-
  SON HABERLER
Doç.Dr.Erol Göka
Doç.Dr.Erol Göka
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
'Kadınlar erkekler aşıklar'

“KADINLAR ERKEKLER AŞIKLAR”

[Eşim psikiyatri uzmanı Sema Göka ile birlikte kaleme aldığımız “Kadınlar, Erkekler, Aşıklar” kitabı geçen hafta Timaş Yayınları arasından çıktı. Bu kitabın önsözünü www.haber10.com “Kültür-Medya” bölümünde geçenlerde yayınladı. Dileyenler, bu bölümün arşivine giderek önsöze ulaşabilirler. Aşağıda ise çok önemsediğimiz bu kitabın “sonsöz”ünü haber10 okuyucularına sunuyoruz.]

Yıllardır sorunları için bizden yardım isteyen kadınları ve erkekleri dinliyoruz. Onların sorunlarının önemli bir kısmı, birbirleriyle ilişkileri ve duygusal alanla ilgili. Elimizden geldiğince yardım etmeye çalışıyoruz. Yaşadığımız hayatta neler olup bittiğini anlamadan insanlara yalnızca mesleki bilgimizle yardım etmenin imkansız olmasa bile çok güç olduğunu bilerek, düşünce dünyasıyla da ilgileniyoruz. Kadınların, erkeklerin, aşıkların hallerini hep konuşup duruyordunuz, herkes konuşup duruyordu, bir de bizden dinlediniz. Bilebildiğimiz, dilimizin döndüğü kadarıyla anlatmaya çalıştık. Sis perdelerini aralayıp gerçeklerin görülmesini amaçladık. En apaçık haliyle çıksın gerçekler diye uğraştık, “Evet, işte bu!” dediğimiz zaman deklanşöre bastık. Kadınlar ve erkekler hakkında bilimden, toplumdan, insan hayatlarından baktığımızda gördüğümüz manzarayı ifade edebilmek için uğraştık.

İnsanlık tarihinin önceki devirlerinden neredeyse tamamen farklı zamanları yaşıyoruz. Bizim zamanımızın da önceki zamanların olduğu gibi insanlara sunduğu umutları ve kaygıları, imkanları ve riskleri var. Bilimsel keşifler ve teknolojik imkanlar, hayatlarımızı daha dün hayal bile edemeyeceğimiz şekilde değiştiriyor, kolaylaştırıyor ama bir yandan toplumumuzu ve psikolojimizi de değiştiriyorlar. Bazıları bilimsel ve teknolojik gelişmelerin kendilerinin de büyük risk oluşturduğunu, dünyanın kıyamete sürüklendiğini söylüyor ama bize göre yaşadığımız zamanların riskini toplumdaki ve psikolojilerimizdeki henüz gideceği yeri kestiremediğimiz değişiklikler oluşturuyor. Modern zamanlarda aldığımız riskler o kadar fazla ki bazı düşünürler, yaşadığımız topluma “risk toplumu” diyorlar. Göz gözü görmüyor, ağzı olan konuşuyor. Tüm eski yapılar sökülüyor, ideolojiler, büyük anlatılar yıkılıyor. İnsanlığın büyük bir ahlak ve maneviyat krizi yaşadığından bahsediliyor. Hakikat bir tane değil artık herkesin kendisine göre doğrusu var. “Katı olan her şey buharlaşıyor.” Dünya elimizin altından kayıp gidiyor.

Kadın-erkek ilişkileri, her devirde insan ilişkilerinin en sorunlu alanıydı ama toplumsal yapıların ve psikolojilerimizin bir deprem, bir alt-üst yaşadığı günümüzde kadın-erkek ilişkileri bizatihi insanlığın sorunu haline geldi. Toplumsal cinsiyet, cinsel kimlik konularının meydan okumalarına topyekün insanlık olarak ilk kez maruz kaldık. İnsanlığı bugüne kadar getiren gemi, en çok aile ve mahremiyet ilişkileri alanında yaralandı, o yaralardan su aldı. Aile ve mahremiyet ilişkileri alanında yepyeni şeyler yaşıyoruz. Her yeni yaşantı, yeni sorunlarla birlikte geliyor, yanında sorunlarını da getiriyor. Bir yandan tartışıyoruz, toplumsal cinsiyetlerimiz hakkındaki, erkekler ve kadınlar hakkındaki önyargıları yıkmaya çalışıyoruz bir yandan bir bakıyoruz ki bilimsel araştırma sonuçları bile yeni önyargılar üretmiş. Bir yandan sorunlara çözümler bulmaya çalışıyoruz ama bir yandan da irili ufaklı binlerce yeni sorun ortaya çıkıyor. “İnsan hakları” adı altında yeni girişimler yapıyoruz. Çok hızlı çalışıyoruz, tıpkı ürettiğimiz teknolojik aygıtlar gibi hızlıyız. Eski Türklerin çocuklarına ad olarak koydukları, sakinliği ve metaneti temsil eden “Yavaş” kelimesini şimdi artık hakaret olarak kullanıyoruz. Hukukta bile çok hızlıyız. Toplumda var olan, “de facto” olan bir durum hızla hukuki plana da yansıyor “de juri” haline geliyor. Ama hukuki çözüm diye önümüze sunulanlar, bir süre sonra yeni sorun diye karşımıza çıkıyor.

