-
  SON HABERLER
Peren Birsaygılı
Peren Birsaygılı
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Muaviye Sahabe midir?

MUAVİYE SAHABE MİDİR ?

Köle ruhlular korkuyla, tacirler ücret beklentisi ile özgür insanlar ise aşkla iman ederler

Hz Ali

Dini konularda yazmaya çalışmak kolay iş değildir. Türlü sözlü saldırıyı ve her yere yanınızda taşıyacağınız bir kaygıyı da beraberinde getirir size çünkü. Hayır korku değildir bu kaygının kaynağı. Korkmayı gerektirecek bir şey yoktur nihayetinde.. Fakat, her nerede akıl yoksa, orada bağırış çağırış bol olur, o nedenle siz de üzülürsünüz sadece.. Aklın artık karaborsaya düştüğüne üzülürsünüz, fakat korkmazsınız çünkü bu yolda hiçbir korkuya yer yoktur. Ne mahalle baskısı ne de başka bir şey…Zira korku, akıl ve vicdanınıza sınırlar koyar. Sizi kıskıvrak ele geçirir. Doğruları görmenizi engeller ve sizi düpedüz köle yapar. Oysa, peşinde koştuğunuz gerçek size korku değil kuvvet vermek, Kuran-ı Kerim de sizi köleleştirmek değil özgürleştirmek üzere vardır. Velhasıl; Biz de illüzyonlara değil, gerçeğe aşığız. Bu yüzden, herhangi bir konuda bilgi edinmek için zihinsel birtakım faaliyetlere yönelirken de sadece gerçeğe ulaşma amacı (talebü’l hakk) güdüyoruz ve varlık gayemizin, akıl gücümüzü -yettiği yere kadar-kullanarak nazari ve ameli etkinliğe ulaşmak olduğunu biliyoruz.

Fakat, bazılarımız insanı diğer canlılardan ayırarak, onu imtiyazlı bir konuma yükselten “akıl gücüne” başvurmak yerine, halihazırda yaygın olan İslam algısının öngördüğü kalıplara göre şekil almaktan öteye gidemez genelde. İşte bu nedenle, İslâm’dan ne anlıyorsanız, İslam’dan ne anlamanız isteniyorsa, sizin de için İslâm o olmuş olur. O nedenle, herkesin kendine göre bir İslam algısı vardır ya zaten. Ayrıca hayatımızda olan daima emniyetlidir, peşine düşülmüş olan gerçek ise ne kadar değerli olursa olsun, güvenliğinizi tehdit edebilir. Dışlanabilir, cehaletle ya da en basitinden “ bir tuhaf” olmakla itham edilebilirsiniz. Küfre saplanmış veyahut sadece alimlere mahsus olan bir alanda ahkam kesecek kadar kendini bilmez biri olduğunuzun düşünülmesi de cabası.

Oysa, İslami meseleler, dinin dokunulmazlık kılıfına büründürülerek, hani öyle bir sandığa kilitlenmiş falan değildir. Hayatın dışına itildiği noktada inanç da yabancılaşır, tıpkı perde oyununda beliren bir gölge veyahut bir illüzyon halini alır. Ayrıca inanç insanidir, o yüzden düşünen her insan da, fikrini beyan etmekte özgürdür… Velhasıl siz de konuşabilirsiniz veyahut susabilirsiniz… Sizin bileceğiniz iş ancak söylemedi demeyin, varolan kalıpların karşısında duracak cesareti bulamamak ve halihazırda etrafımızda olana riayet etmek, sizi toplumun o sıkıcı ve standart üyelerinden biri yapar.. Zira, güven içinde bir yere ait olma ihtiyacı ile var olanı sorgusuz sualsiz kabul etmek, bireysel varoluş eğiliminize ağır bastığından, adımlarınız yarı yolda kalmıştır.

Heyhat bizler de, yolun yarısında kalmış bu kalabalıklardan müteşekkilizdir işte. Ayrıca, altın kuralın, karşılaşılan fikir ve düşüncelerin körü körüne kabul edilmesi değil de, eleştirici ve seçici davranmak olduğu düşünülürse, çok da sıkıcıyızdır. O nedenle günümüzde herkes İslam’dan ne anlıyorsa onu yaşamaya çalışır, başkalarını da kendi algısı içine çekmek ister. Yani kendi kapasitemiz ölçüsünde bir İslam algısıyla yaşar gideriz…

Ancak her kim olursanız veyahut her nasıl bir İslam algısına sahip olursanız olun, bilirsiniz ki; İnsanı aklın da ötesinde insan yapan şey, bir takım hesap kitaplar ya da güçlü olma hevesi değil, vicdandır. Düşünsenize, sadece güç peşinde koşan ve bu uğurda her şeyi mubah sayan bir kimsenin canavardan ne farkı olur ki…

Böylesi bir kimse, arkasına gizlemeye çalıştığı ellerinden birinde daima bir bıçak tutar. Her fırsatta sırtımızı kanatır ve bu kan ile yaşamaya mahkum eder bizi. Biz ise, bedelini tüm insanlık ailesi olarak fazlasıyla ödediğimiz kaçış yollarına sığınırız çoğu kez.. Acı, kan ve gözyaşı dolu tarihlerimizi, sanki hiç yaşanmamış gibi gözlerimizden silerek ve olup bitenle yüzleşmeye cesaret edemeden bölük pörçük bakmaya çalışırız geleceğe. Biz bir türlü “biz” olamayız.

Pekala, “biz” olmak için sanıldığı gibi bol miktarda düşmana da ihtiyacımız yoktur aslında. Zira, “biz” olmanın yolu, birilerine karşı saldırıya geçmekten ziyade, birlikte bir şeyler yapmaktan veyahut hep beraber bir şeyler ümit etmekten geçer. Ancak, bütün bunlardan önce inşa edilmesi gereken bir şey vardır ki; Bizim en temel önceliğimiz, ortak bir vicdan geliştirmek olmalıdır.

Sünni ya da Şii ne fark eder, bizim adımız Ali’dir...Bizim vicdanımız Ali’nin vicdanıdır…Ve bu ortak algı, İslam’ı bir bütünsellik için kavramamızı sağlayacak en büyük kuvvetlerden biri olacaktır ki, bunu inşa etmeden ve yaşadığımız o büyük ihanetle yüzleşmeden kalkışacağımız her iş maalesef yarım kalmaya mahkumdur.

O nedenle, şuana kadar yaşamış olduğumuz ve Müslüman aleminin yek vücut olarak lanetlemesi gereken en büyük ihanet hangisi diye sorarsanız, hiç düşünmeden şu cevabı veririm ki; Bu zamana kadar yaşadığımız ihanetler içerisinde en kötüsü, Muaviye’nin Hz Ali’nin karşına dikilmesi ve oğlu Yezid’in Hz Peygamber’in gözünün nuru Hz Hüseyin’in kanını dökmesidir.…

Ha İslam’ın bir de bazı Sünni yorumları var ve buna göre; Muaviye de sahabeden olduğu için hakkında ileri geri konuşmak doğru değilmiş, hatta Muaviye’yi düpedüz savunanlar bile var, diyecek olursanız…

Evet Muaviye’yi savunanlar ve ona Hazreti Muaviye diyenler olduğunu elbette ben de biliyorum. Ve ne yalan söyleyeyim; İnanamıyorum, kanım donuyor, hazmedemiyorum…

Zira ben de diğer pek çok Sünni gibi cinayeti de gördüm, katilleri de tanıyorum.

Cinayeti gördüm, o halde ne yapacaktım? Ne yani mutedil mi davranacaktım…Zamanın en büyük zaafına mı uğrayacaktım…Kötülüklerin şiddetine eşit bir hızla unutulacak mıydı dökülen kan…Bu ihanetle yüzleşmeden başladığımız her yeni gün, yeniden mi katledilecek, yeniden mi yağmalanacaktık…

Ve tıpkı bir korkak gibi susacak mıydım, tıpkı bir korkak gibi bahaneler mi arayacaktım ?

Sahabedir….Radiyallahu Anh (Allah ondan razı olsun) mu diyecektim..

Allah aşkına Muaviye, Hz Peygamber’in vefatının ardından ektiği tüm nifak tohumlarına ve yaptığı zulme rağmen, hala sahabeden sayılabilir mi ? Yani bu hususta asıl belirleyici olan, sahabenin Hz Peygamber’in vefatının ardından yapıp ettikleri değil midir?

Düşününüz; "- Elhamdülillah! Eğrilirsem beni kılıçları ile doğrultacak arkadaşlarım varmış!" diye şükreden Hz Ömer de sahabe, haniyse “ Eğrildikçe eğrileyim, beni doğrultmaya kalkacakları da ben kılıcımla keseyim” diye düşünmüş olan Muaviye de sahabe öyle mi…

Veyahut "Ey insanlar! Her kim Muhammed’e (s.a.v.) tapıyorsa bilsin ki Muhammed öldü. Kim Allah'a tapıyorsa bilsin ki Allah, Bâkî'dir, ölmez" diyerek Hz Peygamber’in vefatının ardından büyük keder içinde olan cemaate "Muhammed ancak bir resuldür. Ondan önce nice resuller gelip geçmiştir. O ölür yahut katlolunursa sizler geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse O'na (Allah'a) bir zarar vermez. Allah ise, İslâm hizmeketine şükrü yerine getirenlere mükâfat verecektir." ayetini okuyarak onları toparlayan Hz Ebu Bekir de sahabe, Kuran ayetlerini kılıcının ucuna takarak Hz Ali’nin üzerine öyle giden Muaviye de sahabe yani…

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak sadece iki örnek üzerinden dahi, şunu kesinlikle söylemek icap ediyor; Kime sahabe deneceği, kimin halinden ise ibret alınacağı, benim nazarımda ancak Hz Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkmıştır ki; Hz Peygamber Mina’da okuduğu Veda Hutbesi’nde "Bilin ki sizden bazı kişiler havuz başında benim yanıma varid olacaklar, ancak tanınıp benden uzaklaştırılacaklar. Ben, "Ya Rabbi, bunlar benim ashabımdırlar!" diyeceğim. Cevabımda şöyle denilecek: "Ey Muhammed, onlar senden sonra yeni şeyler icad ettiler ve senin sünnetini değiştirdiler. O zaman ben de şöyle diyeceğim: "Uzak olsunlar, uzak olsunlar!" diyerek bunu nasıl da önceden haber vermiştir öyle değil mi?

O halde, büyük Mutezile alimi Zemahşeri’nin de ifade ettiği gibi politik gayeler uğruna İslam’ı tahrif etmiş olan ve yıkılan Arap pagan oligarşisini tekrar canlandıran Emeviler, sizce de sahabenin dokunulmazlığı düşüncesini öngören hadisler ortaya atarak, bu yolla kötü icraatlarını meşrulaştırmaya çalışmış olabilir mi? Sizce de, böylece Müslümanlar’ın Muaviye’nin Hz Peygamber’in vefatının ardından ettiği icraatları yargılamasının önü tıkanmak istenmemiş mi? Hatta, Muaviye’nin Hz Peygamber’i tanımış olmak sizce de Emeviler tarafından adeta bir kılıf olarak kullanılmamış mı?

Diyoruz ya; Herkes İslam’dan ne anlıyorsa onu yaşamaya çalışır, başkalarını da kendi algısı içine çekmek ister. Yani kendi kapasitemiz ölçüsünde bir İslam algısıyla yaşar gideriz. Ancak herhangi bir gerekçe göstermeden, bahane aramadan ve ruhumuzu tüm siyasi düşüncelerden temizleyerek, yapılan zulme “zulüm” diyebileceğimiz ortak bir Müslüman vicdanına ve tıpkı “Hürr bin Yezid” gibi sarsılmaz bir iradeye sahip olursak, işte o zaman pek çok şeyin üstesinden gelmiş olacağız..

Zira Sünni ya da Şii fark etmez, bizim adımız Ali’dir.. Bizim vicdanımız; “Dünyânın benden yüz çevirdiğini anladım; zamânenin bana karşı serkeşlik ettiğini bildim; ahiretin, bana benden başkasını düşündürmeyecek, ardımda kalanları hatırlatmayacak, kendi derdim, bütün insanların derdini bana unutturacak bir halde yöneldiğine kanâat getirdim; bu hâl, bana oyuna gelmez bir işi, yalanı olmayan bir gerçeği açıkladı; ona gayret etmeme sebep oldu.” diye haykıran Ali’nin vicdandır. *

O halde; Sahabedir Radiyallahü Anh (Allah ondan razı olsun) demeden önce, bir an olsun elinizi vicdanınıza koyun da sorun kendinize; Muaviye sahabe midir sahiden de?

* Nech-ul Belaga – Hz Ali’nin Sıffin’den döndükten sonra oğlu Hz Hasan’a yazdığı vasiyetnameden

Bu makale toplam 6552 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.6550, Satış 1.6800; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 2.0820, Satış 2.1150
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi