- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Dr. Aliye Çınar
Armağan Kültürü ya da Potlaç Kültürü
Şimdi nerden çıktı bu ‘potlaç kültür’ dendiğini duyar gibiyim. Haklı bir şaşkınlık! Ancak pek çok yerde işaret edildiği dikkatimi çekti ve asıl kaynaklarıyla bizde kullanımın örtüşmediğini görünce dayanamadım. İşte bu yazının öyküsü böyle… “Potlaç”, sözlüklerde Kuzey Amerika kabilelerinin yaptıkları büyük şölen ve şenlikleri tanımlamak için kullanılır. Potlaç törenleri sırasında, önce yenilir içilir ve armağanlar verilir, daha sonra da değerli tüm kap kacaklar kırılır, balıkyağı akıtılır, ev eşyaları, dikiş makineleri harap edilir ve hatta evler bile yakılır. Potlaç törenine çağrılmak, büyük bir onurdur ancak her konuk, çağrıldığı her potlaç törenine karşılık kendisi de bir potlaç düzenlemek zorundadır. Bu törenlerin artı ürün birikimini önlemek için, biriken fazlalığı topluluğun diğer üyeleriyle paylaşmak amaçlı yapılmasından yola çıkılarak, bu törenlerin yapıldığı toplumların yaşadığı kültüre de beşeri bilimlerde “potlaç kültürü” adı verilmiştir. Potlaç kültürü yerine “armağan kültürü” ya da “simgesel değiş tokuş düzeni” tanımları da kullanılabilir. Potlaç basit bir şölen değildir, yaşamın tüm alanlarını kapsar ve zihniyet işleyişini belirler. Potlaç kültürü, soy ve kan birliği üzerine oturur, yasalar değil karşılıklı rızaya dayalı gelenekler egemendir. Düğün, nişan, sünnet, bayram, zafer vb. olaylarda gerçekleştirilen değiş-tokuş, bu kültürün belirleyicisidir. Maddiden daha çok manevi alışveriş önemlidir; duygu alışverişi yaşamsal bir öneme sahiptir. Bu düzende toplum, hiyerarşik bir görünüme sahip olsa da, aslında söz konusu olan eşitler arasında geçici bir eşitsizliktir; her an statü değişiklikleri olabilir. Özel mülkiyet kavramı yoktur, herkes kardeştir, ben yok biz vardır, servet kolektif bir anlama sahiptir. Servet, bir anda el değiştirebilir. Törenlerde verilenin reddi, bir savaş nedenidir. Aldığınızı çoğuyla iade etmeniz beklenir, aksi halde bir dava ve anlaşmazlık konusu ortaya çıkar. (Bkz., Erol Göka, İnsan Kısım Kısım, Aşina Kitaplar, Ankara,2007). Potlaç düzeninde topluluğun bütünlüğünü korumak tüm davranışların belirleyicisidir. İnsanların adları bile ait oldukları topluluk ya da onun atası sayılan totem, fetiş vb. varlıkların adlarıyla sınırlıdır. Her şey, prestij, itibar, otorite, hatta cinsel yaşantılar bile kolektif ahlak süzgecinden geçirilerek değerlendirilir. Şan, şeref, kahramanlık, namus gibi kavramlar her şeyin üstündedir, dolayısıyla gündelik hayatta nesnelerin kullanımında işlevsellik ve akılcılık değil, gösteriş ve şatafat öne çıkar. Ne var ki, sözünü ettiğimiz durumu günümüz dünyasının gösteriş perestliği ile aynı potada değerlendirmek doğru değildir. Zira potlaç kültüründe göstericin bu kadar öne geçirilmesi, eşya sayesinde tanrısallığın gölgelenmemesine izin vermemek amacıyla ilgilidir. Potlaç kültürünün hüküm sürdüğü kabilelerin ya da toplulukların “kralları şanlarına uygun olağanüstü güzel eşyalara, özellikle de altın ve kıymetli taşlara sahip olmak zorundaydı. Hazine demek değerli maddelerin bir yerlere yığılması demek değildi. Hazineler büyük törenler esnasında herkese gösterilmeli, halkın şefleri görkemli hazinelerinin ortasında yer almalıydı. Çünkü bu nesneler onların gurur kaynağıydı”. Potlaç ritüelleri sırasında kralların eşyalarının sergilenmesi, daha sonra da dağıtılıp adeta yağmalaması durumunu antropolog R. Benedict Kültür Örüntüleri kitabında, bir nevi, iktidar saplantısı olarak değerlendir. Zira onların mallarını harap etmeleri, eşyanın değişmesinin aksine kendi güçlerinin sürekliliğini temsil etmekteydi. Bir başka ifadeyle, kral bu sayede oluş ve bozuluşun kendi gücü dahilinde olduğunu ifşa etmeyi hedeflemektedir. Özellikle Levi Bruhl gibi bazı düşünürler potlaç kültürünün tek Tanrılı dinler öncesine ait evrensel bir kültür olduğunu söylerler. Zaten yukarıda potlaç terimin anlamını verirken onun kabilevi bir kültürün özelliğini temsil ettiğini söylemiştik. Bruhl’a göre, bilhassa ilkel kabilelerde (ya da çağımıza yakın olmakla birlikte hala bu özelliği gösteren topluluklarda) tanrısallığın bütün eşyada olduğu kabul edilmekteydi. Bunu daha somut olarak ifade etmek gerekirse, ilkellerde paganizm hakimdi. Eşyanın da ruhu olduğuna inanılmaktaydı. Zira söz konusu ruh, tanrısal bir ruhtu. Nasıl ki ilkel kabilelerde ‘tabu’ olan hayvan, bitki vs. her ne ise onun sayesinde kültür örüntüsü teşekkül etmekteydi, bu yapıdaki geleneksel ağda hediye sayesinde tanrısal ruh, toplumsal kültür ağını örmekteydi ve idame ettirmekteydi. Bir başka ifadeyle tabu ile hediyeleşmeyi bir aynı yapının iki zıt kutbu olarak görebiliriz. Tabu, deyim yerindeyse kültürün oluşumunda, dairevi bir yapının merkezidir. Çünkü toplumsal yapıdaki yasak ve meşruyu belirlemede tabu merkezi bir konuma sahiptir. Armağan ise, tabunun aksine meşruluğun sembolüydü. Antropolog Mary Douglas meşhur eseri Purity and Danger (Saflık ve Tehlike) isimli kitabında bir Afrika kabilesi olan Lele topluluğunda pangolin denilen hayvanın tabu oluşunun kültürel örüntünün yapılanmasındaki önemini analiz eder. Levi Bruhl da, İlkel İnsanda Ruh Anlayışı isimli eserinde, potlaç kültürünün yasak olmayan tanrısal ruhu canlı tutma ve bu sayede hem tanrısallığı tezahür ettirme hem de toplumsal bağı tanrısallıkla ikame etme aracı olarak ele alır. Kapitalizmin önemli nirengi noktalarından bir olan tüketim ve dolayısıyla özel günler ihdası üzerinden armağan kültürünü canlı tutma çabası bir ölçüde paganizme geri dönme durumudur. Çünkü hediye üzerinden karşılıklı dostluktan ziyade para gücünü tecessüm ettirmektedir. Zira kapitalist tüketimde marka ve etiket her şeyin önündedir. Bu yol izlendiğinde bile armağan üzerinden bir tabakalaşmanın ya da deyim yerindeyse sanki kast sisteminin oluşturulduğunu gözlemlemek mümkündür. Öte yandan zorla armağan talebi diyebileceğimiz modern dilenciliği de benzer bağlamda değerlendirmek mümkündür. Dilencilik, Avrupa’daki kapitalizm öncesi potlaç kültürünün işaretleri diye kabul edilir. Çünkü verme sayesinde, tanrısal ruhun canlı tutulacağı kabul edilmektedir. Feodal dönemde Avrupa’da şefler, bir bakıma hem Tanrıların, ruhların, ataların yeryüzünde yaşayan temsilcileri olarak kabul edilir hem de toplumsal düzeneğin mübadele üzerinden tanrısallığın ikame ettiricisi olarak görülür. Bu nedenle de toplumun güvence içinde yaşaması, huzuru ve refahından sorumludurlar; bunları sağlayamayan şef liderliğini sürdüremez. Şefler toprak sayesinde tanrısallığın temsilcisi olduğundan, mübadele ve potlaç kültürünün sürdürülmesinin garantörüdür. Potlaçtaki simgesel düzen, şaşmaz ritüellere sahip bir büyü düzenidir; değişmezlik, şimdiki zaman ve sözlü kültür egemendir. Bu efsunî ve büyülü ritüel yani potlaç, tanrısallığın güç ve gizemli boyutunu bir araya getirir. Bu bağ, adeta toplumu güncelleyen ve düzenleyen dahası idame ettiren bir özelliği haizdir. Yine dikkatten kaçmamamsı gereken bir başka özellik ise, paranın, ilk kez potlaç düzeninde ortaya çıkmış olmasıdır. Ne var ki o dönemde para, ekonomik bir gösterge olarak değil siyasal bir güç göstergesi ve barışı sağlamaya yönelik bir değiş tokuş nesnesi olarak kabul görmüştür. Parasal ekonomik düzenin ortaya çıkması, ancak akılcı bir düşünce sisteminden sonra mümkün olabilmiş, bunun için de çok çok uzun yüzyıllara gerekmiştir. Parasal ekonomik düzenin ortaya çıkışı durumunda bu kez eşya evrensel bir ruhun taşıyıcısı değil de, bizzat paranın bir göstergesi haline gelmiştir. Böylece potlaç kültüründe, eşyanın değişmezliğin ve şimdinin sembolü olmasından dolayı ritüelde oluş ve bozuluşu temsil etmek bakımından yağmalanmasına gerek kalmamıştır. Zira modern zamanlarda eşya, zaten hızlı tüketimle aynen bu anlamı karşılamaktadır. Dahası asıl olan değişim olmuştur ya da tüketim. Tüketimciliğin ve devlet kurumlarının egemen olduğu bir çağda, pek çok insan, öz çıkarın toplumdaki baskın güdü olduğuna inanır. Armağanlar da, en iyi ihtimalle, yararsız süsler olarak görülür. Armağan Dünyası isimli kitabında Jacques Godbout, armağanın aslında günümüz toplumlarında nasıl da hakim olduğunu gösteriyor. Antropolog Marcel Mauss, 'ilkel' ve arkaik toplumlarda armağan aracılığıyla kurulan ilişkileri incelediği ünlü eserinde, bu değiş tokuşun temel özelliğinin, tarafları, değiş tokuş edilen nesnelerin maddi değerinin üzerinde ve ötesinde bağlayan bir sosyal bağ kurması olduğunu göstermişti. Bu karşılıklı soyut 'borçlar' sosyal dokuyu oluşturuyorlardı. Godbout ve Caille, modern toplumların piyasa alışverişleri zemininde ve öz çıkar peşinde işlediği varsayımının aksine, armağanın hala sosyal dokumuzun temelini oluşturduğunu vurguluyorlar. Yazarlara göre, aynı türde karşılık verme yükümlülüğü hissi doğuran armağan, sadece bir nesne değil, bir sosyal bağ, belki en önemli sosyal bağdır. Kan ve organ bağışı, gönüllü çalışma, arkadaşlar, çiftler ve aile arasındaki ilişkiler, Noel Baba, sanatçılar ve izleyiciler arasındaki etkileşim ve sanatçı-toplum ilişkisi gibi birbirinden farklı birçok örnekte, armağan günümüzde etkili olmaya devam ediyor. Potlaç ve İslam Kültürü “Potlaç”ın Türk tarihindeki en yakın anlamını “yağma toyu” (han-ı yağma) verir. Türk tarihinde yağma toyunun olduğu, hanların, önde gelen kimselerin mallarını bir törenle yağmalattığı bilinen bir husustur. (İnsan Kısım Kısım, Aşina Kitaplar, 2008). Hükümdar bir bakıma tanrısallığın sembolü olduğundan, oluş ve bozuluşu, dünyanın devranını kendi malı üzerinden sergilemektedir. Ancak Türklerin Talas Savaşıyla birlikte, İslamiyeti kabul ettiklerini dikkate aldığımızda, bundan böyle acaba ‘potlaç kültürü’nden çok rahat bahsedebilir miyiz? Bir kere, potlaç kültüründe tanrısallığın eşyaya yayılmış olduğu kabul edilmektedir. O kültürdeki insanlar tıpkı kendilerinin gibi eşyanın da ruhunun olduğunu düşünmektedirler. Neredeyse diğer varlıklarla kendileri arasında bir ayrımı belirginleştiremdiklerinden söz edilebilir. En genel ifadeyle bir tür tümtanrıcılık akla gelmektedir. Bir başka ifadeyle, İbrahimî geleneğin aksine, tanrısallık her bir nesne arasında dağılmış durumdadır. Oysa İbrahimi gelenekte ve özellikle İslam dininde ‘tevhid’ düşüncesi Allah ve diğer yaratılanlar arasında kesin ayrımı gözetir. Bu dünya görüşünde insan da, varlık hiyerarşisindeki en kâmil varlıktır. Dolayısıyla onun eşya üzerinde hakimiyeti vardır. Diğer varolanlar da Allah’ın birer işaretidir. Bu kısa giriş bilgilerinden sonra, Prof. Dr. Oğuz Adanır ve Doç. Dr. Erol Göka’nın potlaç kültürünün, Avrupa’daki 19. yüzyıl sanayi kapitalizmiyle gerçek anlamda, kalıcı ve bireysel toprak ve özel mülkiyet anlayışının ortaya çıkışıyla birlikte büyük ölçüde kaybolduğunu ancak özellikle İslam dünyasında ve Asya’da varlığını devam ettirdiğini söylemelerini çok isabetli bir tespit olarak değerlendirmek mümkün değildir. Değerlendirmenin ilk ayağı yerinde gibi gözükse de, kapitalizmle birlikte içinin yeniden doldurularak, Avrupa’da varlık gösterdiği söylenebilir Oysa Selçuklu ve Osmanlı’da varolduğunu iddia etmek biraz aceleci bir değerlendirme gibi gözükmektedir. Osmanlı’daki hediyeleşmenin dini ve kültürel arka planı Kur’an’daki ‘ülfet’ ayetiyle ilgilidir. Zira birbirine düşman olanların dost olması Allah’ın bir hikmeti olarak değerlendirilmektedir. Hediyeleşmede bu bağı kuvvetlendirici bir özelliktedir. Yine İslam peygamberinin bu yöndeki tavsiyeleri dostluk bağını kuvvetlendirmek ve ‘en sevdiklerinizi harcayın’ prensibi gereğince hem benlik davasından vazgeçmeyi hem de dünyaya tapmamayı tavsiye etmektedir. Hal böyle olunca ilkel kabilelerdeki pagan dinin bir özelliği olan potlacı Osmanlı kültürüne uyarlama çabası biraz zorlama gibi gözükmektedir. Doç. Dr. Erol Göka’nın tespitiyle, Prof. Oğuz Adanır’a göre; tarih boyunca Türk toplumları potlaç kültürü özellikleri göstermektedir; “Osmanlı’da ve günümüz Anadolu toplumunda da potlaç kültürünün kalıntılarından bahsedilebilir. Örneğin “gösteriş ve şatafat”ı, “kardeş kavgası”nı ve Eski Türk Dini’ndeki inançları, “kolay sınıf atlama”yı, “konukseverlik”i potlaç kültürü oldukça iyi açıklamaktadır.” Ancak şu bir gerçek ki, bir şeyle asıl da değil de, tâli de benzemek; onlar arasında bir özdeşlik kurmak çok isabetli değildir. Potlaç kültüründe armağanın, eşyanın tanrısal ruhu taşıdığı kabul edilmektedir. Oysa İslam dininde tanrısal ruh, akleden varlıkların bir özelliğidir. Dolayısıyla da eşyanın böyle bir özelliğinin olduğunu kabul etmek doğru değildir. Dahası İslam dünya görüşünde Allah ve diğer varlıklar ayrımı çok nettir. Potlaç kültürünün Osmanlı’da da devam ettiğini düşünen Adanır, bunun kanıtları olarak Osmanlı’yı farklı bir gözle değerlendirir ve şu tespitlerde bulunur: Devletin asıl işinin fetihler olması ve bu işle servet kazanması, devletin gelirleri gibi giderlerinin de belirsizliği; ülkü birliğinin dinden değil şan, şöhret, kahramanlık ve çıkar birliğinden geçmesi, savaşların araç dinin amaç olmayıp dinin araç savaşmanın ve paylaşmanın amaç olması; fütüvvet ve ahilikteki dayanışmacı yaşam biçimi ve Osmanlı kurucularının ahi olmaları; ahlak ve hukukun aynılığı, dilenciliğin ve sadakanın önemi; toprağın kimsenin değil devletin mülkü olması, görevliye maaş değil geçinme kaynağı olarak dirlik verilmesi; Tanzimat’a kadar modern anlamda sanat kavramıyla karşılaşılmaması, kültürel yaşamın şenlikler tarafından belirlenmesi; İslamiyet görüntüsü altında toplum yaşamında eski inançların, büyü düzeni olan Şamanizmin sürmesi… Şimdi Türklerin savaş ruhlu bir özelliğinin olmasını, göçebe ve at üstünde yetişen bir yörük ruhu olmaktan ziyade, potlaçla bağlantılandırmak, hem potlaçın hem de değerlendirilen kültürün içini boşaltmaktan ve indirgemeciliğe düşmekten başka bir şey değildir. Bir kere Osmanlı savaşırken asla savaş amaç olmamıştır. Eğer böyle olmuş olsaydı, Osmanlı ile savaşan düşman güçler bir beldeyi işgal ettiklerinde hemen camiyi kiliseye ya da bir başka kendi dini yapılarına çevirmezlerdi. Bu gösteriyor ki, asıl olan bir din savaşı. Hatta Haçlı savaşı bunun en açık kanıtlarındandır. Öte yandan geçimin maaşla değil de, dirlikle verilmesi tamamen feodal yapıyla ilgilidir. Öte yandan kültürel yaşamda şenlik türü eğlentilerin, potlaç kültüründeki şenlikle özdeşleştirilmesi oldukça düz bir mantıktır. Verilen örnekleri bir bir yadsımak zor bir olay değildir... Yine Osmanlı değerlendirilirken dinin amaç değil de araç olması söylendikten sonra bir toplumun temel ayırt edici unsuru olan ahlak ve hukukun aynılığını gündeme getirmek çelişkili bir durumdur. Ahlak ve hukukun aynılığı kesinlikle İslam dinin ayrılmaz bir özelliğidir. Zira ikisinde de adalet temel kavramdır. Bu da tamamen Tanrı-insan ilişkisi ve yaradılış macerasının bir tezahürüdür. Hem ahlak hem de hukuk için adalet asıl belirleyici yapı olunca, bunların aynı çatının birimleri olması İslam dininden kaynaklanmaktadır. Modern hukukla bir mukayese yapacak olursak, hukukta adalet mülkün temeliyken, ahlakta ise, demokrasinin bir sonucu olarak eşitlik hakimdir. Bütün insanların insan olma bakımından haysiyetine saygı göstermek gerekecektir. Eşitlik ile adalet ayrı parametrelerde işlemektedir. Yasa önünde eşit olmak, adaletten önce gelecektir. Çünkü adalet temel varlık ve bilgi anlayışı olmayıp, eşitliğin işlemesine yardım etmektedir. Yine Göka, Adanır’ın, Ziya Gökalp, Abdülkadir İnan ve Doğan Avcıoğlu gibi Türk tarihiyle ilgili önde gelen isimleri potlaç kültürünü, armağan toplumlarını bilmemeleri nedeniyle hatalı değerlendirmeler yapmakla suçladığını kaydeder. Bu tür değerlendimeler bize modern dünya şablonlarının bir dayatmasıdır. Elde tek boyutlu insan algısının bir kaç kıstasını evrensel sayarak onu ölçüt olarak kabul etmek üzücü bir manzara olsa gerektir. Çünkü her kültür ve geleneğin kendine has miyarları ve ürünleri olduğu bir gerçektir. Nihayetinde Göka, Adanır’ın tam bir ikilem içinde olduğuna dikkat çeker ve bu durumu şu soruyla özetler: “Tek Tanrılı dinler, potlaç düzenini yıkan bir etki gösteriyorlarsa, niye İslam toplumlarında bu pek mümkün olmamıştır?” Bu soru kanımca yazımızın belkemiğini oluşturmaktadır. Daha ilginci o, değerlendirdiği iletişim bilimcinin, Türklerin İslam’ı seçmelerinde, her ikisinin de yani hem Türk kültürünün hem de İslam kültürünün evrensel potlaç havzasında yer almalarının temel rol oynadığını söyleyecek kadar ileri gittiğine atıfta bulunur. aliyecinar@gmail.com Bu makale toplam 1178 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||