Çok konuştuğumuz, çok söz söylediğimiz, sözüm ona çok çözüm ürettiğimiz alanlardan birisi de kadın-erkek ilişkileri. O kadar çok yayın var ki bu konuda meslekten insanlar olarak bizim bile izlememize imkan yok. Çözüm buluyoruz derken bazen öyle çok konuşuyoruz ki, bizi dinleyen var mı diye dönüp bakmak aklımıza bile gelmiyor. Çok fazla yayın var ama içlerinden iler tutar, derde derman nitelikte olanları arayıp bulmak bile artık uzmanlık gerektiriyor. Kadın-erkek ilişkileri hele aşk alanındaki bazı yayınlar ise gerçekten onlardan insanları korumamız gerekecek kadar çok feci. Meğer ne çok söylenecek sözümüz varmış, meğer ne yüksekmiş insanın sınır tanımadan konuşma hevesi! İşe yaramaz olanlarını bir kenara bırakınca geriye kalanlar temelde ikiye ayrılıyor.

Bazıları kadın-erkek ilişkilerinde yaşanan değişiklikleri, mahremiyet dönüşümlerini çok olumlu buluyor, hiç kaygılanmadan süreci akışına bırakmamız gerektiğini söylüyorlar. Bize ailenin yıkılmasını umursamamamızı, “gay ilişkileri”ni model almamızı ciddi ciddi öneriyor büyük sosyologlar, çocukları ne yapacağımızı ve birtakım etik sorunları çözersek her şeyin hallolacağı konusunda umutlular. Ama nedense insanlığın geleceğinden umutlu insan çok az. Ruh sağlığı profesyonellerinin çoğunluğu ve düşünürler, modernliğin bilim ve teknoloji alanında müthiş ilerlemeler getirmesine rağmen kadın-erkek ilişkilerinde aynı başarıyı sağlayamadığını hatta insanlığın yönünü tarih-öncesi barbarlık devirlerine döndürdüğünü söylüyorlar. Birçok sağduyulu insan, nasıl olup da coşkulu bir aşkla başlayan evliliklerinin % 60'ının hunhar davranışlarla ve boşanmayla bittiğini, oysa geçmişte “görücü usulü”yle yapılan evliliklerde, aynı çatı altında yaşamaya itilmiş çiftlerin nasıl olup da birbirlerini sevmeyi öğrenebildiklerini anlamayı kendilerine dert ediniyorlar. Bazı düşünürlere göre, kadın-erkek ilişkilerinde yaşanan kaosun sorumlusu, yakınlıkları değil cinsiyetler savaşını destekleyen, “post-modern kültür” (ki biz, yaşadıklarımızı modern zamanların bir devamı olarak gördüğümüz için “post-modern” kelimesini kullanmıyoruz). Post-modern kültür, biyolojik ve liberal rekabet ilkelerini kışkırtıyor, bu yüzden duygusal ortamda kıtlık baş gösterirken çiftler arasındaki iktidar mücadelesi artıyor. Üstelik bu iktidar mücadelesi, sevgi maskesi altında gizleniyor; iktidar, demokrasi-dışı olarak görüldüğünden varlığı yadsınıyor. Demokrasiyi tüm yaşama ve aile içine yayma amaç edinildiği halde, ailede, eşler ve kardeşler arasında da tıpkı toplumda olduğu gibi liberal rekabet, birbirini alt etme hırsları yayılıyor. İnsanlar birbirlerinin yüzlerine gülüyor ama alttan alta birbirlerinin gözünü oyuyorlar.

Şimdi başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmemizin zamanıdır. Kadınların ve erkeklerin toplumsal kimliklerinin nasıl oluştuğu konusunda şimdi geçmiş zamanlara göre daha çok fikrimiz, sözümüz var. Kadınlar ve erkekler olarak neyi hedefleyeceğiz, hangi amaçlara yönelteceğiz çabamızı, nasıl bir dünya için emek vereceğiz? Eşit ve özgür insan bireyleri olarak, tarihsel ve toplumsal gerçekleri sorgulamaya, aydınlatmaya devam mı edeceğiz yoksa kendimizi nispeten daha emin görünen ve doğruları bizim için araştırıp bulduklarını söyleyen makamların kucağına mı bırakacağız? Biz kadınlar ve erkekler, insan türünün biyolojik ve toplumsal cinsiyet kimlikleri farklı üyeleri, modern zamanların başında olduğu gibi özgürlüğü, kardeşliği ve eşitliği mi vurgulayacağız yoksa şimdilerde olduğu gibi sürekli olarak farkın altını çizip ayrışmayı mı körükleyeceğiz?

Kuzeyli Güneyli, zengin fakir, okumuş cahil, Müslüman Hıristiyan, hepimiz, tüm kadınlar ve erkekler bu sorulara cevap vermek zorundayız. Bizim net, berrak bir cevabımız yok ama cevabın nereden çıkması, susuzluğumuzu hangi kaynaktan gidermemiz gerektiği konusunda bazı ipuçlarına sahibiz. Dünyanın sorunlarını, kadın-erkek ilişkilerindeki sorunları bizi en insan yapan özelliğimizle, sevgimizle çözelim diye bu kitapta “aşk”a önemli bir yer açtık. Kadın-erkek ilişkilerinde sevgiye dayalı bir çözüm olabilmesi için bugün de hem kadınların hem erkeklerin en vazgeçilmez yaşantıları olan “aşk”ı konuşalım istedik. Zira geçmişle bağımızın koptuğu, geçmişin ve geleneğin horlandığı yaşadığımız günlerde “aşk” aynı zamanda bizim geçmişle, insanlık tarihiyle bağımızı kuruyor. Bugünün kadın-erkek ilişkileri ve mahremiyet yaşantıları öylesine köklü değişimler geçirdi ki adeta insanlığın önceki zamanlarıyla hiçbir ilişkimiz kalmadı. Cinselliğin bile modernlik öncesi zamanlarda yaşananlarla benzerliği yok. Bunun tek istisnasını “aşk” oluşturuyor. Aşk, insanlık tarihi boyunca bu dünyadan gelip geçmiş insan kardeşlerimizle yegane ortak noktamız, insanlığın, insan olmanın en aşina izlerini taşıyan yaşantı. O yüzden aşka gittik.

Ancak aşk konusunda da bugünün dünyası çok şaşırtıcıydı. Yine çoğunluğu güzel birçok söz, eskiden olmadık biçimde artmış sorunlu yaşantılar, aşk hastalıkları vardı. Onları ayıklamaya, bugünün dünyasına ışık tutanlarını, kadın-erkek ilişkilerinde yaşanan sorunları aydınlatabilecek olanlarını seçmeye çalıştık. Kendi düşüncelerimizi ilave ederek size sunduk onları.

Aşk, istisnai, çok özel bir insanlık haliydi. Birçoğu yanlış olsa da, kelimeler duygulardan arındırılarak pörsütülmüşse de, çok ama çok şekerli bir çay gibi abartılmış bir romantizm içimizi kaldırsa da insanlar hala çokça aşktan söz ediyordu. Demek ki insanlık hala sevgi becerisi üretebiliyordu. Demek ki umutlanabilirdik. Aşk bir sevgi türüdür, aşk varsa bir yerde umutlanmamız için sebep vardır.

Aşk var, insanın aşık olma, sevme yeteneğinde hiçbir körelme, azalma yok, onun için umutlanalım. Ama kabul edelim ki, ortalık toz duman, insan ilişkilerindeki rahatsızlıklar aşk alanında da ortaya çıkmış ve hastalıklı aşk yaşantıları gün geçtikçe artıyor. Hepimizi tedirgin eden, aşk adı altında olumsuz yaşantılar, giderek çirkinleşen bir istismar kültürü de var. Kadın-erkek ilişkilerindeki sorunların çözümünde, sevginin gücünden yararlanalım yararlanmasına ama önce aşk adına sökün eden şu istismar kültürünü aşalım, hastalık hallerini gerçek aşktan ayırt edelim.

Bu istismar kültürünü aşabilmek için aşkın pek güzel sevgi ve coşkusuna epey bir dozda alçak gönüllülük ve saygı katmamız gerekli. Belki bunun için eski zamanlardan bazı kavramları ödünç almalı, karşılıksız, özverili sevgi (agape) ve mahcubiyet (aidos) üzerine çok ama çok düşünmeliyiz. Hem egemenlik arayışı hem sevdiğini kollama, kendini ona adama var aşk ilişkisinde. Belki egemenlik ve sevgi tellerinin, yaşamın trajik ve komik yanlarının birbirine dolanmasının kaçınılmazlığını kabul eden ironik bir tutum almamız, aşkı ve kendimizi bu kadar yüceltmememiz gerekiyor. Henüz çok acemisi olduğumuz ve nereye gideceğini bilmediğimiz bu istismar kültürü, bir bakıma bir ergenlik kültürü. Zafer düşkünlüğümüz, kendimizi beğenmemiz ama aynı zamanda sıkıntılı ve endişeli oluşumuz biraz da ondan. Bir ergen, yetişkin hale gelirken neler yapıyorsa biz de onu yapmalıyız o zaman. İnsanın hatalarından ders almasını, ustalaşıp, bilgeleşmesini destekleyen, aşkı iki insanın bir fırsattan yaratabilecekleri şeyler toplamı olarak gören bir kültüre sahip olmak için çalışmalıyız.

Yapacak çok iş var. Hepimiz yeni ve güzel bir dünya için bize düşen görevin bir ucundan tutmalı, bir yerinden çaba göstermeye başlamalıyız. Umarız bu kitap bizim için iyi bir başlangıç olur.

Bu makale toplam 1232 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.6850, Satış 1.7100; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 2.1100, Satış 2.1450
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi