HOŞGELDİN (NEO)EMPERYALİZM
Emperyum, emperyalist çabalar sonucu doğmuş bir elit projesidir. Gerçekten
19. yüzyıl Avrupa devletleri arasında “güneşin altında yer kapma” kavgası akıllara
durgunluk verecek ölçüdedir. Bir yanda dünya pazarlarını paylaşmak, diğer yanda
hammadde kaynaklarını ele geçirmek için olağanüstü bir yarış vardır. Dünya hakimiyetine
ortak olamayan uluslar ise -milliyetçilik ideolojisinin etkisi altında- dünyanın
sonunun geldiğini düşünürler.
Bir ülke ki, Sosyal Darvinizm’in zirveye çıktığı bir çağda “dünyayı” birbirlerine
mutlak ihtiyacı olan çeşitli milletlerin oluşturduğu tek bir birleşik ülke gibi
kavramaktan” çekinmez ve “herhangi bir ülkenin geçmiş tecrübelerinden sağladığı
yararların evrensel niteliği için” siyasi duruş sergilerse, orada “milliyetçilik”
ya ithal bir ideoloji ya da entelektüel bir kurgudan başka bir şey olamazdı.
Nitekim, devleti kuran Türk unsuru Osmanlı İmparatorluğu içinde her fırsatta
“etrak bi-idrak” aşağılamasına maruz kalmıştır.(1)
İktisatçı J. Schumpeter emperyalizmi bu bağlamda “değişim ve ticaret
ruhuna boyun eğmek istemeyen modernite öncesi elitlerin son ihtirası” olarak
görür. “Sömürgecilik olmadan kapitalizm çöker” söylemine karşı çıkan
Hobson ise “gelişmiş ülkelerin paylaşım kavgası” izahatı getirir. Kapitalist
ülkeler, tüketimi kamçılayan ve satın alma gücünü artıran sosyal politikalarla
sorunu çözer(di) görüşünü savunur. Ki, Keynes, onun bu eleştirisinden çok etkilenmiş
ve iktisat teorisinde fikirlerinden yararlanmıştır.
Emperyalizmi çevre kavramıyla ilintilendiren ilk ve belki tek kişi Lenin’dir.
Rusya’nın bir periferi ülkesi olması onu bu konuyla ilgilenmeye sevketmiştir.
Aslında izahatların çoğunda sömürgecilik denen olgunun dünya tarihinde “unique”
bir şey olduğu gerçeği ıskalanıyor; duraklatma işlevi gördüğü unutuluyor. Aptallığı
tescilli Türkler kendi beceriksizlikleri yüzünden geri kaldılar diyelim, peki,
19.yüzyılda dünya GSMH’nın 2/3ünden fazlasını üreten Çin ve Hindistan da mı
kendi başarısızlıkları yüzünden dilenci konumuna düştüler? Keşke, emperyalizm
Lenin’in sandığı kadar basit kurgulanmış bir olay olsaydı! Solcu aydınların
“Paylaşma kavgası” diye geviş getirdiği bu konu tarih bilimi açısından eski
değerini artık kaybetmiştir. Örneğin birinci Dünya savaşı öncesi Almanya’da
yayılmacı bir militarizm yerine gerçek bir burjuva iktidarı olsaydı, paylaşma
kavgası da çıkmazdı.
20. yüzyıl başında sermaye akümülasyonunun İngiltere, ABD ve Almanya’da yarattığı
devinim Fransa ve Japonya için geçerli değildir, hatta Rusya için söz konusu
bile edilemez, çünkü Rusya tamamen yabancı sermayeye muhtaç bir ülkeydi. Alt
yapısını yenilemek ve sanayisini kurmak için aldığı dış krediler müttefik değiştirmesine
yol açmıştır. Yoksa, I. Dünya Savası’nde Fransa ve İngiltere’nin yanında ne
işi vardı ki?!
Ayrıca, Rus yayılmacılığı gerçekte kendi halkının suyunu sıkarak finanse edilen
bir projedir ki, bir çok tarihçi onu “iç sömürgecilik” olarak tanımlar.
Hatırı sayılır bir nüfus zorla Sibirya’ya göç ettirilmiş, özellikle Rus köylüsü
çarlık rejimi altında ezilmiştir. 1863-1904 yılları arasında toprakların %90
el değiştirdiğine göre, aristokrat kesimin de bu hızlı değişimden hoşnut kaldığı
söylenemez. Rusya bir de büyük ölçüde sınırlarının korunmasında Koçaklar’dan,
bürokraside Almanlar’dan yararlanıyordu.
Aynı dönemde eyaletlerini kaybetmemek için çırpınan bir başka ülke Osmanlı Devleti’dir.
Yerel yönetimlerin sadakati hususunda her an endişe duyuluyordu. Atanan valiler
yerli halkın kalbini ve emrindeki askerin gönlünü kazandıkları takdirde isyan
çıkarıyordu. Mısır valisi Mehmet Ali Paşa işi payitahta göz dikmeye kadar götürmüştür.
İsyan edeceği bilindiği halde tekrar Hicaz’a gönderilen Şerif Hüseyin ayrı bir
derttir.
Fransız Devrimi’nden itibaren ve kapitalizmin gelişmesiyle birlikte Avrupa’da
tabya (1861) ve Alman (1871) birliklerinin örneklerinde görüldüğü gibi milli-devletler
ortaya çıkarken çokuluslu ve çok dinli Osmanlı İmparatorluğu’nun bu akıntının
dışında kalması imkansızdı. Bilindiği üzere, Osmanlı’nın “millet sistemi”, bizzat
eyalet yapısı içinde yer alan etnik unsurlar ve başıboş bıraktığı dini cemaatlar
tarafından yıkılmıştır. Bugün için yeniden bu gruplarla siyasi bir çatı altında
bir araya gelmenin Türkiye’ye sağlayacağı hiçbir yarar yoktur.
Roma tarihi de eyaletlerde çıkan ve merkeze taşınan isyan hareketleriyle doludur.
Ayrılıkçı tehlikenin önüne geçebilmek için rotasyon uygulamasına geçilmiş, ama
eyaletlerin özel şartlarından habersiz valilerin atandığı görülmüştür. Bu uygulamanın
alternatifi kayıtsız olarak sultana bağlı ve sadakatinden şüphe edilmeyen yöneticilerin
yetiştirilmesidir. Toplumsal bağları kopmuş ve siyasi ilişkileri kesilmiş bu
zümrenin tek varlık sebebi padişahtır. Payitahta yerleştirilmiş yeniçerilerin
eyaletlerden toplanması ve azıklıklara mensuba olması Osmanlı padişahlarının
Roma Kayserlerinin acıklı durumlarına düşmesine izin vermemiş; tek bir hanedanın
altı asır iktidarda kalmasını temin etmiştir. Bu anlamda merkeziyetçilik, devlete
geniş yetkiler tanıyan örfi hukuku geliştirmiştir. Buna karşılık, Türkmen aristokrasisi
ve âyanlar özel mülkiyete izin veren şeri hukuku savunmuştur.(2)
Yerli unsurların bürokraside yükselme ve devletin çözülme tarihlerinin çakışması
bir tesadüf olamaz. 20. yüzyıl Türkiye’sinde görülen bankalarının içini boşaltma
yönteminin ilk örnekleri mültezimlerdir. Özellikle 17. yüzyıldan itibaren mültezimlerin
önemli bir güç haline geldiği,yetkilerini kötüye kullandıkları ve örfi vergileri
zimmete geçirdikleri biliniyor. Sonuçta, İstanbul eyaletler üzerindeki denetimi
kaybetmiştir.
Bu örnekler gösteriyor ki, bir siyasi düzenin yapısı ve dinamikleri yalnızca
merkez odak alınarak kavranamaz. Toplumun algılamasını etkileyen çevre olayları
ve ora aydınlarının hissiyatı büyük önem taşır.
İngiltere tarihinde, çevrenin merkezi farklı etkilediği gözleniyor. 1880’den
itibaren sermaye hareketlerini ve mal akışını denetlemekle yetinmeyerek, sömürgelerde
maliyeti yüksek doğrudan yönetim sekline geçilmiştir. Serbest ticaret anlayışına
uygun olarak imparatorluk inşasını ilkin ticari şirketlere, tüccar ve bankalara
bırakmışlardı. Ancak, 19.yüzyıl sonlarına doğru liberal öngörülere ters biçimde
olaylar gelişmeye başladı. Dayatılan ekonomik model, toplumları özgürleştirmesi
beklenirken siyasal ve sosyal düzeni derinden sarstı. Artan isyanlar yüzünden
İngiltere, idari ve askeri yapıyı tamamen değiştirmek zorunda kaldı. Düşük maliyetli
dolaylı yönetim yerine pahalı doğrudan yönetim tarzı tercih edildi. Merkezin
bu kararı almasına çevrede beliren siyasi istikrarsızlık neden olmuştur.
Batı’nın devlet aygıtı,ordu ve maliyeyi ekonomik çıkarların emrine tahsis etmesi
bir anlamda kapitalizmden emperyalizme geçildiğini işaret eder. Fakat, hala
merkezde doğru algılanamayan bir şey vardır: Çevredeki değişim. Sanayi merkezlerinden
sömürgelere mal akışı geleneksel üretim biçimlerini yok etmiş, geleneksel toplumları
ayakta tutan değerleri çürütmüştür. İlk küreselleşme dalgası toplumsal düzeni
erozyona uğratmış ve dış müdahalelere açık hale getirmiştir. 20. yüzyıl biterken
de benzer bir durumla karşılaştık. İç savaş ve etnik temizlik tehlikesini önlemek
amacıyla Yugoslavya, Afganistan ve Irak’a müdahaleler yapıldı. Bu savaşlar kamuoyuna
küreselleşmenin doğum sancısı olarak yansıtıldı.
Prestij kaygısı (Max Weber) siyasi gelişmeleri yorumlarken işimizi kolaylaştıran
bir kavram. Gerek başbakan Disraeli’nin ünlü Crystal Palace konuşmasında (1872)
“Emperyum” kartını çekmesi gerekse Victoria’nin Hindistan kraliçesi ilan edilmesi
(1876) İngiltere’nin zedelenen imajını tazelemek içindir. Her iki olayda 1871
Alman Birliği’nin kurulmasına tepkidir. Bir yanda Roma Cumhuriyetini kendine
örnek alan ABD yükselişe geçmiş, diğer yanda Rusya Orta-Asya’yı hızla sömürgeleştirmektedir.
Disraeli dünya siyasetindeki gelişmeler ışığında İngiltere’nin küresel önemi
ve dünya hakimiyetini vurgulama ihtiyacı duymuştur. Prestij kavgasından uluslararası
hiyerarşinin savaşa gerek kalmadan tesis edilmesi anlamı çıkartabiliriz. Zaten
çıkan çatışmalar vekaleten veya bir diğerinin çevresinde cereyan eden savaşlardır.
Büyük güçler doğrudan karşı karşıya gelmekten sakınmışlardır. Rekabetten ziyade
bir güç gösterisi söz konusudur. Günümüzde de büyük devletler güç ve başarının
ölçüldüğü her yarışta birinci olmak telaşındadırlar. Bunun örnekleri yalnızca
askeri ve ekonomik değil, spor,bilim ve teknolojik alanlarda bile karşımıza
çıkıyor. Nobel ve Oscar ödülü almak, Olimpiyatlarda altın madalya kazanmak “sofa
poker” olmanın ilk şartı sayılıyor. Prestij kaybı şokunu ABD, ilk kez 50’li
yılların sonunda Sovyetler Birliği uzaya Sputnik roketi gönderince yaşadı; aya
insan taşıyan ilk uzay aracı Apollo sayesinde uzay yarışında üstünlüğü yeniden
ele geçirdi.
TARİHİ EŞİKTE DİRİLMEK
Michael Mann’a göre her iktidarın beslendiği dört kaynak bulunur: Büyük devletler
doğarken ilkin askeri ve ekonomik üstünlük belirleyicidir. Yani, her iki kaynak
iktidar açılımının temelidirler. Siyasi ve ideolojik kaynaklar ise ilerki devirlerde
önem kazanır.
Başlangıçta maliyet sorunu arka plandadır. Ya genişlemeyle beraber yeni ganimetler
giderleri karşılamaktadır ya da ileriye dönük bir kar beklentisi vardır. Gerçek
muhasebeye ikinci dönemde geçilir ki, bu durum genelde imparatorluk olmanın
getirdiği mali yükün azaltılmasını şart koşar. Bu noktada siyasi ve ideolojik
gücün devreye girdiğini görüyoruz, zira ideolojik gücün ikamesi askeri düzene
oranla daha ucuz ve ülke sınırları içinde daha etkindir.
İmparatorluklarda yükselme döneminden konsolide dönemine geçilmesi “Augustus
Eşiği” olarak tanımlanır. Kayser Augustus’un köklü reformlar sayesinde Respublica
Romana’dan Imperium Romanum’a geçmesine atıf olarak bu tanım kullanılır.
Tarihte bu eşiği aşamayan sayısız devlet yok olup gitmiştir.
Savaş yoluyla egemenlik alanları kuran imparatorluklar ile ekonomilerin denetlenmesi
esasına dayanan imparatorluklar kesin biçimde birbirinden ayrı tutulmalıdır.
Bahsettiğimiz tarihi eşiğin aşılmasıyla birlikte bir yandan hükümranlık alanında
ekonomik canlılık artarken diğer yandan mevcut ticari yapılar egemen yapılarla
kaynaşır. Roma İmparatorluğu çöktüğü zaman bölgeler arası ticaret durmuş, şehirler
harabeye dönmüş ve halkın çoğunluğu tekrar tarıma yönelmiştir. Sovyetler Birliği
yıkıldığında benzer biçimde sadece siyasi değil, ekonomik düzende çöktü ve tüm
ülkede geçim sıkıntısı baş gösterdi. Egemenlik sahalarını ABD’ye devreden Britanya
İmparatorluğu’nün çökmesi derin izler bırakmaz, ama 1929 iktisat buhranı bir
bakıma bu geçiş döneminin ürünüdür.
Bu noktada yepyeni bir durumla karsılaşıyoruz: Tarihte devletler kurulurken
önce egemenlik sonra ticari alanlar ortaya çıkıyordu. Halbuki, modern çağlarda
tam tersi bir durum söz konusudur. Bu gelişmeye bağlı olarak kara ve deniz güçleri
ayrımına gidiyoruz. Kara imparatorlukları egemenlik alanlarını sıklaştırırken,
deniz imparatorlukları ticari ilişkileri yoğunlaştırıyor ve artırıyordu. Tabii
siyasi çekişmeler yüzünden ticari yapılar sarsılmış ve merkez, bu yapıları yeniden
inşa etmek için askeri müdahalede bulunmuşsa bir ara dönem söz konusudur.
İktidarın dört kaynağı devlet hayatında eşit oranda etkili olmayabilir. Ancak,
bunlardan herhangi birinin eksik olması imparatorluğun geleceği bakımından olumsuz
sonuçlar doğuracaktır. Mesela, Osmanlı Devleti ekonomik gücünü askeri gücü kadar
geliştirememiş; gerek sivil hayatta gerekse devlet yönetiminde askerlik gerekleri
öne çıkmıştır. Buna karşın Portekiz ve Hollanda askeri güç haline gelememiş,
sonuçta İngiltere tarafından alaşağı edilmiş ve ticari tekeli de kaybetmişlerdir.
Askeri genişlemeden farklı olarak egemenlik alanı gerektirmeyen bu tekel, alim-satımın
organize edildiği ulaşım yollarıyla birbirine bağlı ticari sahalardan ibarettir.
Haritadaki yeri bir ülke değil, noktalar ve onları birleştiren hatlardır. Merkez
çıkarları açısından teras of trake belirlemekle yetinir. Para,mal ve
bilgi akışını denetlemek üretim payını artırmaktan daha mühimdir. O halde bir
devletin huzura kavuşması için iktidarın dört kaynağını özenle dengelemesi şarttır.
Büyük Britanya tarihte bu hassas dengeyi kurmayı başarabilen ender ülkelerden
biridir. Bir zamanlar Sterlin dünya ekonomisini ayakta tutan paraydı, faiz oranları
ve hisse senetlerinin fiyatları Londra’da belirleniyordu. Sermaye ve mal akışını
yöneten İngiliz bankalarıydı. Ne zaman İngiltere, uluslararası finans sistemindeki
başat konumunu yitirdi, çevre ülkelerde sömürgecilik karşıtı hareketler yüzünden
maliyetler arttı ve rekabet nedeniyle Dünya Savaşı’na girmek zorunda kaldı;
borçlu bir vaziyette savaştan çıktı. I. Dünya Savaşı’nın hem galip hem de alacaklı
ülkesi ABD oldu.(3)
Uzun soluklu imparatorlukların sırrı, her şeyden önce buhran zamanlarında eyaletler
tarafından ya kurtarılması ya da çatışmaya sürüklenmesidir. Mesela bizde payitaht
devrilirse, kurtarıcı uçlardanır ve hazır kuvvetler oradan gelir. Üçüncü Selim’i
kurtarmak için Rusçuk’tan geldiler, Alemdar Mustafa Paşa, isyanı bastırdı, II.Mahmut’u
tahta çıkardı. 31 Mart’ta Mahmut Şevket Paşa’nın Harekat Kuvvetleri, Selanik’ten
hareket ettiler. Mustafa Kemal, bağımsızlık savasını aynı şekilde Anadolu’da
başlattı. Kısaca, Osmanlıı devlet erkanının bilincinde bu gelenek her daim varolmuştur.
İmparatorluğun çökmesi durumunda en fazla kendilerinin zarara uğrayacağı düşüncesi,
eyaletlerde aidiyet bilincini geliştirmiştir. Çevrede tesis edilen istikrar
çoğu kez merkezde artan hoşnutsuzlukla satın alınmıştır. Yani, pahalı askeri
aygıt ve idari yapılar yalnızca eyaletlerden toplanan öşür ve cizye ile değil,
merkez ahalisine yüklenen vergilerle finanse edilmiştir. Bir çok devletin kritik
eşiği geçememesinin nedeni, Başkent’te doğabilecek huzursuzluk yerine periferice
cereyan eden karışıklığı tercih etmesidir. Tarih bize bunun aksini ispat ediyor:
Merkezdeki hoşnutsuzluktan ziyade çevredeki istikrarsızlık imparatorlukların
çöküşünü hızlandırmıştır.
Sömürge imparatorluklarının kurulmasını batılı tarihçi Mann nasıl değerlendiriyor:
“İmparatorluklar ticarî girişimlerle başlar; liman kolonileri kurmak ve tedricen
iç kesimler üzerinde baskı oluşturmak suretiyle gelişir. İçeriye doğru yürümeye
yöneldiğinizde iki türlü yönetimle karşılaşırsınız .Büyük hükümdar ve çok sayıda
yerel bey. Hükümdarın ordusunu bozguna uğratır ve sonra beklersiniz. Beklersiniz;
zira yerel beyler karar vermek zorundadırlar: Aşağılanmış, yenik hükümdarın
bayrağını mı yükseltecekler, yoksa emperyal güçle uyuşma yoluna mı bakacaklar?
Meydana gelen genellikle şudur: Yeterli sayıda yerel müttefik edinir, onlar
sayesinde koloniyi pasifleştirirsiniz. Sonra zamanla onlar üzerindeki baskınızı
artırarak onları kendi yönetim mekanizmanızın bir parçası haline getirirsiniz.
Cortez, Meksika’ya geldiğinde Aztekler’le hiç uğraşmadı. Tlakskalanlar isyan
halindeydi. Cortez’e gelip dediler ki: ‘Bizi destekle, biz de sana yardımcı
olalım!’ Beraberce Azteklerin canına okudular. Sonra İspanyollar yavaş yavaş
kontrollerini artırıp onları hizaya soktular.” Bu olayı günümüze uyarlamak
gerekirse, Meksika’nın yerine Orta-Doğu’yu koymak yeterli olur herhalde!
GİDECEK ŞAHIMIZ YOK
Roma’nın mi yoksa Kartaca’nın mı varisi oldukları sorusu İngiltere’yi 17. yüzyılda
uzun süre meşgul eder. Kartaca’nın ticari güç olarak aristokrat bir yönetime
yakın durması verilen cevabı kolaylaştırır. İngiltere’nin kendisini tacir bir
deniz gücüne indirgemesi aslında içerde arzu edilmeyen siyasi gelişmelerin önüne
geçmesini amaçlıyordu. Ancak, genişleme dinamizmi ile siyasal düzen tasavvurlarını
kökten değiştiren yeni bir çekim merkezi ortaya çıkmıştı: Deniz. Sezar Roma’sında
da görülen benzer bir yayılma, aristokrat değer yargılarıyla evrensel dünya
egemenliği ideolojisinin buluşmasına dayanıyordu. Gemi yolculuğu yüzyıllar boyu
süren kara bağımlılığına son veren insan zekasının zaferi sayılıyordu. İngiliz
aristokrasisi reel politikada Roma’nın izlerini takip ederken ideal politikada
yanlış at Kartaca’ya oynamış ve sonuçta yanılmıştı.
Askeri başarıları uygarlık zaferi olarak kutlayan Roma, farkında olmadan emperyal
bir bilinç taşıyordu. Doğu’ya doğru genişledikçe askeri bakımdan zayıf , ama
kültürel acıdan üstün Yunan medeniyeti ile karşılaşmıştı. Batı’ya doğru ilerledikçe
zanaat ve ticaretten anlamayan, şehir hayatını tanımayan barbar Cermen ve Galyalı
kabilelerle karşılaştı. Batı ile karşılaşması onun uygarlık bilincini geliştirdi.
Roma’nın yönetim tarzını artık merkez değil, çevre belirleyecekti. Doğu’da “Hegemon”,
Batı’da “Emperyal”olmak zorunda kalmıştır ki, sonraki Doğu Roma ve Batı Roma
ayrışmasının kökeninde bu anlayış yatar.
Yüzyıllar sonra benzer bir ikilemi çarlık Rusya’sı yaşayacak; aydınları batıya
yöneliş ve doğuya özlem arasında sıkışıp kalacaktır. Rusya’nın son sığınağı
olan Bizans ideolojisi de makus talihi durduramadı. Sovyetler Birliği, sosyalizmin
yardımıyla kısmen her iki perspektifi birleştirdi; lakin Doğu’yu aşağılayan
ve Batı’ya öykünen çarpık zihniyetin bedelini onlar daha ağır ödedi.
Osmanlı Devleti de, 16. yüzyılda Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi şeklinde idari
yapılanmaya gider; çok geçmeden homojenlik adına alevi Türkmenler Iran’a sürülür,
Doğu Anadolu’ya Sünni Kürtler yerleştirilir. Aynı yıllar Avrupa’yı Türk korkusu
sarmıştır. Avrupa’da hem iç barışı sağlamak, hem de Türkler’i kovmak hayaliyle
Protestan ve Katolik prenslikler aralarında Augsburg Barış Antlaşması’nı imzalar
ve tebaları için (1555) Cuius regio, eius religi (Kimin ülkesi,Onun
dini) şartını koyarlar. Hollandalı Protestanların tehciri(1570) ile başlayan
mezhep ayrımının yol açtığı sürgünler 17. yüzyılda zirveye çıkar. 1648 Vestfalya
Barışı’na ruh veren bu antlaşmaya göre, yönetim şekli egemenlerin bileceği bir
iştir. Özetle, Ortaçağ’da tehcir oldukça yaygın bir uygulamadır. Buna rağmen
biz sorumuzu sormadan geçmeyelim: “Devlet Kızılbaşların eline geçiyor!”
diye babasını devirip de ağabeylerini öldüren Yavuz ile “İrtica tehlikesi”
gerekçesiyle II.Abdülhamit’i tahtan indiren İttihatçı zihniyet arasında son
tahlilde ne fark var ki?
Padişah’in tartışılmaz konumu ve aşırı merkezileşme yüzünden Roma İmparatorluğu’ndakine
benzer bir bölünme bizde yaşanmamıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkılması öteki
eksiklerinden kaynaklanmıştır. Yine, göçebelikten köylülüğe geçişi başarıyla
tamamlayan Osmanlı Devleti kısa ömürlü Türk Hakanlıkları’ndan ayrılmaktadır.
Özgün idari yapılar geliştiremedikleri için Bizans devlet düzeni ve uygarlığı
ile ilgilenmiş; işlevsel gördüklerini benimsemiştir.
Osmanlı fetih siyaseti sırf “yağma ve ganimet” amacıyla yapılan bir savaş değildir.
Osmanlı fetih siyaseti, toplumu hoşgörü ile kendi tarafına kazandırma (istimâlet)
ve farklı din ve ırktan insanların bir arada yaşamak için reel politik-ekonomik
çerçevede işbirliği yapmalar (müdâra) esasına dayanır. Bu iki kavram,
fethe siyasî olduğu kadar sosyo-kültürel bir boyut katmaktadır. Bu siyasetin
uygulayıcıları da, bazılarının iddia ettiği gibi, sadece savaşçı, göçebe aşiret
kuvvetleri değil, her biri şehir kültürünün ayrılmaz parçaları olan gâziyân,
ahiyân, abdalân ve baciyânlardır.
Bu iki nokta – yönetmek ve terketmek – birbirine iyice bağlıdır;çünkü sağlıklı
bir idare ancak yönetici elitin ve yürütme aygıtının yaşam tarzına süreklilik
ve düzenlilik gelmesiyle kurulabilirdi. Ki bu durum aynı zamanda hazinenin tek
gelir kaynağının ganimet olmamasını gerektirir. Kamu masraflarını karşılamak
üzere Tımar ve Zeamet düzenine geçilmesi bunun açık göstergesidir. Bu sebeple
devletin asıl işinin fetihler olduğu ve tek bu işle servet kazandığı iddiası
su götürür. “Avrasya kıtasında ortaya çıkan değişiklikler karşısında toplumun
ve devletin kendini yeniden örgütleyebilme yeteneği” bulunmasaydı sistem altı
yüzyıl müddetle ayakta durabilir miydi? Osmanlı Devleti, eğer içselleştirme
kabiliyetini geliştiremeseydi, yani kozmopolit entegrasyonu çok yönlü sürdürmeseydi
Moğollar gibi çok kısa zamanda dağılırdı. Gün gelmiş, Gülhane Hatt-ı Hümayunu
ile Haç, Hristiyan unsurları içerde tutmak kaygısıyla bayraklara eklenmiştir.
Osmanlı Devleti’nin belkemiğini nihayetinde asker ve seçkinlerin oluşturduğu
doğrudur. Yetenekli ve becerikli devşirmeler uzun bir eğitimin sonucunda, birer
devlet adamı, uzman, sanatçı olarak sistem içinde yerlerini buldular. Kuruluş
döneminde mahalli Türkmen aristokrasisi ile merkezi devşirme kurumu arasında
gerilim baş gösterdi. Türkmen beyleri, merkezin zaaflı olmasını, devşirmeler
ise mensup oldukları merkezin güçlü olmasını istiyordu. Yükselme döneminde Fatih’le
birlikte ‘merkeziyet’ çok güçlendi; devlet tımar yoluyla toprak mülkiyetini,
loncalar vasıtasıyla ticareti kontrol altına aldı ve vergi düzeni getirdi.
Duraklama döneminde 17. yüzyıldan itibaren Batı’da gelinen para ekonomisi karşısında,
toprağa bağlı sipahi ordusu ve aynı ekonomiye dayalı tımar sistemi bozuldu.
Artan nüfusa toprak yetmediği için Celali isyanları çıktı. Taşrada âyanlar güçlendi.
Devşirme içi yozlaşınca liyakatin yerini yanaşma düzeni aldı. Devlet makamını
dolduran riyakar, gösteriş budalası ve cidar havarileri elinde ülkenin nasıl
iğfal edildiğine şahit olan şair Ruhi’nin “İkbaline yuf alemin idbarina hem
yuf” haykırışına “Bir elde la’l-i dilber,bir elde dahi sağar” terennümleriyle
cevap verilir oldu. Böyle bir ortamda Kabakçı Mustafa ile ayaktaşları Hamalbaşı
Kürt Mustafa ve Oflu Mustafa memleketin ilk mafya örgütünü kurdular.
III.Selim, Fransız ihtilâli’nin etkisinden ürkmüş olacak ki, içerde bazı yenilikler
yapmaya girişir. Her şeyden önce Yeniçerilere güreşmediğinden, Asâkir-i Mansûre-i
Muzaffere adını verdiği yeni bir ordu kurmaya karar verir. Bunun sonuçları çabuk
görülür: Asker, ulema ve bürokrasiyi yanına alarak III.Selim’i tahttan indirir.
Öldürülen Selim’in yerine II. Mahmut’u tahta çıkaran Alemdar Mustafa Paşa saray
üzerinde kendince bir vesayet kurar. Böylece, Fransız İhtilâli’nin siyaset literatürüne
soktuğu jakoben tavır, tepeden insanları mutlu etme anlayışı bizim devlet geleneğimizde
de yerini alır. Otoriter yönetim ve zoraki yenileşme çizgisi devlet politikasına
dönüşür.(4) Sultan Abdülaziz’i deviren darbeci anlayış, bu ülkenin asker-sivil
bürokratlarına hâkim bir yönetim tarzı olarak yerleşir. Kısaca, Cumhuriyet dönemine
damgasını vuran darbelerin kökü Osmanlı’nın çöküş yıllarında aranmalıdır.(Devam
edecek)
KAYNAKLAR
1. Ayrıntılı bilgi için bkz. Tunuslu Hayrettin Paşa; Akvam’ül Mesâlik fi Marifat
Ahval e-Memalik, Istanbul-2004
2. Bkz. Şevket Pamuk; Osmanlı-Türkiye İktisadî Tarihi, S.23-25, İstanbul-2005
3. Bkz. Prof. Dr. Herfried Münkler; Imperien, S.79-125, Berlin-2005
4. Bkz. Dietrich Jung: Politik oder Religion? in: Neue Politische Literatur
- Sayı:03/2004
Bu makale toplam 2535 defa okunmuştur.