haber10.mobi
Düşüncenin Kırkambarı: <m:red>CEMİL MERİÇ</m:red>
Yusuf Tosun
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Düşüncenin Kırkambarı: CEMİL MERİÇ

Kimim ben? Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.”

(Cemil MERİÇ- jurnal)

Hayatı kitaplarda bulan bir entelektüel, kızının ifadesiyle “körlüğün narını, ilmin nuruna çeviren” bir deha, ilmin bütün kapılarını “elinde demir asa, ayağında demir çarıkla” aralamış bir ansiklopedi, büyük kriz geçiren insanlığa, medeniyetimizin yeniden diriltilmesi ve kendimize yeniden gelmemiz için yüksek sesle haykıran bir “isyancı”, karanlıkları bakışlarıyla aydınlatmayı vazife bilen bir aydın, şiirden kaçmaya çalışan, fakat bir türlü kurtulamayan bir düşünce adamı, kendi ifadesiyle “başlıca işi düşünmek olan ve düşündüklerini cemiyete sunan” bir fikir işçisi …

Her insan bir ağaca benzer. Kimi meyve verir, kimi gölge, kimi koku… Bütün ağaçlar meyve vermez. Odun olarak yakılan ağaçlar da var. Aslında, “herkes kendi hayatını yaşar bir ağaç gibi…” En leziz, rengarenk meyveler veren verimli ağaçlardan birine tanık oldu yirminci asır. Kökleri bu topraklardan beslenen, dalları bütün dünyayı sarmalayan bu ulu ağaç; Cemil Meriç’tir (1916-1987) şüphesiz.

Kelimeler, onunla yeni bir anlama kavuşmuştur. O ise kelimelerini bize veriyor; “kelimeleri sana veriyorum okuyucu… onlar yanıp sönen bir oyuncak. Boş içleri, boş mu? Alev var göğüslerinin içinde, barut var, gözyaşı var. Nihayet bütün dünya kelimelerden ibaret. Ama sende ne varsa kelimede de o var, kelime, Narsis’in kendini seyrettiği dere. Çok bakma içine düşersin!”

38 yaşında gözlerini kaybetmesinin hayatı üzerinde silinmez etkileri vardır. Yeniden gözlerine kavuşmayı çok arzulamış, “günde yedi zeytinle” ömrünün sonuna kadar yaşamayı istemişse de, bu mümkün olmamıştır. Ama o, bu körlük içerisinde insanlığa ışık olacak önemli eserler vermiştir. O, artık meçhule kalkan bir gemidir. Denizlerden, okyanuslardan geçip, hayatın önemli iskelelerine demir atmıştır. Her uğradığı şehre kendinden bir nüsha bırakmış ve karanlıklarımızı engin bakışlarıyla aydınlatmaya çalışmıştır.

Cemil Meriç’in o zamanlar Fransız hakimiyeti altında olan ve Fransız kültürünün hakim olduğu Müslüman-Arapların ortasında Hatay’da doğmuş(1916) olması ve ilk eğitimini orda almış olmasının entelektüel kişiliği ve yetişmesi açısından büyük bir etkisi vardır. Hatay’daki sosyal yapı onu kendi kişiliğini bulmaya zorlamıştır. Bu anlamda hayat, her yönüyle, Meriç’i geleceğe hazırlamıştır denilebilir. Ancak bu hazırlanış çileli ve yorucu bir süreçten geçmiştir. Hapis, ekonomik sıkıntı, fiziksel ve ruhsal zorluklar vs…

Geçmişle ile gelecek arasında bir köprü vazifesini görmek istiyor ve şöyle diyor: “Muhteşem bir maziyi, muhteşem bir istikbale bağlayan köprü olmak isterdim: Kelimeden, sevgiden bir köprü…”

Köklü bir aileye mensup olan Cemil Meriç, daha ortaokullu yıllarda yazı ile ilgilenmiş ve liseli yıllarda ürünlerini çeşitli mahalli dergi ve gazetelerde (Antakya, Karagöz…) yayınlamıştır. Lise üçte başından geçen bir olaydan yola çıkarak “aklına geleni yazmak yazı yazmak değildir” tespitinde bulunmuş ve yazılarında üslubunu bulmaya çalışmıştır. Zaman onu usta bir deneme yazarı ve eleştirmen yapmıştır. Bir söyleşisinde şiirden kaçmaya çalıştığını fakat bir türlü kurtulamadığının altını çizmiştir.

Cemil Meriç’e göre ömrünün ilk 38 yılı sıkıcı bir hikaye. Oysa önemli okumalarını bu yıllarda yapmıştır. Bilgiyi bu yıllarda depolamıştır. Verimi ise 1940’lı yıllarda elde etmeye başlamıştır. Meriç, gözlerini kaybetmeden 20 yıl önce, hakikat uğruna gözlerini kaybedebileceğinin altını çizmiştir.

Cemil Meriç’in dünyasını anlamak için, kitaplar aleminde fırtınalı bir yolculuk yapmak gerekir. Çünkü onun dünyası kitaplar, yeri ise kütüphane olmuştur. (Kızı ve aynı zamanda asistanı Ümit Meriç’ten öğrendiğimize göre 12.000 adet kitabı olan bir kütüphanesi vardı.) Kitaplar onun için çok şey ifade ediyordu: “Kitap bir limandı benim için. Ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim. Kitap benim has bahçemdi. Hayat yolculuğumun sınır taşları kitaplardı.” O, kitapları şehirlere, şehirleri kadınlara benzetir. Ve “denize atılan boş bir şişe…” İçine duygularını, düşüncelerini, acılarını sevinçlerini “…boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.”

Fildişi kuleyi hiçbir zaman terk etmemiştir. O “miskinler tekkesinin” aydınlamış mistik bir talebesidir. Miskinler tekkesinden ateş hattına yazdığı makaleler ile fırlamıştır sürekli. Onun fildişi kulesi bir yangın kulesidir. Cemil Meriç ise o kulede bir nöbetçi… 38 yaşında gözlerini kaybedince iyice yalnızlaşan Cemil Meriç, düşünce dünyasında daha da kanatlanmaya başlamıştır. Yaşadığı zamana, çağa aykırı bir hayat profiline sahiptir. Yalnızlık, tedirginlik, hapis, idamla yargılanma, gözlerini kaybediş… vs. O, hayatını şöyle özetler: “Hayatım bir trajedidir. Birinci perde evleninceye kadar geçen zaman: yıldızsız, Allahsız, cıvıltısız, katran gibi gece, vıcık vıcık ıstırap. Birkaç şehri fethe yeten bir enerji yel değirmenlerine saldırmakla harcanır. İkinci perde izdivaçla başlar. Daha büyük, daha derin, daha uzun acılar. Fakat vahaları olan bir çöl bu ve göğü yıldızlarla dolu: Çocuklarım, kitaplarım…

O, bu aykırı zaman ve zeminde yaşayabilmek için kendini, “kendine ait bir dünya inşa etmek zorunda” hissetmiştir. Zola’yı, korkutmayan, gevşetmeyen gençliğinin tanrılarından, Balzac’ı edebiyattaki ilk aşkı, sosyalizmi ise ideolojilerinden görür.

Cemil Meriç gerçek bir entelektüeldir.1968’lere kadar insanların “düşünce tarihini tavaf eden” uzun bir çıraklık dönemi geçirmiştir. Bu nedenledir ki o, kendisinin de itiraf ettiği gibi edebiyata, yazı hayatına bir prens olarak girmiş ve aç bir kitleye olgun meyveler vermiştir. “İstanbul’da çıkan ilk yazılarım tercüme bürosunun kepazeliklerini teşhir eder. Ben edebiyata sürünerek girmedim, prens olarak girdim, şövalye olarak girdim ve palas atena gibi zırhlarımla doğdum. İlk yazımla son yazım arasında büyük bir fark olacağını sanmıyorum. Ağaç dal, budak salmış, büyümüş, o kadar.”

Cemil Meriç sağlığında paylaşılamamıştır. Kimileri onu sol, kimileri de sağ olarak görmek istemiştir. Oysa o, ısrarla düşünceler üstü bir kimliğin savunuculuğuna soyunmuştur. Adeta düşüncenin kırkambarı gibidir. Onda her düşünceye, her inanışa, her renge yer var. O şöyle özetler bu durumu: “Hint, meçhule açılan bir kapıydı, meçhule yani insana. Dört yıl Ganj kıyılarında vecdle dolaştım, sağ dediler… Saint- Simon’la uğraştım iki yıl, çağımız onunla başlıyordu , sol dediler. Hint’i yazarken tek amacım vardı. Asya’nın büyüklüğünü haykırmak, yani bir vehmi devirmek, bir iftirayı yok etmek. Saint-Simon’u putları yıkmak için kaleme almıştım. Her iki kitap da peşin hükümlerin rahatını kaçırdı, ne solun hoşuna gittiler, ne sağın.”

Cemil Meriç, elinde demir asa ve ayaklarında çarıkla Hind’i keşfe çıkarken, aslında düşüncenin cangılında sonsuza yürümek ve insanlığa kalıcı bir şeyler bırakmak sevdasındaydı. Ne yazık ki yeterince anlaşılamadı sağlığında ve hala keşfedilmeyi bekliyor...

Onu ve düşüncelerini daha iyi anlamak için Hind ve Saint-Simon’un derinliklerine bir yolculuk yapmak gerekir.

CEMİL MERİÇ’İN ÖZGÜRLÜK YURDU: HİND

Hint onun düşünce dünyasını alt-üst etmiş ve Asya’yı, doğu düşüncesini keşfe vesile olmuştur. Balzac’la ilgili çalışmasını bir tarafa bırakacak olursak, ilk ciddi çalışması Hint edebiyatıdır. “O kitaba harf harf hayatımı işledim. Dört yılım sayfa oldu. Hint, rüyalarımla, hicranlarımla benim. Benim türbem. Bugün ziyaretçisi yok bu türbenin, yarın olacak mı?” sözleri de, onun bu çalışmayı ne kadar önemsediğinin bir göstergesidir.

Cemil Meriç’in hayatında ve düşüncesinde önemli bir yeri vardır HİND’in. İkinci yurdu olarak görür cemil Meriç onu. Uzun ve titiz bir araştırmanın ürünü olan Cemil Meriç’in Hint çalışması, zamanında yeterli ilgiyi bulamamıştır. Cemil Meriç, bu durumdan muzdariptir, ancak yapılacak bir şey de yoktur.

Öyle ki; Hind kitabı ilkin üniversite tarafından basılmak istenmiş, ancak bir tek virgülü bile olmayan diğer hocaların ortak çalışması olarak basılma teklifi karşısında, Hind’i üniversitede bastırmaktan vazgeçmiştir.

C. Meriç’in yazın serüvenindeki ilk göz ağrısı, düşünce dünyasındaki özgürlük yurdudur Hind. Hind düşüncesi ve Hind edebiyatı üzerine yaptığı uzun araştırmalar neticesinde düşünce dünyasını şekillendiren önemli sonuçlara ulaşmıştır Meriç. O, “Olempi ararken Himalaya karşısına çıkmıştır.” Farkında olmadan Avrupa medeniyetinin menşeine ulaşmış ve Hint ile Avrupa arasında ilginç bağlantılar ortaya koymuştur. Hint edebiyatı ve düşüncesi üzerine yapmış olduğu inceleme ve araştırmalarını – ki bu çalışmaya 48 yılını gömdüğünü söyler- kendi sağlığında “Hint Edebiyatı” adı altında ilk telif eseri olarak yayınlamış ve daha sonraları “Bir Dünyanın Eşiğinde” adıyla basılmıştır. C. Meriç sonraki birçok çalışmasında da bu çalışmasına sık sık vurgu yapmıştır. Çünkü o, düşünce dünyasının oluşmasında önemli bir yere sahip olan Hint’e ya da kendi deyimiyle “ikinci yurduna” büyük bir önem veriyordu. Dünya edebiyat ve düşüncesini membaı olan bu havza, belli ki onu da derinden etkilemiş.

Batı ve Hint üzerine odaklaştırır çalışmalarını uzun süre. 18. yüzyılda Batının Hint’i yeniden keşfiyle birlikte nasıl dirildiğine şahit tutar bizi. Çünkü, o dönemde yazarın ifadesiyle; “Batı sırtını çevirmiş Doğu’ya ve yalnız Olemp’i görebilmiş, Olemp’i, yani kendini”. Bizleri de, bu ince ayrıntının içine çekerek, “yıkılış” çağının sonlarında bir aydınlık kapının nasıl aralandığını irdeler. Ve insanlığın yeniden kurtuluşu için Mezopotamya havzasında saklı hazineye dikkatlerimizi çeker. Batının, Hint bilgelerinden öğrendikleriyle karanlık bir çağı nasıl aştıklarının ipuçlarını verir bize Cemil Meriç. Bir edebiyat tarihçisinin ağzından şu tespitleri aktarıyor bize Cemil Meriç: “19.asırda Sanskritçe metinlerin Avrupa’ya gelişi batının ruh iklimini değiştirmiş; batı bu büyük hadiseyi, 15. yüzyılda Yunan yazmalarıyla Bizans şerhlerinin Avrupa’ya gelişi sonunda gerçekleşen fikri kalkınışla aynı ayarda saymış ve ikinci Rönesans adını vermiş ona.

Cemil Meriç, batının 18. asırdaki doğuya yönelik dikkatinin hala günümüzde de geçerli olduğunun altını çizmek ister aslında. Bugün bunalımın eşiğinde olan insanlığın (hem doğu, hem de batı), doğudan (Mezopotamya) daha çok şey almaya muhtaç olduğuna dikkatleri çeker. Ve özelde Hint, bu kurtuluş reçetesinin ilk basamağı.. Tarihçiler de bu gerçeği kaydetmiyor mu? “Doğu, bütün vahiylerin kaynağı… Peygamberler Asya’nın çocuğu, yorumcular Avrupa’nın.”

Yazara göre Yunan tanrıları, doğu ile batının izdivacından doğmuştur. Ve ortaçağa gelinceye kadar Avrupa’nın, Hint’i bir masallar ülkesi olarak görmesine en büyük etki Ktesiaslar’ındır. Ve bunun neticesindedir ki Batı, Hint’i keşfe yeltenmiştir. Hint’in keşfiyle de batı, doğu’yu tanıma fırsatı bulmuştur. Ancak batının, Hint karşısındaki şaşkınlığına karşın, Asya hala suskun kalmaktadır. Bu kıtanın dudaklarına vurulan mührü kimin kıracağı, kilit vurulan kapının kimin açacağı arayışı içindedir Cemil Meriç. Çünkü insanlığın yeniden doğuş ve kendine geliş şifrelerini taşımaktadır doğu. Avrupa ve Amerika hala doğu sermayesiyle ayakta durmaktayken, ne yazık ki doğu bu müthiş potansiyelinin tam olarak farkında değildir.

Hint’in en çok etkilediği yerlerden biri Almanya’dır. Çünkü; dünyada metafizik dehaya sahip iki milletten biridir Almanya. Bu nedenledir ki Taine; “Mübalağa etmeden diyebiliriz ki, insan zekası yalnız Ganj (Hint) ve Spree (Almanya) kıyılarında düşüncenin özüne inebilmiştir.” der. Ve Hint’in batıyı büyüleyen en ünlü eseri şüphesiz ki ‘Şakuntala’dır. Batılı yazarlar, bu eser karşısındaki hayranlıklarını gizleyememişlerdir. Geothe de (1749-1832) bu hayranlığını ifade edenlerden biri: “İlkbaharın çiçeklerini, sonbaharın meyvelerini görmek ister misin? Yorgun musun, kendinden geçmeye mi ihtiyacın var. Sana tek kelimede hem göğü, hem de yeri sunuyorum: Şakuntala.” Cemil Meriç, Hint yurdunun derinliklerine götürüyor bizi ve Schelling’in şu tespitiyle kesiştiriyor yüreğimizi; “bütün insanlık önceleri tek varlıktı ve tek tanrıya inanıyordu. Gerçekte bütün ulusların mitolojisi aynıdır.” Hem de, doğuya sırtını çeviren batı topraklarından yükseliyor bu ses. Cemil Meriç’in, batılı düşünürlerin ağzından doğruladığı önemli bir gerçek de; “bütün inançların, bütün düşüncelerin kökünün Hint”te olduğudur. Batıdaki bu uyanışla birlikte Avrupa’yı şekillendiren Schiller, Hegel, Marks… gibi önemli isimler doğmuştur.

Taine göre, “beşer zekasının sekreteri” olan Fransızlar da Hint’ten en çok etkilenenlerden. Doğuyla batı arasında köprü olan aydınlara dikkat çekiyor Cemil Meriç; Tagor, Romain Rolland, Tolstoy, Flaubert, Balzac, Saint-Simon, Rommohan Roy…. Her biri farklı bir yönüyle ele almış doğuyu ve bütünleştirmiş kendileriyle. Mesela, Flaubert’e göre doğu; “birbirimize anlattığımız masal”... Tabii ki doğuyu yani Hint’i ilk keşfeden Cermenlerdir. Bu arada Asya’nın da, Avrupa’ya çok şey borçlu olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Miskinler tekkesi Hint’in ilk fatihi El Biruni’dir. Ama buna rağmen Hint’i yeterince tanıyamadığımızdan, özümseyemediğimizden yakınır Cemil Meriç haklı olarak. Ve Osmanlının da gerileyiş ve çöküşünü buraya bağlar: “Osmanlı tefekkürde monogamdı. Kuran yetiyordu ona. İmanın yalçın duvarları arkasında dünyadan habersiz yaşadı. Cenk meydanlarında gördü küffarı ve küçümsedi.” Oysa, bir çağı büyüleyip insanlığın gelişimine büyük katkılarda bulunan ve batının yeni dünyalar keşfetmesine sebep olan Upanişadlar, Şakuntala, Bhagavat-Gita gibi eserlere dünyaları kapalıydı Osmanlının. Bu düşüncenin doğurduğu sonuç, yıllarca etkisini gösterdi ve hala da izlerine rastlamak mümkün. Cemil Meriç’in haykırışı buna.. Ve tüm insanlığın dikkatlerinin yeniden bu noktaya çekilmesi için Hint’e bu kadar önem veriyor o.

Ne gariptir ki, bugün Hint inanç, düşünce ve edebiyat tarihini bile batı kaynaklarından öğrenmeye çalışıyoruz. Yanı başımızdaki büyük hazine hala keşfedilmeyi ve dirilmeyi bekliyor. Aslında Hint biziz ve dirilmek, şaha kalkmak isteyen de bizim inancımız, düşüncemiz, edebiyatımız…

Cemil Meriç, Hint’in içinde metafizik bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Kutsal bilgi Vedaların içine giriyor (Rig-Veda, Yacur-Veda, Sama-Veda, Atharva-Veda), Brahmanalardan Upanişadlara, Sutralara kadar keyifli bir gezinti yapıyor ruhumuz. Üç büyük tanrı ile (trimurti) ile yüzleştiriyor bizi hiç çekinmeden: Brahma, Vişnu ve Şiva… hayat ağacının iç içe kabukları gibi… En dışta Brahma, ortada Vişnu ve en içte Şiva. Ve kahramanlar çağında tanrıların efsanelerine kulak kesiliyoruz: Mahabharata (Hind’in ilk destanı), Bhagavad- Gita (Upanişadların ışığını tek merkezde toplayan adese) ve Ramayana (Hint’in en büyük iki destanından biri). Akabinde düzensiz bir ansiklopedi, kırkambar olan Puranalar ve yeni bir inancın yer aldığı kutsal metin Tantralar ile genişletiyor ruhumuzu. Ve tanrısı olmayan iki din: Cainizm, Budizm... İsa’dan sonra Hint’te yaşayıp dünyayı aydınlatan dört bilgeyi fısıldıyor bize Meriç: Aşvagoşa, Deva, Nagarcuna ve Kumaralata... Yoğun bilgi düşünce ve inanç bombardımanına tutuluyoruz Hint’te. İnsanların kastlara bölündüğü ve yaşa, kasta, sınıfa göre tanrı inancının olduğu zengin bir havzaya konuşlandırıyor yüreğimizi. Ta ki ufkumuzda yeni bir güneş belirinceye kadar. Toprağı kadar zengin Hint edebiyatında soluklanıyoruz. İlkin Hint klasik edebiyatından içiyoruz kana kana(şiir, tiyatro, masal). Ana teması aşk olan Hint şiiriyle büyüleniyoruz. Öyle bir aşk ki, Leylası ve Mecnunu yok. Onun aşkı bir kadına değil, kadınadır. Tıpkı Divan edebiyatındaki Fuzuli’nin aşkı gibi bir aşktır onun aşkı. Kama-Sutra, Hint edebiyatının en güzel aşk kitaplarından biridir. Ve tabii ki Hint lirizmini Himalayası Kalidasa... Kalidasadan sonra Bhartnihari, Mayura, Amaru, Bilhana ve Cayadeva ile Himalayanın doruklarına tırmanıyoruz Hint’in münbit topraklarında. Trajedi yok Hint tiyatrosunda. Başka bir ifadeyle; trajedisi olmayan sahnedir Hint tiyatrosu. En güzel örneklerini vermiştir bu sahneler: Şakuntala, Şudraka, Malavika ile Agnimitra, Vikramorvaşiva... Bir anda Hint’in masal dünyasına dalıyoruz. Hayal ağacının meyvelerini tadıyoruz. Tabii ki en lezzetlisi; Kelile ve Dimne... Dünyayı fetheden Pança- Tantra tamamen doyuruyor bizi.

Hint tarih boyunca edebiyatın, düşüncenin ve medeniyetin vatanı olarak karşımızda durmaktadır. İlk dönem Hint edebiyatında soylular (Brahmanlar) ön plandayken günümüze geldiğimizde halk edebiyatının revaçta olduğuna şahit olmaktayız. Batı Hind edebiyatı içerisinde Marat şiirleri, Gücerat edebiyatı, Mahatma Gandi dikkate değerdir. Doğu Hind edebiyatında Rammohan Roy, Robindranat Tagor, Vivekananda mutlaka anılması gereken isimler.

Hint edebiyatının içerisinde Dravit edebiyatının dili, Dravit edebiyatı içerisinde gramer bakımından Türkçe’ye benzeyen Tamul edebiyatının dili önemli bir yere sahiptir.

Cemil Meriç’in düşünce dünyasının önemli köşe taşlarından olan HİND aslında bir semboldür. O, Hint’le bizi kendi içimize, özümüze, kökümüze çağırıyor.

İLK SOSYOLOG, İLK SOSYALİST: SAİNT-SİMON

Cemil Meriç, Saint-Simon çalışmasıyla düşüncenin farklı bir yüzüne ışık tutmaya çalışmıştır. Sağlığında onu anlamayanlar bu çalışmayla onu solun çıkmaz sokağına hapsetmek istemişler ancak başaramamışlardır. Tıpkı HİND’le onu sağın kafesine tıkmak istedikleri gibi… Bu iki çalışmanın da Türk düşünce yapısında ayrı bir yeri olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. “Putları yıkmak” için yazdığını söylediği Saint-Simon, Cemil Meriç için çok önemli bir eserdir. Cemil Meriç bu iki eseriyle, o günün yoğun polemik konusu olan ve hala da güncelliğini yitirmeyen sağ-sol kamplaşmasına bir mesaj vermek istemiştir aslında.

İlk sosyalist ve ilk sosyolog Saint-Simon 1760 yılında Fransa’nın Paris şehrinde doğmuştur. Doğuştan gelen bütün imtiyazları bir çırpıda reddetmiş ve vatandaş Saint-Simon olarak yaşamayı tercih etmiştir. 1789 Fransız ihtilalini önceden görenlerdendir. Çağın içinde yaşadığı bunalımın etkisiyle intihar teşebbüsünde bulunmuş, hapse atılmış ve ailesi tarafından dışlanmıştır. Birçok çağdaşı olan iktisatçı onun yerini “A’raf” olarak görür. Yazdığı eserleri, fikirleri ve soylu tavırlarıyla tarihe mal olmuş öncü simalardan biridir. Cemil Meriç onun için; “bütün veliler gibi tanınmadan yaşadı, küçümsendi ve ölünce ışık oldu.” diyor. En önemli eseri ölmeden kısa bir süre önce yazdığı “Yeni Hıristiyanlık”’tır. 19 mayıs 1825 yılında 65 yaşında ölmüştür. Cemil MERİÇ; “büyük acılarından küçük şarkılar yapan” bu ibretli duruşu bütün yönleriyle gönlümüze sunar.

İlk sosyolog ve sosyalist Saint-Simon, dünyaya yeni bir çığırın başlatıcısı olarak bize sunulurken, aynı zamanda bu düşüncenin künhüne vakıf olmayı da salık verir. Hariçten gazel okuyanlara ibretli bir tokattır bu sunuş.

EDEBİYATIN VE DÜŞÜNCENİN GÖKKUŞAĞI

Cemil Meriç, ürünleri ve düşünceleriyle edebiyatın ve düşüncenin şahikası olarak tarihteki yerini almıştır. Cemil Meriç’in yüreğimizde silinmez ve tükenmez bir iz bırakan “Bu Ülke”si, tek kelimeyle; klasiklerin şaheseri... gönlünü içine döktüğü bu eseri bile, onu anlamaya ve yaşamaya yeter sanırım. Az, öz ve dolgun kelimelerle donatıyor düşünce dünyamızı ve bu ülkenin olması gereken köşe koordinatlarını çakıyor yüreğimize. Bu Ülke, genç neslin sindire sindire okuması ve üzerinde derince düşünmesi gereken bir başucu kitabı. Hepimizin hayallerinin, umutlarının içinde çırpındığı bir cangıl... Ya da onun ifadesiyle; “denize atılan bir şişe” ki; içinde yaşam iksiri var. “Bu ülke, yarım asırlık bir tetebbuun, bir sanatçı mizacından süzülen usaresi. Bir mesaj, daha doğrusu bir çığlık… kesif, dertli, derbeder...

Bu ülke senin, bu ülke benim, bu ülke hepimizin.

Cemil Meriç bir söyleşisinde hayatında ne yapmak istediğini anlatırken; “düşüncenin gökkuşağını” bütün renkleriyle sevmeyi öğrendiğinin altını çizer. Gerçekten de o kelimenin tam anlamıyla düşüncenin gökkuşağıdır. Onda bütün renklerin o canlı haline rastlamak mümkün. O düşündüğü, konuştuğu ve yazdığı bütün renklerin hakkını vermiştir.

Edebiyat ve romanın çehresini daha yakından görmek için Cemil Meriç’in kırkambarında uzun bir yolculuk yapmak gerekir. Ciddi bir birikimle karşı karşıyayız Kırkambarda.

Roman, ilk doğuşunu batıda, İspanya’da Cerventes’in Donkişot eseriyle gerçekleştirmiştir. Şövalye ve pastoral romanın hası burada… Nesilden nesile çok yönlü gelişmelere vesile olmuştur Donkişot eseri. C. Meriç’in ifadesiyle Donkişot; “nesilleri güldüren, kitapların en hazini, en yürek parçalayıcısı.”

Bizde roman ancak 20. yüzyılın başlarında yazılmaya başlanmıştır. Şemsettin Sami, Ahmet Mithat ilk romancılarımızdır.

Doğu için roman, hala bakir bir alan olarak karşımızda durmaktadır. Cemil Meriç de bu ince ayrıntıya dikkat çekmek istemiştir. Sağlığında roman yazma denemesinde bulunmuş, ancak tamamlayamamıştır. (roman çalışmasının bir kısmı Jurnal’de Q-V geceleri olarak yayınlanmıştır.)

Cemil Meriç’te Umrandan Uygarlığa, kültürden irfana ışık huzmeleri süzülür gönlümüze. Bütün dünya onun araştırma alanıdır ve hikmet adına ne bulursa havzasına doldurur. En çok da büyücü çırağı olarak gördüğü Avrupa’yladır hesaplaşması. Kendi kubbesinde tek yıldız İbn Haldun’dan Cemalettin Afgani’ye düşünce okyanuslarında yüzdürür ruhumuzu. Sonra a’rafa takılır ve a’raftakilerle yüzleştirir yüreğimizi.

Eflatun’un mağarasında büyülenir düşünce dünyamız. Kelimelerin gerçek tenleri çarpar yüreğimize onda: aydın, entelektüel, intelijansiya… İdealar dünyasında ihtilal , inkılap, devrim, anarşi, terakki, hürriyet, sosyalizm, tenkit, hiciv, hasbi tefekkür yeni bir anlam kazanır.

Kısacası kelimeler/ kavramalar lafurgue’nin ifadesiyle “metafizik bir orospu” gibi anlam kaymasına uğramıştır zamanla. Cemil Meriç ise büyüteç altına alıyor tek tek kelimeleri. Ve “kelimeler, cüruflarından sıyrılıp bir elmas parıltısı kazanıyor.” onun elinde.

ENTELEKTÜEL BİR OTOBİYOGRAFİ: JURNAL

Cemil Meriç’i anlamamıza yardımcı olan önemli birikimlerindendir jurnaller. Adeta entelektüel bir otobiyografi...Yirmi dokuz yıl tuttuğu (temmuz 1955 – ağustos 1983) günlükler zaman zaman ınkıtaya uğramıştır. Jurnal I, 1955- 1965 arası, Jurnal II 1966-1983 arası günlüklerinden oluşur. Münzevi ve mütecessis bir düşünce adamının yaşam gelişimine tanık oluruz bu jurnallerde. Bir jurnal ustasını keşfediyoruz bu günlüklerde. Sonsuzluğa yol alan bir trende çok sesli bir koro dinleriz jurnallerde.

Jurnallerinde Cemil Meriç’in çıplak haline şahit oluruz. Mektuplarına, gizlerine, aşklarına, sevinçlerine ama daha çok acılarına tanık oluruz jurnallerinde. Bütünü kucaklama çabasının göze çarptığı jurnaller, Cemil Meriç’in ölümünden sonra kronolojik olarak derlenip yayınlanmıştır. C. Meriç, gözlerini kaybettikten kısa bir süre sonra yayınlanmıştır jurnaller. Günlüklerinin ilk yıllarında agresif bir üsluba rastlarız. Gözlerini henüz yeni kaybeden bir aydının halet-i ruhiyesini de yansıtır ilk günlükler… “ölmek istiyorum, dekorsuz, poz almadan. Batan bir güneş gibi ihtişamla değil, kaderin bileklerime taktığı prangalardan kurtulmak için ölmek.” Cemil Meriç kaybettiği gözlerinin aydınlığını kelimelerde aramış ve yaşama umudunu kalıcı eserler arama çabasında bulmuştur. Cemil Meriç’in jurnalinde yer alan Quinze-vings geceleri aynı zamanda bir roman havası taşır. Cemil Meriç, içindeki yok olma korkusunu öldükten sonra yaşamaya dönüştürerek yenmeye çalışır. Politikayla arasında kalın duvarlar ören C. Meriç yerini; “ benim yerim kütüphane. Ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım.”diye tanımlar.

Cemil Meriç, sesine yankı bulmak amacıyla çeşitli mektuplar yazdı. Eserler kaleme aldı... Elinde mektuplarını postalayacağı adres olmadan sürekli kelimeleri bilgiden çatlarcasına içi dolu mektuplar yazdı. Ancak anlayamadı onu sağlığında okuyucu. O da bir vasiyet gibi yazdı adressiz mektuplarını.

Kime yazıyorsun bu mektubu? Elinde hiçbir adres yok.” derken içinde bulunduğu hale işaret ediyordu. “yalnız vasiyetnameler adressizdir. Vasiyetnameler ve intihar mektupları.”

Kırk yedisinde görmediği bir kadına (Lamia Hanım) aşk mektupları yazacak kadar genç ve sırılsıklam aşık bir Cemil Meriç’le karşı karşıyayız mektuplarında. Onun “his ve aşk” dünyasını yansıtan bu mektuplarda bir başka Cemil Meriç fotoğrafı görülür. Maskelerini çıkarmış bir Cemil Meriç...Kelimeler, ateşli bir aşkla bir bir sürülüyor namluya Lamia hanıma yazdığı mektuplarda. Goethe’nin Genç Warther’ini okuyorsunuz sanki bu mektuplarda.

Sön sözü yine söz ustasına bırakalım: “Bu zavallı satırların hiçbir okuyucusu olmasa bile. Denize atılan bir şişe onlar. Belki dalgalar asırlarca sonra aşina bir ele tevdi edecek onları…”

Açılmayan bir kitap gibiyim. Küskün ve biçare.”

Adresini şaşıran mektup. Benim hiçbir mektubum sahibini bulamamıştır. Belki bütün mektuplar öyle.”

Not:

- Epigraflar dahil tüm italikler Cemil Meriç’in eserlerinden alınmıştır.

-Bu çalışma Cemil Meriç’in Bir Dünyanın Eşiğinde, Saint-Simon, Bu Ülke, Umrandan Uygarlığa, Mağaradakiler, Kırkambar, Bir Facianın Hikayesi, Işık Doğudan Gelir, Kültürden İrfana, Jurnal 1-2, Sosyoloji Notları ve Ümit Meriç’in Babam Cemil Meriç eserlerinden faydalanılarak hazırlanmıştır.


yustosun@hotmail.com

Bu makale toplam 10142 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.5300, Satış 1.5400; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 2.0910, Satış 2.1060
2004 - 2010 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: (212) 280 26 00 | Faks : (212) 280 89 09 | haber10@gmail.com