| Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim |
![]() |
| DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR |
| 8 Şubat 2012, Çarşamba | Ana SayfaGünün HaberleriArşivFoto GalerilerVideo GalerilerGazete Manşetlerihaber10.mobi | ||
|
|||
“Hakir düştüyse millet,şanına noksan gelir sanma, yere düşmekle cevher, sakıt
olmaz kadr-ü kıymetten
müin-i zalimin dünyada erbab-ı denaettir köpektir zevk alan sayyad-ı bi insafa hizmetten felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten ne efsunkar imişsin. ah ey didar-ı hürriyet esir-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esaretten" Namık KemalAçık Mektup: 'ENVER'
1970'li yılların ortalarında, ilkokul beşinci sınıftaydım. Son derece saf ve
iyi niyetli bir Hasan öğretmenimiz vardı. Hep kederliydi ve çoğu zaman sabahları
'akşamdan kalma' bir vaziyette okula gelirdi. Derslerimiz onun sayesinde hep
şamatayla geçerdi. Hasan öğretmen, sonradan elinden düşürmediği anahtarlığındaki
'Ecevit' resminden anladığım kadarıyla, CHP'li bir solcuydu. Onu çok severdik.
Oda bizi severdi. Derslerde daima Atatürk'ü anlatırdı. Karatahtanın üstünde
asılı Atatürk resmini işaret ederek "çocuklar bu sıralarda onun sayesinde
oturduğumuzu unutmayın" derdi. Bir gün yine uzun uzun Atatürk'ten bahsetti.
Vatanı nasıl kurtardığını, kahramanlıklarını, zekasını, devlet adamlığını......
Hiç unutmuyorum, giderek sertleşen bir ifadeyle, "aslında biz büyük
bir ülkeydik", çocuklar" dedi. 'Büyük, daha büyük kahramanlarımız
da vardı. Enver vardı mesela, Enver Paşa' dedi. Gözlerindeki o garip ifadeyi
hala hatırlıyorum, öfke miydi, keder mi? "Enver'i büyüyünce tanıyacaksınız"
dedi. "Şimdi anlatsam anlamazsınız, onu büyüyünce anlayacaksınız".
Hasan öğretmenin o gün tam olarak ne kastettiğini anlamamıştım. Enver
kim di? Neden büyüyünce tanıyacaktım, iyi bir adam mıydı, kötü mü?. Hasan öğretmen
bir daha Enver'den bahsetmemişti. Ama içimize saldığı kışkırtıcı merak, varlığını
hep sürdürdü. Sonra, biz büyüdük, büyüdükçe Türkiye küçüldü. Öğrendik ki, ülke olarak yıllarca
önce dramatik ama görkemli bir şekilde yenilmiştik. Yenilgiyi kabullenip
elde kalanla övünenler, geçmişe bir çizgi çekmişti. Yenilgiyi kabullenemeyenler
ise geçmişi diriltmek, yeniden kavuşmak ya da şimdiyi geçmişe bağlamak istiyordu.
Bu iki tarafın farklı dil ve araçlarla süren tüketici kavgasının tam
ortasın da bulmuştuk kendimizi. Yenilgi travması ekseninde süren bu kavganın
taraflarının geçmişe dair uzlaştıkları tek bir konu vardı: Enver ve
İttihatcılık düşmanlığı. Kendisini Kemalist, Milliyetçi, Liberal, Solcu yada İslamcı olarak tanımlayan
hemen her kesimin, konu 1908-1918 yılları arasına yani çöküş 'an'ına gelince
aynı refleksi göstermesi ilginçti: Büyük bir imparatorluğu kaybetmiş olmanın nedenlerini, ekonomi politik boyutlarını,
felsefesini, jeopolitiğini, psikolojisini, sosyolojisini düşünmeyen,
analiz etmeyen ve her kötülüğü kişilere, gruplara, iç ve dış güçlere,
ya da aynı anlama gelmek üzere kadere bağlayan bakış açısının en somut ve uç
örneği, bu konudaki ittifakla sergileniyordu. Eh, bu kadar kesin bir icma olduğuna
göre, bizlere de ezberleri tekrarlamak düşüyordu. Enver bey, eğer büyüdükçe Türkiye küçülmeseydi, yani başta devletlü
elit olmak üzere, memleketin hemen bütün son elli yıllık aydınları, bürokratları,
işadamları, alimleri ve siyasetçilerinin, örgüt ve cemaatlarının, abi ve üstatlarının,
şef ve önderlerinin çoğunun gözlerimizde büyüttüğümüz küçük kişilikler ve varlıklar
olduğunu öğrenmeseydik, yaşanan bütün çatışma ve mücadelelerin esasta yenilgi
travması ve yükselme arzusunun sahte dışavurumları olduğuna dair bir kanaat
oluşmasaydı, sizlerle ilgili bu ezberleri sorgulama çabasına girmeyecektik.
Ne var ki, bir toplu yalanlar ülkesinde yaşıyoruz ve herkes tayin
edilmiş roller ve güdülenen misyonlar üzerinden sahici olmayan toplumsallığın
sürdürülmesinde anlaşmış durumda. Demem o ki, şu İttihatçı düşmanlığı konusundaki
örtük ittifak, bir çok şeyi deşifre edecek kriminal bir suçüstü
malzemesine benziyor. Timur istilası ve Şah İsmail olaylarından dolayı 'Anadolu' ve diğer
'Çevre'sine kendisini kapatan ve 'devşirme' elitlere teslim olan Devlet
Cihazının, yeniden millete açılmasıydı söz konusu olan. Bu sürece yol
açan esas saik ise, yaklaştığı iyice belirginleşen büyük çöküntünün harekete
geçirdiği saklı dinamikler ve reflekslerdi. Devletin ve milletin içindeki dağınık
ve küskün sağduyu, çöküşün ayak seslerini hissedince sahnede olan
en örgütlü ve dinamik bir harekete el atıp yeniden kurgulayarak sürece
el koymuştu. İttihat Terakki hareketi, en genel anlamda çok cepheli
ve çok vecheli yapısıyla işte bu iradenin adıdır. Batı'da sınıf ve mezhep
savaşları içinde kanlı bir şekilde gerçekleşen elit dönüşümü, bizde Jöntürk
hareketi üzerinden daha az maliyetle sağlanmıştı. Kaçınılmaz olduğu bugün
de teslim edilen son'umuz eğer Endülüs gibi olmadıysa, bunu abartılı
evhamıyla istibdata başvurmuş olsa da II.Abdulhamit'e ve onunla bir tür
oydaşmalı çatışma içinde büyüyerek olgunlaşan İttihat Terakki hareketine
borçlu olduğumuzu söyleyebiliriz. Tabii ki bize özgü eksiklik ve yanlışlıkları
unutmadan. Mesela, bugün, çöküşün başlangıcının İngiltere ile Rusya'nın Osmanlıyı
parçalama konusunda anlaşması olduğunu biliyoruz. Modern diplomasinin
İngiltere-Rusya ve Almanya-Fransa arasındaki ilişkiler ekseninde şekillendiği
göz önüne alınırsa, bu ilişkilerden birinin savaşa dönüşmesiyle Avrupa'nın,
barışa dönüşmesiyle üçüncü bir ülkenin parçalanması ya da felaketi söz konusu
olmuş. Emperyalist paylaşım olarak tanımlanan son iki yüz yıllık savaşların
bütün özeti bu. Osmanlı İmparatorluğu tüm bu dönem boyunca denge oyunları
ile beladan uzak kalmak telaşından yorgun düşerek tükenmiş. Ne genel anlamda
'paylaşım'ın ekonomi politiği ve modernleşmenin tarihsel manası,
ne de özel olarak, 1900'lü yılların başında sanayi ve savaş için kullanım değeri
keşfedilen ve büyük ölçüde Osmanlı topraklarında bulunan petrol'ün politik
değeri Osmanlı devlet aklı'nda karşılık bulamamış. Bütün iktidarı sarayda
toplayan ve kendini hem halkına hem dünyaya kapatarak totolojik bir kıskaca
hapseden Devlet, okuma yazma öğrenen ve batı ile tanışan genç aydınların
itirazlarının karakterini dahi sınırlamış. Öyle ki Mithat Paşa,
özgün ve aydın kişiliğiyle hariç tutulursa, Namık Kemal'den Ahmet Rıza'ya, Talat
Paşa'dan Enver Paşa'ya kadar tüm yeni Osmanlı Jöntürk-İttihatçı kadroların muhalefet
ufku, biraz Fransız Pozitivist milliyetçiliği biraz da Balkan komitacılarından
mülhem siyasallık içeren eklektik bir idealizmden ibaretti. Devletin ve vatanın birliği, güvenliği, güçlenmesi, yenilenmesi, ortak amaçtı.
Ama bunun- hemen hiçbirinin içeriği hakkında etraflıca malumat sahibi olmadığı-Kanun-i
Esasi'nin ilanıyla sihirli bir şekilde gerçekleşeceğine inanılıyordu. 'Devlet'in,
batılı büyük devletlerin insafına esir düştüğü bir vasatta, İttihat Terakki'nin
tecrübesiz ama idealist, sert ama rasyonel müdahalesine teslim olması kaçınılmazdı.
Devlet aklının son temsilcisi olarak II.Abdulhamit'in düvel-i
muazzama'ya dönük ana siyaseti, yani Almanya ile ötekileri dengelemek,
İttihat Terakkinin de kaçınılmaz çizgisiydi. Bu manada Abdulhamit'i tahttan
indirenler, sadece onun yerine geçti ve kaçınılmaz son'un yokoluş olmasını engelleyecek
bir görkemli direniş örgütledi. Çünkü tarihte geç kalmışlığın askeri
olmayan nedenleri, askeri bir tarım imparatorluğunun üzerine çökerek felç etmişti.
Bu koşullarda yapılabilecek olan en anlamlı şey, II.Abdulhamit'le başlayıp Mustafa
Kemal'le noktalanan dönem boyunca yapılmış olandı; yani çöküşü düşmana pahalıya
ödetmek ve elde tutulabilecek olanı sonuna kadar tutmak. II. Abdulhamit
ve Enver, pahalı ödetilen bir bedel yarattı ve bu sayede Mustafa Kemal, elde
kalan üzerinden yeni bir sayfa açtı. Bütün bu objektif şartların içinde Enver'in ve İttihatçı önderliğin 'günahları'nı
bulup çıkarmak ve tüm olan biteni onların sırtına yıkmak, sadece vefasızlık
değil, bugünde gerekli olan bir iradenin boğulması manasına geliyor.
Vefasızlık, çünkü bütün hayatlarını çöküşü engellemek için harcayan ve karşılığında
ne maddi ne de manevi olarak 'hiçbir şey' almayan bir kuşağın şahsında bizatihi
adanmışlık, fedakarlık, cesaret, haysiyet ve savaşkanlık mahkum ediliyor.. Enver Bey, İttihat Terakki önderliğinin kararıyla sarayda etkili olmak maksadıyla kotarılan
Padişahın kızı Naciye Sultanla 'mantık' evliliği. Evlendikten sonra başlayan
tutkulu aşk. Hem davaya hem aşkına ölümüne bağlılık ve sadakat. Ortalama 'Osmanlı'
kişiliği; muhafazakar bir dünya görüşü, müslümanca bir ahlak, mümince bir tevekkül,
düşmanlarının bile teslim ettiği savaşcılık, teşkilatçılık, cesaret ve ataklık.
Halifeliğe, osmanlılığa ve İslama sarsılmaz bağlılık temelinde müslüman toplumların
emperyalizme karşı ayaklandırılması maksadına matuf İslamcılık. Turancı ve Türkçü
olmayan yani ırk temelinde hayali bir birlik içermeyen ama bütün müslüman Türk
toplulukların bağımsızlığını kazanmasını amaçlayan Türkistan perspektifi. Büyük
bir ufuk, geniş bir vizyon, sınırsız ve sonsuz bir harita...... Enver Bey, sana dönük en yaygın suçlama, Almancılıktı. Çaresizliğin
ve zorunlulukların dayattığı Alman ittifakından azami fayda çıkarmaya çalışman
dahi soğuk savaş döneminde aşina olduğumuz 'uşaklık' ve 'kullanılma'
geleneği ile karşılaştırarak yorumlayanlar olsa da, Enver'in Alman yanlılığı
ile, bugünkü Amerikancılık ya da Avrupacılık türleriyle kıyaslanmaz bir fark
vardır. Enver, önce ve sadece Osmanlıcıdır. Almanya o gün için her açıdan
hem en güçlü, hem Osmanlı'nın parçalanmasını çıkarlarına uygun görmeyen, hem
de ittifaka razı olan tek güçtür. Osmanlıyı parçalamaya karar verenlere karşı
bu en güçlü müttefikle yapılan kader birliği ile, sahte dış düşman paranoyaları
yaratarak Türkiye'yi tepeden tırnağa başka dış güçlere bağlayan bugünkü
sözde ittifak tarzı hiçbir şekilde kıyaslanamaz. Ayrıca, savaş boyunca
Almanya'nın Osmanlı'ya dönük gizli niyetleri daima gözetim altında tutulmuş
ve yer yer kopma noktasına dahi gelinmiştir. Mesela savaşın hemen başlangıcın
da kapitülasyonların kaldırılmasına Almanya çok sert tepki göstermiş, Filistin
ve Irak'ta Alman komutası ile ciddi krizler yaşanmış, kafkaslarda petrol bölgelerinin
kontrolü üzerine Almanlarla sıcak çatışmanın eşiğine gelinmiştir. Yine İsmet
İnönü'den dinleyelim: "Enver Paşa'nın Alman askeri heyetiyle münasabetlerinde,
Almanlara tamamiyle tabi olduğu söylenemez. Bilakis, Almanlar ondan daima çekinir
ve onu memnun etmeye çalışırlardı. Ancak, kendisi zayıfladıkça, askeri kabiliyetlerinin
ve vasıtalarının mahdut olduğunu anlamaya, öğrenmeye başladıktan sonra, nihayet
Alman sevk ve idaresinin bir vasıtası haline gelmesi zaruri olmuştur".
En önemlisi yine 'Soğuk Savaş' alışkanlığı olarak batıya bağımlı Türkiye gerçeğinden
hareketle, gerek Almanlarla İttifakta, gerek Orta Asya serüveninde, hatta mason
ve diğer beynelminel teşkilatlarla ilişkilerde, daima tek yönlü ve aleyhimize
komplolar aramak, kullanıldığımızdan dem vurmak, hiç aksini düşünmemek
kendine güvensizliğin ürünü kalıcı bir ortak özellik durumundadır. Oysa, bu
ülkeye, vatana ve millete sonuna kadar bağlı oldukları hayatlarının sonuna kadar
verdikleri mücadele ile sabit kadroların birileri tarafından kullanılmış olmaları
ne kadar mümkündür? İnsafsızlık o boyuttadır ki, Osmanlı'yı kurtarmak
için ölümüne kavgaya tutuşanlara Osmanlıyı yıktılar denmiş, mason localarından,
devletlerarası çelişkilere, saraydan babıali'ye, tarikatlardan meyhanelere kadar
ne varsa onu bu dava için kullanmaya çalışmanın, hatta örneği olmadığı
kadar bunu başarmış olmanın gerisindeki bir büyük direnme azmine sürekli
çamur atılmıştır. Çünkü onlar artık yoktur ve onların davalarını güdecek bütün objektif koşullar teker teker temizlenmiştir. Britanya ve Fransa, ABD ve Almanya, Rusya ve İtalya, hepsi, hepsine karşı durmasını bilmiş ve doğunun haysiyetini büyük bedeller ödeterek savunmuş bir iradenin tekrar başlarına bela olmaması için gerekli her yalanı tarihe not etmiştir. Çünkü onlar yenilmiştir ve yenilenler haklı, doğru, güçlü, muktedir olamaz. Tarih, yenenlerin lehine yazılır ve ayakta kalanlar ölenleri suçlar. Hiç kimse de gerçeği merak etmez. Artık dışarıda kazanan İngiltere'nin, içerde ise İttihatçıların tasfiyesi sonrası egemen olanların kendilerine yonttukları bir tarih vardır. Artık 'Enver' deyince "Sarıkamışta 90 bin asker" yalanı tekrarlanır. Gerçekte 26 bin askerimiz şehit olmuştur ve bunun sorumlusu Enver ya da başkası değil, Savaşın acımasız gerçekliğidir. Çanakkale, zaferle bittiği için orada 250 bin şehidden gururla bahsedilir. Ama 'Sarıkamış''ta soğuk ve hastalığa yenilip kayıp verince, herkes abartılı rakamlarla ve askeri strateji uzmanı edasıyla yalanlara sarılır. İşin ilginci şudur: 1908 den beri başta Londra olmak üzere tüm batı basını daima İttihatçıların dinsiz, mason olduğuna ve yahudi dönmeleri tarafından yönetildiğine dair yayın yapar. Gerçekte, İttihatçılar, bugün Anglo-Saksonların yaptığını o gün yapmakta ve batıda sürekli dışlanan Yahudi gücünü ve kendine uluslar arası etkinlik arayan mason teşekküllerin imkanlarını sonuna kadar ve tamamen kendi lehlerinde değerlendirmişlerdir. Bu değerlendirmede Osmanlı ve İttihatçılar aleyhine tek bir adım atıldığı ve onların maksatlarına hizmet edildiğine dair tek bir örnek yoktur. II. Abdulhamit'in ha'l edilişi sırasında nezaket gereği İttihatçı liderlerin gitmemesi üzerine seçilen dört kişiden ikisinin gayrı Müslim, birinin dönme olduğundan hareketle bu olaydan sembolik manalar çıkartanların zorlama yorumları sözkonusudur. Kaldı ki, Yahudilik, dönmelik ve masonluk, hem bugünkü güç, mana ve misyonunu henüz ulaşmış değildi, hem de Tanzimattan beri Türkiye'nin batıyla ilişkilerinin hemen tek vasıtaları durumundaydı. Bugünden geriye dönüp kötü adamlar efsanesi yaratmak gerekince bu kara propoganda malzemeleriyle sağ-muhafazakar zihinleri yemlemek için meşhur yalanlar icat etmek, zaaf noktaları üzerinde çalışmak işe yarıyor. Özellikle Enver Paşa aleyhine yayınlar, bugün Usame Bin Laden ya da Saddam haberlerine çok benzemektedir. Ancak Enver paşa, ne Usamedir, nede Saddam, o sadece ülkesine ve haysiyetine dönük açık bir emperyalist savaşa karşı var gücüyle döğüşmektedir. Öte yandan Arap dünyasına yönelik olarak ta, Türklerin din değiştirdiğinden
başlayıp, İngilizlerin topluca müslüman olacağına kadar başka bir propaganda
yürütülür. Mesela İbn Arabi'nin kayıp bir kitabı bulunmuştur ve bu kitapta ahir
zamanda gelecek olan 'Ennebi' den bahsedilmektedir. Tesadüf odur ki,
Mısırdaki İngiliz işgal kuvvetleri komutanının ismi de 'Alenby'dir. Yani
mehdi, İngilizler, deccal ittihatçılardır! Bunu gibi, Arap dünyasında Türkler
aleyhine, Türkiyede de ittihatçılar aleyhine oldukça cehalete hitap eden yaratıcı
propogandalar yürütülmüştür. Sonuçta İttihatçı önderler, ya Talat, Cemal, Sait Halim Paşalar gibi, İngilizlerin
organizasyonuyla Ermeni tetikçilere vurdurtulmuş ya da Enver Paşa gibi,
İngilizlerin Bolşevik Rusya ile anlaşması sonucu tasfiye edilmiştir.Türkiye
Cumhuriyeti devleti'nin kuruluş sürecinde, gerek içerde gerekse de dışarıda
İttihatçılar ısrarlı bir takip sonucu teker teker tasfiye edilmişlerdir. Sanki
bir el, 1926 İzmir suikastı davasındaki idamlara kadar, İttihatçılığın tasfiyesini
diğer bazı örtülü şartlar gibi, varlık ve bekamızın şartı olarak dayatmış
gibidir. İttihatçılar aleyhine bolca varolan Batı kaynaklı propaganda ve dezenformasyon
malzemesinin, 1950'lerden itibaren sol ve özellikle islamcı-milliyetci çevrelerin
ezbere tekrarı haline gelmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir olgudur. Milletin muktedir olma davası, ülkenin refah ve kalkınma davası, Devletin milletçe temellükü davası, saltanatın kaldırılması ve Cumhurun egemenliği davası, büyük Türkiye davası, bu gayelerle alakasız hatta taban tabana zıt karakterde anomalik bir sağcılığın parantezine alınarak eritilmiştir. Sonuçta küçük esnaf ve köylülüğü oy tabanı haline getirip hep orada tutan ve metropollerde 'gecekondu' ya taşıyarak tekrar 'taban'laştıran sağ siyasetin geldiği nokta, bunu 'muhafaza' edecek bir lümpen demokratizmden başka bir şey olmamıştır. Sol Kemalizm ise, II. Abdulhamit ve İttihatçılarla başlayan ve Mustafa
Kemal'in 1930'lara kadar sürdürdüğü milli kalarak modernleşme, dindarlığı yenilikle
barıştırma, mülk ve siyaseti yerlileştirme çabalarını çarpıtarak, devletle
din, Orduyla dindar, din'le modernlik ve Türklükle Müslümanlığı çatışan ters
devreler haline getirip aralarına da mayınlar döşeme misyonu
görmüştür. Demek ki, İngilizlerle ilişkileri şaibeli sol Kemalistlerin ve Amerikalılarla
ilişkileri netameli sağ-muhafazakarların İttihatçılık düşmanlığında buluşmalarında
bir 'hikmet' bulunmaktadır. Enver Bey, Enver Bey, Enver bey, Siz, siyaseti yüce gayeler için ve yalanlarla, parayla
değil, bileğinizle, yüreğinizle, haklılığınıza yaslanarak, çile çekerek
ve elinizde avucunuzda ne varsa feda ederek yapıyordunuz. Bugün bin bir
türlü dengeyi gözeterek makam mevki para pul elde etmek maksadıyla siyaset yapılır
oldu.Üstelik bu amaçla bir yabancı güçle iş tutmak, devletin belli odaklarından
icazet almak, para sahiplerinin kanatları altına girmek gayet yaygın bir hastalık
durumunda. Siz, Doğru ya da yanlış, bir şeylere inanır ve onu sonuna kadar savunurdunuz.
Bir fikriniz, bir sözünüz, bir namusunuz vardı. Öldürmenizi tabii ki tasvip
etmek mümkün değil, ama gerektiğinde fikirleriniz ve inançlarınız için gözünüzü
kırpmadan ölüyordunuz. Yiğitlik şanınız, mertlik karakterinizdi. Rakiplerinizin
dahi karakterini geliştiren bir tesiriniz vardı. Siz, o yoksulluk, çaresizlik, imkansızlık günlerinde, yurtdışına adam gönderir,
örgütler kurardınız, yabancı elçiliklerle görüşür oyun çevirirdiniz, uzak diyarlarda
isyanlar çıkartır düşmanı oyalardınız. Oğlun Ali, 1940'larda Londra'da öğrenim
görürken, Londra büyükelçimizin aracılığıyla Churcill'le görüştüğünde Churcill
ona, "Senin baban benim siyasi kariyerimi yirmi yıl erteledi"
demiş. Sizin görkemli savaşlarınız, o zaman İngiltere de, Rusya da, Fransa da,
İtalya da iktidar ve hükümet değişimlerine neden olmuştu. Siz, Iraktaki İngiliz işgaline, kanal harekatı, Filistin direnişi, Kut-ul amere
zaferi ve Medine müdafaası ile cevap vermiştiniz. Siz, çürümüş bir hanedanlığın, tükenmiş bir İmparatorluğun, cehalet ve yoksullukla
malul bir milletin çocuklarıydınız. Bin bir imkansızlık, karmaşa ve devletler
oyunu içinde büyüyüp çöküşü durdurmak için sonuna kadar ve yiğitçe döğüştünüz. Enver Bey, sen Türk'tün. Kuşcubaşı Çerkez, Abdülkadir kürt, Akif Arnavut,
Sait Halim Araptı. Talat Masondu, Cavit bey dönme. Savaşa kadar, Ermeni, Rum,
Suryani, İranlı, Azeri, Bulgar, Gürcü dostlarınız, müttefikleriniz, taraftarlarınız
da vardı. Hepiniz, hep birlikteydiniz. Bütün Osmanlı'nın, bütün Avrasya'nın,
bütün Doğu'nun direnme ve dayanma çabasıydınız. Ama maalesef, başaramadınız. Yaşasaydın hemen durumdan vazife çıkarırdın biliyorum. Burada bir şey daha
eklemem gerek; Enver deyince aklına hemen yayılmacılık ve macera gelenler, senin
hiçte macera olmayan ve sadece savaşı tüm Asya'ya yayarak Anadolu'yu rahatlatan
bir savunma hattı örmeye çalıştığını unutuyorlar. Üstelik, lazım olduğunda
da neo Osmanlıcılık , bölgede etkili olmak, Musul- Kerkük hikayeleri üzerinden
seni çağrıştıracak sözde emperyal ajitasyonlar çekiyorlar. Oysa Enver, evvela
soylu bir savunma ve kararlı bir varolma davasıdır. Enverizm, bir emperyal
vizyondur ama bu vizyon bir yayılma değil, dağılmama, en azından yenilmeme iradesi
ile sınırlıdır. Bu nedenle Enver ve İttihatçılık, önce içerde toparlanmanın,
sağlam durmanın, dayanmanın ve yenilenmenin adıdır. Bu iradeyle, bütün iç
sorunlarımızı çözecek ve dışa bağımlılığı asgariye indirecek Milli demokratik
bir restorasyondur Enverizm.. Emperyal hevesler ise dış güçlerin gazıyla
değil, yine savunma amaçlı ve mazlum milletlerin dayanışması temelinde
birlik ve ittifaklar olarak rasyonel bir büyüme stratejisinin doğal sonucu olabilir
ancak. İşte bu manada Enver diyoruz. Şehit na'şının cebinden bir büyük harita,
bir kuran-ı kerim, yarım kalmış bir mektup ve birkaç kuruş para çıkan
Enver. Yaşadığımız kabusun şifreleri dışında geriye hiç bir şey bırakmayan; bir komutan,
bir devlet adamı, bir eş, bir insan nasıl olurmuş düşmanına bile ispat eden,
bir yalnız ama büyük adam.
Kaynak: Açık Mektuplar, Ahmet Özcan, Kızılelma yayıncılık, İst.2004 Bu makale 18,272 kez okundu.
|
|
| İletişim | Reklam 2005 - 2012 Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz. |