. (Örneğin Çin’i düşünün; kişi başına geliri Türkiye’nin neredeyse yarısı kadardır.) Türkiye’nin çevresi Arap dünyasındaki, Kafkaslardaki ve Balkanlardaki istikrarsızlıkla kuşatılmış durumdadır. Ama kendisi, bölgedeki en istikrarlı ve dinamik ekonomi ve İsrail’in ardından en etkili silahlı güçtür.

Türkiye zaman zaman sınırlarının dışına çıkar. Örneğin bir Kürt ayrılıkçı grubu olan Kürdistan İşçi Partisi’nin birimlerine saldırmak için kombine bir hava-yer operasyonu kapsamında Irak’a girmiştir. Ama Türkiye’nin politikası derin karışıklıklardan kaçınmaktır. Bununla birlikte Türkiye’deki İslamcı bakış açısı ile İslamcı bir rejimin kontrolü altındaki bu büyüklükteki bir güç nüfuzunu önemli miktarda yayma konumunda olabilir. Daha önce de değinildiği gibi, ordunun ve seküleristlerin istediği ise bu değil: Onlar Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk gücünü nasıl tükettiğini anımsıyor ve bunun tekrarlanmasını istemiyorlar.

Erdoğan’ın Meydan Okuması ve Türkiye’nin Geleceği

Türkiye’de derinden bölünmüş bir toplum olduğunu söylemek pek doğru olmaz. Bunun yerine Türkiye’nin anlaşmazlıkları harmanlamayı öğrendiğini söylemek gerekir. Şu anda Erdoğan muhtemelen Türk politik yelpazesinin merkezini temsil etmektedir. Ama üç rakip gücü dengelemeye çalışma konusunda sıkışıp kalmıştır. Bu güçlerden biri, işlerin ters gitmesinden dolayı (dünyanın geri kalan kısmıyla birlikte) sıkıntılar yaşamasına karşın daha da büyümesi olası, sağlam ve sağlıklı kalan bir ekonomidir. Dış karışıklıklara aşırı bir şekilde müdahil olmak istemeyen ve bunun dinsel nedenlerle olmasını kesinlikle istemeyen güçlü bir ordu, bu rakip güçlerden ikincisidir. Üçüncü güç ise Türkiye’yi İslam dünyasının bir parçası –ve belki de lideri– olarak görmek isteyen bir İslamcı harekettir.

Erdoğan Türk ekonomisini zayıflatmak istemiyor ve radikal İslamcı fikirlerin Türkiye’nin orta sınıfını tehlikeye attığını düşünüyor. Orduyu yatıştırmak ve siyasi alanda eyleme geçmekten uzak tutmak istiyor. Ayrıca orduyu kışladan dışarı çıkarabilecek ya da daha da kötüsü ekonomiyi zayıflamasına yol açabilecek olan radikal İslamcıları da yatıştırmak istiyor. Bu nedenle Erdoğan aynı anda hem iş dünyasını hem orduyu hem de dindar kesimi memnun etmek istiyor.

Bu kolay bir iş değil ve açıkçası Erdoğan Gazze’ye saldırarak bu işi daha da zorlaştıran İsrail’e çok kızdı. Türkiye, İsrail-Suriye diyalogunu geliştirmede önemli bir rol oynadı. Bu, dış dünyanın artık Türkiye’nin liderliğini bölgesel bir rol oynuyor olarak gördüğü anlamına gelmektedir, riskten kaçınan ordusu ise bunu bir parça hassas olmanın da ötesinde bir durum olarak değerlendirmektedir. Bu yüzden Erdoğan, İsrail’in Gazze’ye anlamsız gördüğü bir operasyon yaparak Türkiye’nin askeri-sivil dengesini tehlikeye soktuğunu ve ülkesinin bölgesel sorunlar konusunda deneme mahiyetinde attığı adımları boşa çıkardığını düşünüyordu.

Erdoğan yine de İsrail’le bağları koparmak istemiyordu. Bu yüzden moderatöre öfkelendi. Bunun önceden planlanmış bir tavır mı yoksa sadece kendisini içinde bulduğu konuma tepkisini mi yansıttığı önemli değildir. Bu patlama İsrail’le kesin olarak yollarını ayırmış görünmesine ama aynı zamanda gerçek bir kopma yaratmamasına olanak verdi. Böylece kendi ince çizgisinde ustalıkla yürümeye devam etti.

Sorun Erdoğan’ın bu dengeyi ne kadar koruyup sürdürebileceğidir. Türkiye’nin çevresindeki bölge daha kaotik bir hale geldikçe ve Türkiye daha da güçlendikçe boşluğu doldurmak için Türkiye üzerindeki doğrudan jeopolitik baskı da aynı oranda karşı konulamaz hale gelecektir. Buna bir de yayılmacı ideolojiyi –bir Türk İslamcılığını– ekleyin; bölgede hemen kuvvetli yeni bir güç ortaya çıkabilir. Bu süreci sınırlandıracak tek etken Rusya’dır. Eğer Moskova Gürcistan’a boyun eğdirir ve kuvvetlerini tekrar Ermenistan’daki Türk sınırına getirirse Türkler politikalarını tekrar Rusya’yı engelleyecek şekilde yeniden belirleyebilirler. Ama önümüzdeki birkaç yıl içinde Rus gücü hangi düzeyde geri dönerse dönsün Türk gücünün uzun dönemli büyümesi kaçınılmazdır –ve dikkatle üzerinde durulması gereken bir konudur.

Tercüme: Nadir Özata-haber10

Bu makale 3,571 kez okundu.

 

YAZARIN SON YAZILARI
» İsrail'in Jeopolitiği: Biblical ve modern
» İran’ın jeopolitiği - bir dağ kalesinin merkezini tutmak
» Erdoğan’ın Patlayışı ve Türk Devleti’nin Geleceği
YAZARLAR
araba.com
DÜŞÜNCE ANALİZ
RÖPORTAJ
Salman Kaya: Solcuya ‘Hayır’ yakışmaz
Salman Kaya, Türkiye’de sol hareketin efsanevi isimlerinden. 1968 kuşağının unutulmaz liderlerinden. Askerî darbelerin büyük acılarını çekmiş, sekiz kere tutuklanmış, beş yıl hapis yatmış, korkunç işk
kitapadresi.com
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2010
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı