-
  SON HABERLER
Elveda Hegemonya, Merhaba Yerellik
ekopolitik.org
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Elveda Hegemonya, Merhaba Yerellik

Murat Soycengiz* ile Röportaj:

Ekopolitik: 11 Eylül’den önce hedge fon sektörünün hayli genleştiğini ve bunun güdümlü olduğu izleniminin ağır bastığı görülüyor. Şu an gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Murat Soycengiz: Evet, buradaki temel mantık, ‘hedge fonlar’ ya da ‘private equity’lerin küresel finansal sistemde rollerini artıralım güdüsü değildi. Birbirinin içine geçmiş, interkorelatif süreçler vardır. Bu yaşanan karmaşada algılamaları süzmek için şöyle bir metodoloji kullanalım. Normalde tüm karmaşık yapılar ereklendirilmiştir. Peki, ereklendirmeden karmaşık yapı nasıl oluşur? Her şeyden önce ilk başta birden çok basit yapı tesadüfen bir araya gelir. Eğer bu tesadüfen bir araya geliş, etrafla uyumlu ise ve kendini yeniden üretecek ortamı bulursa varlığını sürdürür. Bu yapıya daha sonra eklenenler ise aynı süreci izlerler. Sonradan eklenenler ortama uygunlarsa ve bir fonksiyonu yerine getiriyorlarsa varlıklarını sürdürürler, yoksa elimine olurlar. Mantar şişeye tıpa olsun diye yaratılmamışlardır. Mantar mantardır, şişe de şişedir. Sonra bu ikisi arasında bir bağ oluşmuştur. Birileri mantarın şişeye iyi tıpa olacağını bulmuştur. Buda mantar üretimini artırmıştır. Eğer biz mantarın aslında şişeye tıpa olsun diye var olduğunu iddia edersek ve mantarın tüm yapısını incelerken sadece bu işleviyle analiz edersek mantarı anlayamayız.

Şimdi sorunuza geri dönelim ‘hedge fonlar’ üssel bir iradeyle oluşturulup geliştirilmediler. Sadece onların çalışma biçimleri, içinde bulundukları ortamın işleyişine çok uygun düştü. ‘Hedge fonlar’ en deregüle fon yapılarıydı. Finans dünyasındaki hızlı deregülasyonlar da en çok onlara yaradı. Bir diğer önemli nokta ise 2001’de A.B.D’nin hızla uygulamaya soktuğu likidite genişlemesi sürecine en uygun yapıların ‘hedge fonlar’ olmasıydı. Bunlar, hem bu süreçte en karlı çıkan üst gelir gruplarının ve büyük sermaye gruplarının fonlarını değerlendirdikleri yapılardı, hem de likiditeyi artırma mekanizmasının en önemli ayağı olan finans kurumlarına en yakın yapılardı. Dolayısıyla kaldıraç kullanmaya en uygun yapılardı (leverage). Bu kaldıraç kullanma hem artan lıkideten faydalanmayı sağlıyor hemde daha fazla likidite yaratılmasını sağlıyordu.

Sistem kendisine uysun diye bir takım şeyleri yaratmıyor. Bunlar farklı yapılar ve birbirlerinin içine geçiyorlar ve bu içine geçme sürecinde her bir değişken kendi mantığıyla da çalışmaya devam ediyor ve de birbirini koruyacak şekilde de yapılar bütünleşerek sistemini sürdürüyor.

Yani şu anki Anglo-Sakson kapitalist sistemde her aktör sabah kalktığında bugün kapitalizmi nasıl korurum diye kendi kendine sormuyor. İnterkorelatif bir durum söz konusu. Diğer yandan bu yapı içerisinde eğer bir aktör bir diğerine zarar verecekse, bu durumda bir düzeltme geliyor.

Şimdi yaptığınız analizle kapitalizmin gelişim ve davranış dinamiklerini ortaya koyuyorsunuz. O halde en temel alt küme olarak küresel sermayeyi ele alırsak, küresel sermayenin kapitalist sistem içerisinde interkorelatif bir durum yaratmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dediğim gibi teker teker her aktör sabah kalkıp ben kapitalizmi bugün korumak için ne yapmalıyım diye düşünmüyor. Amerika Birleşik Devletleri de kalkıp benim kapitalizmi korumam lazım demiyor. ABD kendi egemenliğimi nasıl korurum diye düşünüyor. Küresel sermaye 20.yüzyılın başından beri küresel ekonomik yapıyı domine ediyor. Biz buna emperyalizm diyoruz. Ya da diğer ifadeyle finans-kapitalin uluslararasılaşması… Zaten sermaye uluslar arası hale gelmeseydi birinci ve ikinci dünya savaşları olmazdı. Birinci ve ikinci dünya savaşları paylaşım çatışmasından çıktı. Demek ki sermaye uluslararasılaşmış ki, paylaşım sorunları boy gösteriyor. İşte sağ literatür, sol literatürü ezdiği için yaşananları algılamada güçlük çekebiliyoruz. Şu an yaşananların analizleri zaten sol literatür içerisinde yer alıyor. Şimdi küreselleşme kavramı üzerinden durum açıklanmaya çalışılıyor, ama sol literatüre baksanız yaşananları daha kolay algılayabilirsiniz.

İşte şimdi çok güzel bir noktaya geldik. Bankalar beyaz bayrak çektiklerini açıkladıklarında, Amerika’nın sağı, “piyasalara para enjekte etmek, aktörlerin zararlarını kapatmak gerekir,” diyor. Bu akılalmaz bir durum, böyle yapmakla şimdiye kadar üzerine binlerce teori inşa edilen tüm sağın doktrinini ortadan kaldırıyorsunuz. 70-80’lerden beri gelişmekte olan neo-liberallerin tüm argümanları bitiyor. Neo-liberallerin tüm bu argümanları biterken, kaybeden yine o süreçte neo-liberallerin ezdikleri oluyor. Yani her durumda egemen haklı oluyor. Hani şu meşhur söz var ya, patron haklıdır! Patronun haksız olduğu yerde birinci kural uygulanır. Bence dünyada bunları söyleyecek bir yapı da tesis edilmiş değil. Kimse kalkıp ya siz bir ay önceye kadar herşey özelleştirilmeli, herşey piyasa mekanizmasına bırakılmalı diyordunuz. Ne oldu da şimdi finans kapital kaybedince birden piyasayı düzenlemek lazım diyorsunuz. Lütfen hatırlayın insanlar işsiz kalınca kimse o işsizleri kurtarma planı yapmadı. Türkiye’de de küçük ve orta boy şirketler tasfiye olurken kimse bunları kurtaralım demedi. Tam tersine neo-liberal olmayı çağdaşlık sanan bir sürü insan; piyasa mekanizmasına güvenelim çürükler zaten ayıklanıyor, dünya ile bütünleşiyoruz, çürükler eleniyor diyorlardı. Üstelik bu sadece bizde olmadı. Tüm dünyada böyle oldu. Bu sadece ekonomide değil hayatın her alanında, güçlünün haklı olduğu bi dünya düzeni yarattı. Bunun en güzel örneği işte Irak.

Bu süreç bana Fransız devriminden sonra 1795’de krallık yanlıları tekrar iktidara gelip Paris’te en çılgın kıyafetlerle en süslü şekilde büyük bir şatafat içinde yaşamalarını hatırlatıyor. Onların verdikleri mesaj basittir: “Ey donsuzlar sizi ezdik. Biz her istediğimizi yaparız sizde bize bakar yutkunursunuz.” (Not: Fransız devrimindeki en yoksul kesime donsuzlar denir). Bu aristokratlara o zaman incredıbllar (inanılmazlar, hayret edilenler) deniyordu. Bu tam olarak güçlünün güçsüz üzerinde zıplamasıdır ve bir çılgınlıktır. Zafer çılgınlığı. Son on yılda aynı tür zafer çılgınlığını dünya yeniden yaşadı. Bunun en güzel örneklerinden biri de Paris Hilton veya Rus Oligarklarıdır. Güçlü istediğini yapar çünkü piyasa onları güçlü yapmıştır. İşte sonuna geldiğimiz süreç, bu süreç. Bu piyasa fetişizmi ve onun yarattığı hayat biçimi.

Bu arada şimdi yaşananlarla alakalı ilginç bir şey söyleyeyim; örneğin şimdilerde merkez bankalarının para basma rolünün bankalar vasıtası ile gerçekleştirdiği söylenmeye ve tartışılmaya başlandı. Bu sosyalistlerin, bankaların devletleştirmesi için öne sürdükleri en önemli argümandır zaten. Sosyalistler diyordu ki; bankalar aslında para yaratmanın bir aracıdır. Para ise egemenliğin en önemli gücüdür. Dolayısıyla parayı kontrol eden, egemenliği kontrol eder. Demokrasilerde egemenlik halkın ise, para yaratan mekanizmalarda toplumun olmalıdır. Tabii buna karşı argüman hazırdı; bankalar devletin olursa politikacı onu kontrol eder. Yandaşlarına parayı yedirir. Bürokrat ise zaten beceriksizdir. Onu yönetemez bu yüzden bankalar özelleştirilmelidir. Bu demokrasi kötüdür. Kötü politikacıları seçer. Bu ‘devlet işe yaramayan aptalları istihdam eder,’ demenin başka bir yolu. İlginç olan bizim ülkemizde en demokrat olanlar ise en çok özelleştirmeden yana olanlar. Burada son bir noktaya dikkat çekmek gerekirse, ben bankaların devletleştirmesinden yana değilim. Çünkü bu bir devlet kapitalizmi yaratıyor. Ben bankaların toplumsal mülkiyete geçmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira toplumsal mülkiyetle devlet mülkiyeti arasında büyük fark var.

Berlin duvarının yıkılmasına müteakip 1991’de Sovyet Bloku’nun çözülmesinin ardından uluslar arası sermayenin egemeni olan ABD perspektifinden küresel sermaye olgusunu değerlendirir misiniz?

Sermaye sahipliği üretim araçlarına sahip olma durumudur ve üretim için iki şeye ihtiyaç vardır. Sermaye ve emeğe. Sermayenin birikimi ise eşitsiz oluyor. Bu durum geçmişte yeniden paylaşım kavgalarını getirdi. İşte birinci ve ikinci dünya savaşları… Burada önemli olan uluslararası sermayenin hâlâ kendini farklı ulus devletlere dayaması idi. Ama 1980’lerden sonra küresel sermaye 20.yüzyıl boyunca gelişen klasik yapısından kopuyor. Ulusal sınırların belli olduğu yapıların üstüne çıkıyor.

Dolayısıyla bu kopmayı kontrol edebilecek hegemonik bir gücün varlığının da olması gerekiyor…

Amerika’nın hegemonyasının güçlenmesi gelişen bu duruma bir cevaptı zaten. Amerikan hegemonyası bu mekanizmaları kontrol etmekten öte, bu mekanizmaların çalışmalarına yardımcı olarak gelişti. Daha önceden Keynesyen argüman ulus devlet açısından şunu varsayıyordu; sermaye sahiplerinin bibirinden bağımsız hareketi irrasyonel sonuçlar da verebilir. Dolayısıyla buna bir cumhuriyet muhafızının önlem alması gerekir. Bunlara solcu denmesinin nedeni de, solun devletçilik kavramıyla karıştırılmasından kaynaklanıyor. Konuyla ilgili olarak size antik çağdan bir örnek vereyim. Sokrates, aristokrat olduğu ve demokrasiye karşı olduğu için idama mahkûm ediliyor. Devlet kavramı da özünde anti-demokratik bir olguyu anlatıyor. Zira devlet bireylerin isteğe bağlı egemenliklerinin sınırlandırılması olgusunu ifade ediyor. Yıllardır devlet olan herşeyin solculukla ilişkisi kurulur, ama aslında devlet solcu filan değildir. Devlet bir hegemonyadır. Toplumsal yapının hegemonu kimse onun yapısıdır. Buna en güzel örnek Rusya… Bakın Rusya’da KGB’nin beşinci departmanının görevi Sovyetler Birliği içerisindeki rejim muhaliflerinin kontrol etmekti. Sovyetler Birliği bitince bu departman kaldırıldı dendi. Ama aslında kaldırılmadı. Beşinci departmana başka bir görev verildi. Bu görev, vergi polisliğidir. Bu departmanın başındaki adam ise Putin’den önceki başbakandı. Bu pozisyon şu anda Rusya’daki en güçlü pozisyonlardan biridir. Bu yapı şu anda Rusya’daki egemen yapının en güçlü silahıdır. İşadamları bu yapıya olan yakınlıklarına göre büyüyor veya yok oluyorlar. İşte size devlet egemen güce göre kendini şekillendiriyor. Hem de aynı adamlarla. Dolayısıyla devlet mülkiyetinin bir sosyalist mülkiyet olduğundan bahsetmek özellikle sovyet deneyimini yaşamış bir dünyada abesle iştigaldir.

Bahsettiğimiz, ‘cumhuriyetin muhafızları neyi korumak isterler?’ sorusu bu noktada önemlidir. Cumhuriyetin muhafızları sistemin uzun vadeli çıkarlarını korumak isterler. Platondan beri devlet üzerine kafa yoran herkesin anlattığı budur. Sistemin uzun vadeli çıkarlarını düşünenlerin kısa vadeli kişisel çıkarlar peşinde koşmaması gerekmektedir. İşte platonun otoriter devleti bunu anlatır.

Keynesyenlerin uzun süre anlattıklarıyda buna benzer şeylerdi. Keynesyenler, kapitalizmi kendi başına bırakırsanız piyasanın kendi iç dinamikleri ile krizleri yaratacağını anlatır. Aslında tipik bir eksik tüketim teorisi yaparlar. Bu nedenle kontrol edilmesi gerekir derler. Keynes bir Ricardocudur tıpkı Marx gibi… Hepside kapitalizmin en geliştiği yer olan İngiliz ekonomi politiğinin ürünüdür... Keynes kapitalizmin içsel dinamiğinde olan krizlerin sisteme dışarıdan müdahaleler yapılarak engellenebileceğini söyler. Bunu söylerken toplumcu bir ahlaktan dolayı söylemiyorlar, tam tersine sistemi daha sağlıklı ve daha güçlü yapmak, sosyalist tehlikeye karşı korumak için söylüyorlar. Unutmayalım o dönem Sovyetlerin kuruluş dönemi sosyalimin Avrupa’da büyük bir tehdit olarak algılandığı dönemdir. Keynes piyasaları düzenleyecek mekanizmaları ulus devlet yapısı içinde arıyor, uluslar arası yapılar ise bu ulusal yapılar arasında koordinasyonu sağlıyor.

1980’lere gelindiğinde bu çok temel argümanlar ortadan kalkıyor. Ama unutmayalım ki, kapitalizmin en büyük düşmanı kapitalizmin dışında değil ki, kapitalizmin en büyük düşmanı kapitalizmin kendi içerisinde... Bu iç mekanizmayı denetlemek için ise bir güç lazım. Ama sermayenin hızla uluslararasılaşması ve de ulus devletlerin deregülasyonlar sonucunda bu uluslarüstü hale gelen sermayenin kontrolünü kaybetmesi piyasaları düzenleyecek yapıları yok etti. Uluslarüstü sermaye; tek bir para, tek bir pazar, tek bir devlet oluşmadan ulusal devletlerin varlığını sürdürerek kontrol edilebilecek bir yapı değil.

Uluslarüstü sermaye hernekadar ulusdevlet kontrolünden çıkmaya başladı ise de dünya üzerindeki politik iktidarını yürütebilmek için hegemon bir devlet yapısına ihtiyacı vardı. 1980’lerden sonra ABD’nin hegemonyasının gelişiyor olması, uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına ABD’nin verdiği bir yanıttı. Burada tarihsel bir uyumsuzluk söz konusu... Ekonomik yapının evrensel örgütlenmesi tamamlanırken bunu destekleyecek politik ve sosyal kurumlar yerelliğini sürdürdü. İnsanların politik yapıya katılımları hala kendi ulus devletleri bazında oluyor. Sosyal yapılar kendi yeniden üretimlerini ulus devletler bazında gerçekleştiriyorlar. Bu durum kaçınılmaz olarak dünyadaki hegemonik yapı ile yerel yapılar arasında çelişkiyi yaratıyor. Amerika’da yaratılan bir likidite genleşmesi Türkiye’de emlak fiyatlarını artırıyor. Ama Türkiye’de kimsenin buna bir müdahalesi olamıyor. Hadi bu herkesin zevk aldığı bir durum haline geldi diyelim, ABD’de insanlar borçlarını ödemiyorlar diye Türkiye’deki bir takım bankalar batabilir. Buda TMSF nin borcu olabiliyor. Amerika’daki borçlunun borcunu Türkiye’deki vergi mükellefi ödemesine ne denir? Yabancı sermaye bizim kurtuluşumuz! Onunla kalkınacağız! Tüm bankalar yabancılara..! diye her gün teori üretenlerin vermesi gereken bir hesap var burada. Bakalım bu hesabı kim soracacak? Burada önemli olan sermayenin globalleştiği dünyada politik yapıların yerel kalmasıdır. Zaten işte bu hegemonik yapıyı çatlattı. Çünkü sistemin iç çelişkilerine müdahale edecek politik ve ekonomik kurumlar hegemonik yapının dışında kalmışlardı.

Şu an ABD’de yaşanan finansal karmaşanın ötesinde bir hegemonik çözülme mi var diyorsunuz? Eğer hegemonik bir çözülme var ise, dünyanın bundan en az etkilenmesi için sizin ne gibi bir çözüm öneriniz var?

Bana göre çözüm yerelliktir. Daha doğrusu, dünya sistemlerinin daha küçük yapılarda örgütlenmesi diyorum. Küçük yapılar derken ulus devletleri kastetmiyorum. Ulusal devletlerin üzerine çıkan yapılardan bahsediyorum. Teknolojinin gelişmesi hinterland kavramının içeriğini değiştirdi. Ulus devletler hinterland kavramı üzerine oturuyordu. Hinterland kavramının içeriği büyüdü ama sonsuzlaşmadı. Dolayısıyla dünya sistemi, ulusal devletler üzerine kurgulanmış bir yapıdan, tek dünya devleti sistemine geçmek isterken tıkandı. Bundan sonra gelişecek yapılara en güzel örnek Avrupa Birliği’dir. AB genişlerken politik ve sosyal örgütlenmesini de başarıyor. Dolayısıyla sistem kendi yeniden üretimini, politik, ekonomik ve toplumsal düzeylerde birbiriyle tutarlı bir şekilde sağlıyor. Burada sorun bu kurulan yapının bizim topraklarda nasıl bir düzen istiyor olduğu ve bizim bunu kabul edip etmeyişimiz.

Eğer çok kutuplu dünyanın içerisinde bölgesel yapılar güçlenecekse, bu yapıların kurumsal organları nasıl şekiller alacak? Örneğin Bretton Woods’tan sonra oluşan IMF, Dünya Bankası ve GATT, ayrıca diğer yapılar NATO vs…

Bu hegomonik karmaşanın akabinde Dünya Bankası, IMF, Birleşmiş Milletler, NATO gibi yapıların etkileri azalacaktır. Çünkü bu yapılar ulus devletleri kendine baz alarak gelişmişlerdi. Ama bununla birlikte ulus devletlerin bir araya geldiği birliklerin gücü de artmış oluyor.

Uzak doğuda, Doğu Asya’da, Orta Asya’da, Türkiye merkezli bölgede, Ortadoğu’da, Güney Amerika’da bu tür yapıların gelişmesi gibi bir durum söz konusu. Bu arada şunu belirtmek gerekir ki, Rusya burada bir soru işareti olarak durmaya devam ediyor. Hatta ilginç bir noktayı gündeme getirmiş olayım, Rusya kendini Çin Bloku’nun içerisinde yer alabileceğini söylüyor. Rusya’nın derin kodlarında yer alan Batıcılık ve Doğuculuk tartışmaları bügünlerde tekrardan alevlendi.

Röportajınızın başından beri oldukça ilginç bir resim çizdiniz? Şimdi ABD’de yaşanan finansal karmaşanın nedenleri nelerdir ve sizin buna çözüm önerileriniz nelerdir? En temel soru(n) olarak sormak gerekirse bankalar neden batmaya başladılar?

En önemli soru(n) bu. Çünkü kimse ne bu soru(n)ları soruyor ve ne de cevap vermek istiyor. Önceki krizlere baktığınızda, krizler-‘krize neden olan bozukluklarıyla birlikte anılırdı’. Örneğin sub-prime mortgage krizinin batık kredilerden dolayı çıktığını söylerdiniz. Ya da Amaranth hedge fonunun batması bir krizi tetikledi derdiniz. Şimdi bu finansal karmaşayı bir yere dayandıran var mı?

Burada benim düşüncem işte seninle yaptığımız bir buçuk yıl önceki söyleşimde belirttiğm şey oluyor. Bugünkü krizin nedeni emtia fiyatlarındaki hızlı düşme ve yüksek kaldıraçla yaratılmış likiditenin hızla erimesi… Dikkat edin bankaların kurtarılmaları adına para enjekte edildiğinde piyasalarda fiyatı ilk çıkan ne? Emtia.

Böylece son 15 yılda biz şunu öğrendik, ABD ‘kâr’ı özelleştirmiş, ‘risk’i sosyalleştirmiş. İşte yeni kapitalizm bu. Özelleşmiş şirketler ‘kâr’ ettiler, her şey iyiydi ve kar etmeleri için her türlü desteği görüyorlardı. Ne zamanki zarar etmeye başladılar, o zaman ABD ben bunu devletleştiriyorum ve borcu üzerime alıyorum dedi. Yani karşısına risk çıkınca devletçi oldu.

ABD’nin bu karmaşaya karşı yardım paketi üretme çabasını rasyonalize etme argümanı ise, “eğer bu bankalar batarsa, ekonomi hepten göçer, halk işsiz ve aşsız kalır.” ABD halkını böyle bir duruma muhtaç eden yine ABD’nin kendisi… Önce sistemi özelleştiriyorsun, deregülüze ediyorsun, kârlılığı sonsuzlaştırıyorsun, titan zincirleri kuruyorsun, sonra da halkına; ‘eğer bu sistem batarsa hepiniz aç kalırsınız bu nedenle bu sistemin zararını siz üstlenin,’ diyorsun. . Risk kazanç oranında riski biri üstlenmeye başlarsa ‘moral hazard’ oluşur. Bu karmaşada kimse risk/kazancı hesaplamadı ve sistem her riski aldı. Çünkü zarar ettiğinde riski ödeteceği bir yerler vardı.

Şu andan sonra de-dolarizasyon süreci nasıl gelişir?

Şu andan sonra önümüzdeki iki hafta içerisindeki olacak gelişmeleri iyi analiz etmek gerekir. Bana öyle geliyor ki, bu yardım paketiyle krizi 2 ay ertelediler. Finansal karmaşa önümüzdeki iki ayda durulacaktır. İki ay sonrasında ve özellikle 30 Ocak 2009’a kadar neler olacağını göreceğiz. Bu yardım paketiyle durumu maskelemeye çalışacaklar. Asıl soru(n) eğer bu durumu maskelerlerse ne olacağıdır? Zira sistem içerisindeki oyuncular ben bu oyunun içerisinde değilim diyebilirler. Ayrıca başka bir şey daha söylemek gerekirse eğer bu pakete önümüzdeki haftalarda bir reaksiyon gelmezse de bu finansal karmaşa önümüzdeki 6 ay için rahatlar. Ki 30 Ocak 2009’a kadar bir reaksiyonun gelmeyeceğini öngörebiliriz. Önümüzdeki haftalarda piyasalardan ciddi bir salvo gelmezse, gelecek nisan ayında bu tartışılan konulara geri dönebiliriz ve bu defa karmaşa çok daha sert olur.

Önceki röportajlarınızda bahsettiğiniz ve beklediğiniz büyük çöküş bugün haşin bir şekilde yaşanıyor. Lehman Brothers’ın ve Merill Lycnh’in olayı bu çöküşte neyi temsil ediyor?

Bankalar para yaratma mekanizmasının birer parçası. Diğer bir ifadeyle bankalar merkez bankalarının birer parçalarıdır. Önceki röportajlarda da söylediğim gibi kontrol dışına çıkan para yaratma mekanizması bozuldu. Bu mekanizmanın en önemli ayakları ise, Bear Stearns, Lehman Brothers ve Merill Lynch gibi büyük kurumlarında yanında ‘hedge fon’ ve ‘private equity’ler gibi yapılardı. Klasik yaklaşımla para yaratma kredi mekanizmasıyla yapılıyordu. Kredi mekanizması dolaylı finansman şekliyle çalışır. Hâlbuki 1980’lerden sonra mekanizma doğrudan finansmana evrildi. Aralarında ki fark; dolaylı finansmanda tasarruf sahibi tasarrufunu bankaya mevduat olarak yatırır ve banka bu mevduatı kredi talep edenlere aktarır. Yani tasarruf edenle bu tasarrufu talep eden arasında bir aracı vardır. Doğrudan finansmanda ise bu aracı yoktur. Tasarruf eden ile tasarrufu talep eden doğrudan buluşurlar.

Şimdi yaşanan süreçte asıl sorunda doğrudan finansman mekanizmasında yaşanan çarpıklıktan kaynaklanıyor. Klasik para yaratma mekanizmasında bankaların yerini alan sistem ve bu sistemin bankaların para yaratma gücünü kullanması işi sarmal haline getirdi. Basit bir yaklaşımla anlatacak olursam; aracının ortadan kalkması ya da yapısının değişmesiyle bir kuşak sonrasının yapacağı tasarruf bankaların eliyle şu anki tasarruf talep edenlere verildi. Yani çeşitli finansal enstrümanlarla daha yapılmamış tasarrufları şimdiden tasarruf talep edenlere verdiler. Buna ek olarak henüz yapılmamış olan tasarruflarla, varolan malları fiyatlandırmaya başladılar-örneğin emtia, gayrimenkul fiyatları.

Küresel finansal sistemin şu an yaşadığı sorunu 1980’lerden itibaren başladığını söylediniz ve bu sistem çöküyor dediniz. Şimdiden sonra neler bekliyorsunuz? Sizce bu çöküş siyasi olarak hangi yapıları etkileyecek?

Bu sistemin sonuna gelindi. Şu an yaşanan kaotik durumlara has olarak kullanabileceğimiz Lenin’in çok güzel bir sözü var: “Yönetenlerin eskisi gibi yönetemedikleri, yönetilenlerin ise eskisi gibi yönetilmek istemedikleri ama her ikisinin de birbiri üstünde hegemonya kuramadıkları durum devrimci durumudur. Devrimci durumunun iki çözümü vardır. Ya devrim ya çözülme…”

Bu açıdan şunu tartışmamız gerekiyor. Bu çözülmezlik bir mücadele sonucunda mı oluşmuştur? Çünkü bu iki türlü oluşabilirdi. Birincisi bilinçli müdahalelerle oluşabilirdi, ikincisi kendiliğinden oluşan süreçlerle oluşabilirdi. Şimdi küresel finansal sistemde yaşanan kendiliğinden oluşan süreçlerle ilgili. Başka bir deyişle, kapitalizme karşı birileri bir mücadele verdi de kapitalizmin köşeye sıkıştı gibi bir durum söz konusu değil. Şimdi yaşananlar kapitalizmin kendi iç çelişkilerinden kaynaklanıyor.

Karl Marx’ın da söylediği zaten bu; Marx sistem teorik olarak çözülebilir de diyor. Ama belirtmek gerekir ki, buradan illa kapitalizm çözülecek diye bir durum söz konusu gibi bir anlam çıkarmamak gerekir. Mesela 1918’lerde 1929’larda kapitalizm bir çözüm üretti. 1945’lerden sonra da çözüm üretti. Kapitalizm çözüm üretmeye çalışıyor ve mutlaka da bir şeyler getiriyor. Burada şu anda muğlak olan bu sürecin çözümünde rol alacak yapıların örgütsüz olması. Sermaye daha kısa bir süre önce muhteşem bir zafer kazanmıştı. Kendi dışındaki yapıları tümden örgütsüzleşitirmis silahsızlandırmıştı. Bu kriz kimsenin bu kadar kısa zamanda oluşacağını ummadığı bir krizdi. Bu nedenle şimdi toplumsal aktörler de hazırlıksız. Ama ben iradi müdahalenin olmadığı bir durumda kapitalizmin mutlaka kendini yeniden belkide geçmişten çok daha düzgün şekilde örgütleyeceğini düşünüyorum. Bir daha altını çizeyim alteratif olmadığı durumda.

Gürcistan’da yaşananlardan sonra çok kutuplu dünyanın tarafları kendini daha da belirginleştirmeye başladı. Bu finansal çözülmeden sonra dünyada nasıl siyasal yapılar öngörüyorsunuz?

Biz şu an yaşanan çözülmeyle sonuçlanan bir krizi 1.Dünya Savaşı’ndan öncesinde ve sonrasında yaşadık. 1.Dünya Savaşı’ndan sonra ulus devletler oluştu. Hatta şunu diyebilirim ki; 1. Dünya Savaşı’ndan önce ülkeler arası ticaretin düzeyine vs. baktığınızda küreselleşmeye yakın yapıların olduğunu görürsünüz. Bu krizden sonra dünya siyasi arenasında yaşanacak olan, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra ulus devletlerin güçlenmesinden öte, bölgesel siyasi yapıların politik arenada yer almasıyla sonuçlanacağını düşünüyorum. Bu saatten sonra ulus devlet minimalizmine gidilemeyeceği kanaatindeyim…

Röportajınızın başında 1980’den şimdiye kadarki süreci kapsayan dönemde finansal sisteminin evriminden bahsettiniz. Konvansiyonel sistem içerisinde finansal sistem ile sınaî sistem arasındaki ilişki öngörülebilir ve riski hesaplanabilirken, özellikle şimdilerde konvansiyonel yapıların kontrolü dışına çıkan finansal sistem ile sınaî sistem arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Konvansiyonel yapıların riski ölçebilen daha güçlü bir yapıları varken, şimdiki sistemde riskin ölçülmesi piyasaya bırakıldı. Biz son 10 yıldır yaşanan karmaşalarda piyasaların 'risk efficient' olmadığını gördük. Piyasaların 'risk efficient' olmaması en temel makro ekonomi döngüsünün aksamasına neden oldu. Hanehalkının tasarruflarının yatırıma dönüşmesinde risk bir baraj oluşturdu. İşte riskin ölçümünü piyasaya bıraktığınızda, piyasa riski doğru ölçemiyor. Nitekim sub-prime mortgage krizinde ve öncesinde Amaranth hedge fonunun batmasıyla tetiklenen karmaşada tartışılan en önemli konulardan biri de derecelendirme kuruluşlarıydı. Denildiki, piyasa uzun vadede riski iyi ölçer. Bu Keynes’in dediği, 'uzun vadede herkes ölür, ' gibi bir şey. Ama işte riskin insanın ömür süresi içerisinde değerlendirilmesi gerekiyor. Piyasanın uzun vadede riski iyi ölçüyor olması sorunu çözmüyor. Diğer bir ifadeyle asimetrik enformasyonun olduğu yerde riskin uzun vade içerisinde kendini düzeltmesi bir anlam ifade etmiyor. Bazıları bu asimetrik bilgiden kısa vadede büyük paralar kazanıp bedelide öbür tarafa ödedip çekip gidiyor. İşin ironik bir yanını daha gündeme getireyim; şu anda ABD de tartışılan bu bankaların tepesindekilerin bonusları.

Bu noktada başka bir noktaya daha vurgu yapmak gerek, bu tür yapılar sermayenin kısa vadeli kazançlarını göz önüne alarak, üretim dengelerini etkileme pahasına da olsa kaynakları yanlış dağıtılmasına sebep olmaktadırlar. Kısaca şunu söyleyebiliriz ki, finans sistemindeki bu tür bir yapılaşma sınaî sermayenin aleyhine ve uzun vadede üretimin büyümesinin engellenmesini doğuruyordu. Finans sistemindeki bu kriz uzun vadede sınaî sektör için olumlu sonuçlarda doğurabilir.

ABD’de başlayıp tüm dünyayı etkileyen bir mali krizin, ABD’nin reel sektörüne etkimesi ve daha sonra dünya genelinde reel sektöre etkimesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bana bu karmaşa iyi yönetilebilirse, sınaî sektöre yansımasının daha az olacak gibi geliyor. Ama mali sistemin çöktüğü bir ortamda sınaî sektör etkilenmeden yoluna devam edemez.

Yaşanan karmaşa sizce ne ifade ediyor. Anglo-Sakson finansal sistemde bir değişim mi söz konusu, yoksa bir güç kaybı mı söz konusu?

Bana göre Anglo-Sakson finansal sistemde bir güç kaybı söz konusu. Ancak düzen boşluk tanımaz. Her güç kaybı başka bir sistem tarafından doldurulur. Bana göre de Anglo-Sakson finansal sistemin güç kaybının yerini bölgesel yapıların güçlenmesiyle oluşacak olan yeni bir dünya finansal sistemi. Ama nihayetinde uzun vadeli olarak bakarsak Anglo-Sakson finansal sistemde ciddi bir güç kaybı var. Ve ayrıca bu güç kaybının kazandırdığı ivmeyle, 2009 ortalarında durumun bugün görülenden daha kötü olacağını görüyorum. Bu karmaşa yapısal bir dönüşüme doğru gidiyor. ABD Sovyet blokunun çökmesiyle dünyada bir yapısal dönüşüm gerçekleştirdi, ama bunu sürdüremedi. Bu finansal karmaşa bunu gösteriyor. Eğer bir emparyalizmden bahsedeceksek, bu karmaşayla birlikte şunu diyebiliriz; ABD’nin emparyalizminin çöküşü Osmanlı gibi uzun yıllarda değil, çok daha hızlı çözülmeye başladı… Buna teknolojinin çözülmenin sinüs grafiğini daraltması diyebiliriz.

Bu karmaşada merkez bankalarının durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu karmaşada merkez bankalarının süreci re-aktif bir şekilde takip etmesinden başka çaresinin olmadığını düşünüyorum.

Bir önceki röportajınızda, sub-prime mortgage krizinin getirdiği karmaşaya önlem olarak ABD ve Avrupa merkez bankaları koordineli olarak piyasaya 120 milyar dolar enjekte etmelerine siz, ‘ateşe benzin döküyorlar’ demiştiniz. Şimdi baktığımızda o dönemde gerçekten ateşe benzin döktüklerini görüyoruz. Şimdiki 700 milyar dolarlık paket için değerlendirmeleriniz nelerdir?

Evet, 120 milyar dolarlık enjeksiyon sonrasında ateşe benzin döküyorlar demiştim. Buna en önemli değişken olarak ta “ ‘emtia futuresları’ndaki muammanın henüz çözülmemiş olması” olduğunu söylemiştim. Zira o dönemdeki enjeksiyon günü kurtarmaktan başka bir işe yaramadı. Baktığınızda o dönemden sonra emtia fiyatları anormal artış gösterdi. Bu oksimoron bir durum. Piyasaya enjekte ettiğiniz likidite sorunu çözmüyor, emtia fiyatlarını artırıyor. Şimdi yapılması düşünülen yardım paketi de bana göre ateşe daha fazla benzin dökmekten öteye geçmeyecektir.

1929 buhranı, 1974 petrol krizi, 1998 Rusya krizi vs. tarihsel olarak her krizden sonra bir dönüm noktası olmuş ve bu döneme bir ad konulmuş. Şu an yaşananlar bunlara benzer bir durumu ifade ediyor mu? Eğer bu bir dönüm noktası ise siz bu dönüm noktasını nasıl adlandırırdınız?

Bu bir dönüm noktasıdır ve bu yaşananlar ABD’nin tek hegemonya projesinin sonudur. ABD’nin hegemonya olma süreci bir dış muhalefet ile çözülmedi. Nesnellik bu süreci kaldırmadı. Nedir bu nesnellik? Hâlâ ulus devlet yapılarının var olmasıdır. Eğer tek bir hegemonya oluşturmak istiyorsanız, ekonomik sistemde tek bir merkez bankası gibi bir bankanızın, tek bir para birimizin ve hatta vergi mekanizmasının tekel olması lazım. Ve diğer sistemleri ele alırsak tek bir ortak dilinizin vs. olması gerekir. Ve bunlardan öte kapitalizmin içsel çekişmelerinin olmaması lazım. Bu noktada ortaya çıkacak tartışmalardan biri de kapitalizmin beslediği bu tek hegemonya olma projesinde, kapitalizmin kendi iç çelişkilerinin olduğudur. Kapitalist sistem içerisinde çelişkişlerin olmasına karşın kapitalist sisteme dış tehdit olarak sayılan bir komünist sistem varsa ki, olup olmadığı başka bir tartışma konusu, bir dış tehdit olarak bahsediyorum, komünizm kapitalizmi çözülmeye götürür. Eğer karşısında komünizm gibi bir sistem yoksa kapitalizm çözülmez, aksayan yapı yeni bir örgütlenmeye gider. Bu tür krizlerin etkisinin azaltılmasının yolu Keynesci modellerden geçer. Ama Keynesci modeller dışardan müdahaleyi gerekli kılan aygıtları zorunlu kılar. Dolayısıyla ABD dünya hegemonyasını kuruyorum dediğinde, kapitalizmin içsel dinamiklerini de kontrol eden mekanizmaları da geliştiriyor olması gerekliydi. Geliştirmediği takdirde, işte sistemi yıkılmaya terk etmek durumunda kalıyor.

Bu karmaşadan çıkmanın çözümü sizce nedir? Bu çözümü Türkiye açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Uzun vadede bu tür karmaşalardan çıkmanın çözümü ulus devlet yapılarının üstünde oluşacak yapıların güçlenmesi olacaktır. Türkiye açısından ise, Türkiye bu tür yapılar içerisinde kendi konumunun neresi olacağına vereceğine karar vermesi olacaktır. Bizim Anadolu Rüyası projesi için harika olanaklar oluşuyor. 1929 nasıl Türkiye Cumhuriyeti’ni geliştirdi ise bu kriz de Anadolu kaynaklı bölgesel bir yapıya müthiş olanaklar sağlayabilir.

Bu çözüm kendiliğinden mi gelişecek? Yoksa bir irade mi bu tür karmaşaların son bulması için bir çözüm üretecek?

Şu an dünyada böyle bir irade yok. Bu sürecin kendi içerisinde kendiliğinden çözülecek ve yavaş yavaş böyle bir çözüme doğru ilerliyoruz. Böyle iradi bir çözüm kapitalizm içerisinde de yok, kapitalizme alternatif bir sistem içerisinde de yok.

Bir yılı aşkın süredir, değerli öngörülerinizi bizimle paylaştığınız ve bu öngörülerin gerçekleşmesiyle sistemi takip etme mutluluğunu yaşattığınız için, teşekkürü bir borç biliriz.

Ben teşekkür ederim...

ADAM Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi

info@ekopolitik.org

Murat Soycengiz:*1958 yılında doğdu. Ekonomi öğrenimi gördü. Masterini Londra’da yaptı. İsviçre’de borsada bir Japon aracı kuruluşunda çalıştı. Cenevre, Tokyo ve New York’ta fon yönetimi ile ilgili çeşitli şirketlerde çalışmalar yapan Soycengiz 1995’te Türkiye’ye döndü. Borsa dışı şirketlerin halka arzı ile ilgili çalışmalar yapmakta olan Soycengiz aynı zamanda Ekopolitik’in danışmanı.

Bu makale toplam 1161 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.6900, Satış 1.7200; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 2.1150, Satış 2.1600
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi