-
  SON HABERLER
Türkiye Kuzey Irak’ın Neresinde?
Murat Sofuoğlu
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Türkiye Kuzey Irak’ın Neresinde?

Türkiye Kuzey Irak’ın Neresinde?

Murat Sofuoğlu*

Aktütün Karakolu’na yapılan saldırı ve verdiğimiz 17 kayıp sonrası yeniden Türk kamuoyu ve siyaseti geniş dalgalanmalara sahne oldu. Siyasi arenada iktidar teröristlerin en ağır bir şekilde cezalandırılacağını ve kayıplarımızın kanlarının yerde kalmayacağını seslendirirken muhalefet iktidarı ‘terör belası’ konusunda ihmalkar olmakla ve Barzani-Talabani ikilisine gerekli sert mesajları iletmemekle suçladı.

Kamuoyunda ise Dağlıca baskını’ndan yeterince ders almadığımız, karakollarımızın ve sınır güvenliğimizin yeterli teknolojik araçlardan yoksun olduğuna dönük vurgular yapıldı. Diğer yandan Kuzey Irak’taki Kürt Yönetimi’nin üstüne düşeni yapmadığı ifade edildi ve Barzani ve Talabani’nin PKK’nın arkasında olduğu ve örgüte gizli destek verdiği söylendi. Tabi ki Amerikalıların PKK’ya göz yumduğu ve hatta saldırıları gizliden bildiği ama meşhur istihbarat işbirliğinde üstüne düşeni yapmadığı da dillendirildi.

Kuşkusuz bu söylenenlerin kimi gerçekliklere sahip olduğunu tartışmak yersiz. Ancak yukarıda sıralananların bazıları çatışma kültürünün ürünü iken diğerlerinin de malumun ifadesinin ötesine pek geçtiği söylenemez. Bütün bu problemlere karşın kamuoyunda aylar öncesinde ekopolitik’in gündeme getirmeye çalıştığı uluslar arası hukuk temelli, diplomasiye vurgu yapan ve 1946 Türkiye-Irak Sınır Anlaşması hükümlerini uygulamaya geçirecek bir düşünce çevriminin oluştuğunu görmenin umut verici olduğunu söylemek gerekir.

PKK sorununun ne hamasetle ne de varolan Kuzey Irak Kürt Yönetimi’nin düz suçlanması ile çözülmesi mümkün gözükmüyor. Türkiye PKK sorununu ancak Kuzey Irak’a ilişkin geliştireceği bir modelle çözme şansına sahip gözüküyor. Bu konuda şu ana kadar Kuzey Irak’a sayısız askeri müdahale yapmanın ve Barzani-Talabani ikilisinin ve partileri KDP ve KYB peşmergelerinin PKK’ya karşı desteklenmesi ötesinde Türk siyasi sisteminin nasıl bir Kuzey Irak modeli geliştirdiği zihnimizde soru işaretleri oluşturuyor.

Son Aktütün saldırısını müteakip Türk siyasetinde tampon bölge tartışmaları yükselirken hükümet Irak devletine uluslar arası hukuktan doğan yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini hatırlatıyor. Kuzey Irak’a yapılacak bir askeri harekat için tezkere çıkarılması Meclisin gündeminde en başta yerini adı ve kısa zamanda da Meclis’ten geçti.

Bu noktada Ekopolitik-ADAM Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi bünyesinde üretimi süren Musul Vilayeti Projesi bağlamında (ilgili metinler ve çalışmalara www.ekopolitik.org ’dan ulaşılabilir) 1946 sınır anlaşması bağlamında Türkiye’nin kendi topraklarına yönelik Irak’tan gelecek saldırılara ve tacizlere karşılık sıcak takip yapma hakkının olduğunu belirttiğimizi hatırlatalım. (Bkz. Türkiye’nin Kuzey Irak Politikası’na Alternatif Yaklaşım) Ekopolitik uzmanları ve Musul Vilayeti Konseyi’ni uluslar arası arenada temsil eden Anton Keller 1946 sınır anlaşması bağlamında 75 km’lik hat bağlamında Türkiye’nin müdahale imkânlarını Türk medyası önünde defaaten tartışmışlardı. Bu manada Irak devletinin 1946 sınır anlaşmasından doğan yükümlülüklerine uygun hareket etmek mecburiyetinde olduğunu kesin bir dille belirtilmeye ihtiyacı olduğunu söyleyelim. İlgili anlaşmanın bazı maddelerini okuyucunun ilgisine aşağıda sunuyoruz:

1946 Türkiye-Irak Sınır Anlaşması

29 Mart 1946

Protokol No: 6

Madde 1

Anlaşma tarafları mezkur protokol kuralları dahilinde sınır ilişkilerinin harmonisini bozma doğasına sahip her iki ülke sınırlarının 75 km derinliğindeki bir bölgede oluşacak herhangi bir tartışma veya olayı çözüme kavuşturmak için düzenlemelere gitme konusunda uzlaştılar.

Madde 11

Anlaşma taraflarına karşılıklı olarak sınır bölgesinin taraflardan birinin ülkesel bütünlüğüne ya da güvenliğine karşı bireyler veya gruplar tarafından gerçekleştirilecek hareketler için kullanılmasını engellemeye dönük kendi ülkesi dahilinde uygun tedbirleri alması bırakılmalıdır.

Madde 12

Anlaşma tarafları taraflardan birinin güvenliği ya da rejimine karşı sınır bölgesini ihlal edecek şekilde bir ya da birden fazla kişi tarafından yapılan hazırlıkları öğrendiklerinde yetkin hudut otoriteleri derhal birbirlerini bilgilendirmeli ve konuyla alakalı tüm bilgiyi birbirlerine iletmelidir.

Taraflar kendi ülkelerinde işlenmiş her türlü eşkiyalık eylemleri - ki bu eylemlerin failleri diğer ülkenin toprakları içinde kendilerine barınak arayabilir- ile ilgili olarak birbirlerini bilgilendirmelidir.

Her iki ülkenin yetkilileri yukarıda ifade edilen türde eylemleri ve sözkonusu eylemlerin faillerinin sınırı geçmelerini engellemek için uygun tedbirleri almalıdır. Bu bağlamda gerekirse alınacak tedbirler yapılacak bir sınır toplantısında varılacak ortak bir anlaşma ile de kararlaştırılmalıdır.

Madde 13

Eğer taraflardan biri sınır bölgesi içinde emniyeti temine dönük operasyonlar yapmaya karar vermişse, eğer gerekli görüyorsa, sınır yetkilileri aracığıyla diğer tarafın dikkatini çekebilir. Diğer taraf ülke de bu operasyonların başarısına yardım edeceğini düşündüğü ölçüde benzer tedbirleri alabilir.

Madde 14

Sınırın birey ya da grup halinde silahlanmış şahıslar tarafından yapılacak teşebbüslere karşı sürekli olarak korunmasını temin etmek amacıyla anlaşma tarafları savaş mühimmatı veya silah -ki her türlü tüfek de bu tanıma dahildir- taşıyan her şahsın sınırı geçmesini engellemek için gerekli önlemleri almak konusunda mutabakata varmışlardır.

Madde 16

Sınır bölgesi (75 km’lik bölge) içinde ya da dışında her türlü eşkiyalık ve kanundışı faaliyette bulunmuş ve mezkur sınır bölgesini barınak etmiş şahıslar derhal ilgili otoriteler (Iraklı otoriteler) tarafından tutuklanmalı ve bu otoriteler yapılan zararı tazmin etmek için gerekli tüm adımları atmalıdır.

Eğer illegal faaliyet yürütenler suçun işlendiği yerin vatandaşı iseler yazılı istek niteliğinde bir formalite olmaksızın yakalandıkları ülke tarafından teslim edilmelidir.

Eğer illegal faaliyet yürütenler sığındıkları yerin vatandaşı iseler onlar sözkonusu ülkenin yasaları uyarınca yargılanmalıdırlar.

Madde 19

Sınır bölgesi içinde eşkiyalık ve kaçakçılık yapan şahıslar her halde hudut bölgesinden uzaklaştırılmalı ve sözkonusu bölgede kalmalarına müsaade edilmemelidir.

Görüldüğü üzere Madde 1 halihazırda Türk kamuoyunda tartışmaya açılmış olan tampon bölge konseptini çağrıştıran bir yazıma sahiptir. Madde 11 ise Irak devletinin yükümlülüklerini hatırlatmaktadır. Madde 12 istihbarat paylaşımına vurgu yaparken Madde 13 ve 14 sınır güvenliğinin nasıl sağlanacağına dikkat çekmektedir. Madde 16 ise öyle ya da böyle Irak sınırından Türk sınırına yönelik yapılmış saldırı ve tacizlerden doğacak zararların Irak devleti tarafından tazminini –Türkiye’nin 1970’li yıllara kadar geri giden terörist saldırılar ve verdiği can ve mal kaybı düşünülürse Irak devletinden yüklü bir tazminat istemeye hakkı olduğu barizdir- düzenlemektedir. Son olarak Madde 19 tekrar 75 km’lik hat içinde nasıl bir silahsızlandırmanın varolması gerektiğinden bahisle demilitarize edilmiş tampon bölge konseptini çağrıştırmaktadır.

Ekopolitik yukarıdaki çalışmaları –ki 1946 sınır anlaşmasının ilgili maddelerinin çevirisi de dahil olmak üzere- ile tam da halihazırda ülke gündemine oturmuş tartışmalara bir nebze ışık tutacak farklı perspektifler geliştirmenin anahtarlarını araştırıyor. Günümüzde Türkiye’nin Kuzey Irak ve terör tartışmalarında geldiği noktanın bu perspektiflerin önemini ortaya koyduğunu düşünüyoruz.

Bu perspektifler ışığında tampon bölge, güvenlik bölgesi ya da demilitarize-buffer zone (askerden arındırılmış tampon bölge) konseptleri ülkemizde nihayet genel bir müzakere meselesi olduğu bir atmosferde konu ile ilgili meşru bir sorunun gündeme getirilmesi gerekiyor:

1946 sınır anlaşmasına göre Türkiye Irak sınırından 75 km’lik derinlikteki bir sınırötesi ~ tampon bölgenin güvenliğini kim sağlayacak?

Bağdat Hükümeti mi?

Türkiye’de ve dünyada hemen hemen hiç kimse 75 km’lik sınırötesi ~ tampon bölgenin güvenliğini sağlama işini Irak merkezi hükümeti’nin yapacağını düşündüğünü sanmıyoruz. Türkiye’de Kuzey Irak Kürt Yönetimi ya da Irak’ın kuzeyindeki otonom yapılanma veya her ne ifade ile tanımlanmaya çalışılırsa çalışılsın halihazırda PKK saldırılarının geldiği Irak topraklarının Bağdat hükümetinin kontrolü altında olmadığını biliyoruz. Musul Vilayeti Projesi üzerine yaptığımız çalışmalar bağlamında geçen ay Yusuf Ergen ile Irak’a yaptığımız bir gezide bizatihi bu gerçeği müşahede ettik. Irak ordusuna ait askerleri ancak Musul’a yaptığımız bir turda gördük. Musul’a yakın kontrol noktaları Irak ordusunun denetiminde olmakla beraber Kuzey Irak’ta Kerkük dahil Erbil, Süleymaniye, Dohuk gibi büyük yerleşim birimleri Barzani ve Talabani’ye bağlı peşmergeler tarafından kontrol edilmektedir. Bu çerçevede Irak ordusu ve dolayısıyla Bağdat hükümetinin PKK saldırılarının geldiği alanlara bir müdahale yapabilme şansı varolan koşullarda imkan dahilinde değildir. Irak ordusunun Kerkük’e geri dönüşü belki düşünülebilir ve bu bile günümüz koşullarında tansiyonu arttırıcı bir element olarak kendisini göstermektedir.

Talabani-Barzani İkilisi mi?

Peki Barzani ve Talabani ikilisi PKK saldırılarını engelleyebilecek ve 75 km’lik bölgenin güvenliğini sağlayabilecek bir yönetimi Kuzey Irak’ta tesis edebilirler mi? Bu soruya başka bir soru ile cevap vermek belki de mümkün. Türkiye Barzani ve Talabani ikilisinin Kuzey Irak’ta PKK’yı da kontrol edebilecek etkili bir yönetim tesis etmesini istiyor mu? Türkiye’nin 13 Şubat 1925’te kendini gösteren Şeyh Sait İsyanı’nı müteakip Kuzey Irak politikası’nın temelde Kürt nüfusun Arap çoğunluk tarafından kontrol edilmesi esasına dayandığını söylersek herhalde yanlış bir analizde bulunmuş olmayız. Sorun I. Dünya Savaşı ertesindeki paylaşımlar haritasında Kürtlerin Arap, Fars ve Türk devletleri arasında dağıtımı ve asimilasyonu olarak ele alınırsa ve zamanın Düvel-i Muazzaması’nın onayı ile sözkonusu sürecin gerçekleştiği düşünülürse bu durumda aynı güçlerin farklı bir dizaynı ile tüm coğrafyanın haritasının tekrar değişebileceğini hatırlatalım. Bu konuda daha önce yazdığımız “Musul Vilayeti ve Türkiye” başlıklı bir yazıda yazılı olmayan bir “anlaşma”nın varlığına dikkat çekmiştik:

“Anlaşma temelde şu şekilde özetlenebilir: Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları ülkeler olan Türkiye, İran ve Irak –hatta Suriye- Batılı güçlerle işbirliği yaptığı sürece Düvel-i Muazzama “Kürdistan” projesinin uygulamaya sokulmasına müsaade etmeyecektir. Söz konusu ülkelerde bu bağlamda kendi bildiklerini okuyabileceklerdir. Ancak ne zamanki mezkur ülkelerin ezeli çoğunluğu bölgesel dengeleri Düvel-i Muazzama aleyhine çevirebilecek boyutta Batı karşıtı bir politika takip ederlerse bu durumda esen karşı rüzgarları farklı bir istikamete yönlendirmek için Kürdistan projesi devreye sokulacaktır. Bu çerçeve içinde Kürt Sorunu Şark Meselesi’nin önemli parçalarından biridir.”

Şu anki Irak kaosu, İran’ın büyüyen etkisi, yükselen İran-Suriye-Hizbullah ekseni ve Türkiye’nin dış politikasında beliren “stratejik derinlik” doktrininin toplamda bölgede oluşturduğu rezonansı bir düşünelim ve ona yaşanan finansal krizin tesirlerini ekleyelim. Karşımıza nasıl bir tablo çıkıyor?

Bölgeselleşen Dünya ve Kuzey Irak

Batı basını yaşanan finansal krizi 1929 “Büyük Depresyonu” ile karşılaştırıyor ve finansal krizin globalleşmenin sonucu olarak tüm dünyayı tesiri altına alma tehlikesine dikkat çekiyor. Ancak görünen o ki bu finansal krizden en fazla ileri düzeyde kapitalistleşmiş Batı dünyası başta Amerika olmak üzere etkilenecek. Batı kapitalizminin en güçlü savunma karargahlarından biri olan Financial Times editörleri bile kapitalizmi savunmaktan “hala” gurur duyduklarını belirtme gereği hissettiklerine göre dünya ekonomisi ve onun motoru olan kapitalist yapılanma ciddi bir kriz içindedir. Bu çerçeve yüksek ihtimal ekopolitik ekonomi danışmanlarından Murat Soycengiz’in de ifade ettiği bir bölgeselleşme temayülünü tüm dünyada etkili kılabilir.

Böyle bir dünyada Türkiye’nin klasik ulus-devlet doktrininin bölgesel ihtiyaçlara ve imkanlara cevap verebilecek bir yapıyı sunduğunu söyleyemeyiz. Diğer yandan AB’ne teslimiyetçi bir zihniyet de tek başına yaralarımıza çare olamaz. Yaşanan finansal krizin bizi olumsuz etkileyeceği de kesindir. Türkiye PKK saldırılarının ve finansal krizin ikili kıskacı altında derin bir türbülansa girebilir. Bu ihtimali yaşanan Ergenekon süreçleri bağlamında Türk siyasi elidindeki bölünme bağlamında da düşünmeye ihtiyacımız var.

Türkiye böylesi bir çevrimde Kuzey Irak’ta güçlü bir Kürt yapılanmasının olmasını yukarıda bahsettiğimiz I. Dünya Savaşı sonrası dizaynlar nedeniyle kabul etmek istemezken kendi topraklarında ortaya çıkmış bir PKK olgusunun da yükselişini engelleyememiştir. Bir yandan Kuzey Irak Kürt yapılanmasının bölük pörçük olmasını istemekte diğer yandan bu bölünmenin verdiği boşluktan faydalanarak Türkiye topraklarına Irak’tan saldırılar düzenleyen PKK karşısında da aynı bölük pörçük Kürt yönetimini suçlamaktadır. Talabani-Barzani ikilisini suçlamakla Türkiye sözkonusu liderlerin bölgedeki Kürt inisiyatifinin meşru temsilcisi olduğunu zımnen kabul etmektedir. Ancak diğer yandan medyamız ve kimi yorumcularımız aynı ikiliye karşı sürekli bir veryansın içindedir. Sözkonusu liderlerin güçlenmesini istemiyoruz; ancak zayıflıkları nedeniyle PKK’yı engellemedikleri için de suçluyoruz. Bu paradoks zihniyet ve onun ürettiği Kuzey Irak politikası Talabani-Barzani ikilisini başka bir takım bölgesel ve dünya güçleri ile işbirliğine sürüklerken eğer varsa otantik karakterlerini de yitirmesine neden oluyor. Mezkur liderlere ve aile geçmişlerine duyduğumuz yüksek saygıya karşın yönetimlerinin bölge insanının ihtiyaçlarına cevap verdiğini ve sorunları çözmeye dönük olduğunu söylemek ise imkan dahilinde değildir.

Bu noktada Türkiye’nin bölge insanları ile Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü esnasında ortaya çıkan kaotik yapının motive ettiği bir güven bunalımı yaşadığını söylemeliyiz. Türkiye Barzani’ye, Talabani’ye ya da başka bir Kürt inisiyatife güvenmek konusunda ciddi sıkıntı çekmektedir. Bunun son yüzyılda yaşadığımız acılar düşünülürse meşru nedenlerinin olduğunu da söylemek lazım; ancak geldiğimiz nokta itibari ile bir ciddi karar vermenin arifesinde olduğumuzu da söyleyelim. Ya Barzani-Talabani ikilisi ile Türkiye arasındaki tansiyonu yükselteceğiz ve Kuzey Irak’ta da PKK’ya karşı radikal bir operasyon ötesi savaşa gireceğiz; ya da Kuzey Irak’ta PKK’yı nötralize edecek bir modelin gelişmesine yardımcı olacağız.

Musul Vilayeti Konseyi

Yukarıda aktarılan perspektifler bağlamında Türkiye Talabani-Barzani ikilisinin sınır ötesi 75 km’lik derinlikte PKK’yı nötralize edecek bir misyon görmelerini sağlayacak bir ilişkiyi kurgulayacak yeterli ve gerekli araçlara -hem sözkonusu liderlerin karakterlerinden hem de süreçte Türkiye’nin yaptığı kimi hatalar nedeniyle- sahip değildir. Bu Kuzey Irak Kürt yönetimi ile ilişkilerin kesilmesini gerektirmemektedir; hatta Türkiye her zaman Talabani-Barzani ikilisinin getireceği çözümlere de açık olmalıdır. Ancak onlara Kuzey Irak’ta yegane aktörlerin kendileri olmadığı ve Türkiye ile yakın ilişkiler geliştirmek isteyen başka çok köklü aile, aşiret ve yapılanmaların da olduğunu hatırlatmalıdır.

Türkiye kamuoyu geçen senenin sonbaharında yeni bir Kuzey Irak yapılanması ile tanıştı. Ekopolitik’in çabaları ile Türkiye’ye gelen Musul Vilayeti Konseyi’ni dış dünyada temsil eden Anton Keller 60’ı aşkın aşiretin ve topluluğun bir araya gelmesi ile oluşmuş Musul Vilayet Konseyi (MVK)’nin Türkiye ile yakın ilişkiler geliştirmek istediğini Türk kamuoyuna açıklamıştı. 1992 yılında ilk deklarasyonlarını ilginç ve anlamlı bir şekilde Türkiye başkentinde ilan eden MVK 1926 yılında Türkiye ile İngiltere arasında imzalanan Ankara Anlaşması ile tartışmalı bölge olan Musul Vilayeti (Kuzey Irak)’nin şartlı bir şekilde Britanya mandası altındaki Irak Krallığı’na bırakıldığını ifade ediyor ve bölgenin statüsünün bu bağlamda yeniden tartışmaya açılmasını talep ediyordu. Ekopolitik 28-29 Şubat 2008 günlerinde İstanbul’da organize ettiği ve Musul Vilayeti Konseyi kurucularının ve Türkmen temsilcilerin katıldığı Irak Çalıştayı’nda Türk kamuoyunun bizzat Konsey’i tanımasına imkan sağlamaya çalışmıştı. Irak Çalıştayı Deklarasyonu’nun hazırlanma safhasında ve Konsey üyeleri ile yaptığımız bazı görüşmelerde PKK’nın nötrolizasyonun nasıl sağlanabileceğini tartışma imkanı bulduk.

Bu konuşmalardan kimi spotlar aktarmadan önce şunu belirtelim ki MVK tüm Kuzey Irak coğrafyasındaki bölük pörçüklüğü ortadan kaldıracak ve Talabani-Barzani ikilisini ve partilerini de isterlerse kendi içlerinde temsilini sağlayacak demokratik bir aşiret yapılanmasına sahip bir organizasyondur. Tüm Kürt, Türkmen, Arap, Asuri ve Yezidi unsurları çatısı adlında bir araya getirmek istemektedir. Konsey’in isminin Musul Vilayeti olduğuna ve Musul Vilayeti’nin Türkiye’nin tarihsel ve siyasi hafızasında nasıl bir yer tuttuğuna dikkat çekelim. Musul Vilayeti ile Türkiye arasında derin bir tarihsel rabıtanın olduğuna ve en son kaybedilen Osmanlı toprağı olduğuna da ifade edelim. (Türkiye Kıbrıs’taki haklarını da yitirme tehlikesi yaşadı; ancak 1974 müdahalesi ile en azından Kuzey Kıbrıs bağlamında kimi kayıplarını telafi etmesini bildi. ) konsey defaaten Türkiye ile direkt ilişki kurmaya çalışmış ve Kuzey Irak’taki siyasi yapılanmadan duydukları rahatsızlığı da ifade etmiştir.

Bu çerçevede Konsey kurucuları MVK’nın Türkiye’den yeterli desteği alması halinde PKK’yı nötrolize edecek bir kontrolü Musul Vilayeti’nde kurma iradesine sahip olduklarını aktardıklarını ifade edelim. Bunun anlamı MVK silahlı güçlerinin Musul Vilayeti’nde Türkiye-Irak sınırındaki 75 km’lik derinlikteki sınır bölgesinin güvenliğini sağlayabileceği ve PKK’yı nötrolize edebileceğidir. Böyle bir örgütlenme ve hareketin uzun vadede tüm Musul Vilayeti bağlamında neler yapabileceği keza Türkiye’nin tartışması gereken bir mesele olarak varlığını sürdürecektir. Ancak en azından sınır güvenliğinin sağlanması bağlamında Türkiye MVK seçeneğini ciddi olarak düşünmeye mecburdur.

Türkiye Kuzey Irak’ta şu ana kadar seçenek arayışını belki de yeterince yapmadı; mevcut alternatifler ise hem Türkiye hem de bölgede etkili olan başka devletler tarafından denendi ve pek çok bakımdan ihtiyaçları karşılamadığı görüldü. Kuzey Irak’a yapılacak yeni bir harekat ne kadar kapsamlı olursa olsun önceki harekatlarda yaşanan sıkıntılarla karşılaşacaktır. Türkiye diplomatik harekatını destekleyecek hukuksal argümanlar eşliğinde sosyolojik bir tabana oturan bir Kuzey Irak modeli geliştirmelidir.

Bu noktada Britanya mandası altındaki Irak Krallığı’na azınlık ve özel mülkiyet haklarına saygı duyulması şartları altında Musul Vilayeti’nin bırakıldığını unutmamalıyız ve bu incelikler üzerinde bir oya nakşeder dikkatle çalışmalıyız. Sözkonusu haklar tüm eski Osmanlı mülklerine emsal teşkil edecek bir karaktere sahiptir. Türk karar vericileri İsrail’in nasıl kurulduğunu ve son bir AP raporunun gösterdiği gibi Rusya’nın Kudüs’ün göbeğinde nasıl toprak sahibi olduğunu anlamak zorundadır. Ancak bu şekilde özel mülkiyet haklarının basit tapu kadastro vakaları değil ama siyasal derinliklere sahip gerçeklikler olduğu kavranabilecektir.

Geçen ay yaptığımız Irak gezimizde yaşadığımız müşahedeler ve karşılıklı görüşmeler Musul Vilayeti Konseyi üzerine kurgulanabilecek bir Musul Vilayeti modelinin bölgesel ve sosyolojik gerçekler nezdinde bir karşılığı olduğunu bize gösterdi. Bölgede ciddi bir siyasi boşluk mevcuttur ve bu boşluk Barzani KDPsi ve Talabani KYBsinin de iki başına doldurabileceğinden çok daha derindir. Bu ancak Osmanlı zihniyet arkaplanına sahip bir irade tarafından doldurulabilir. Tabi ki doğanın boşluk kaldırmadığını da burada hatırlatalım.

Kuşkusuz bölgesel derinliğe sahip böylesi uzun vadeli bir projeye girişmenin ciddi riskleri var ve kaş yapalım derken göz de çıkartabiliriz. Bizim müşahedemize göre bölge insanı Türkiye ile rabıtasının artmasından rahatsız değildir; ancak bunun doğru yollarının ve araçlarının bulunmaya ihtiyacı vardır. Türk devleti ve milletinin bu araçların bulunması konusunda üstüne düşeni yapması tarihsel bir görevdir.

*Murat Sofuoğlu

ADAM Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi Direktörü

Kaynak: ekopolitik.org
Bu makale toplam 5717 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.6600, Satış 1.6850; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 2.0850, Satış 2.1200
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi