- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Doç.Dr.Erol Göka
Kim bu 'Çılgın Türkler'?
2008 yılı içinde Türklere bilimden bakmaya çalışan bir başka kitap olan “Kim Bu Çılgın Türkler?” kitabı Okuyanus Yayınları tarafından yayınlandı. Yazarı Ali Babaoğlu, uzun yıllar psikiyatriye hem Türkiye’de hem Almanya’da hizmet vermiş bir meslektaşım, büyüğüm, ağabeyim, hocam. Onun psikiyatriye birçok eser kazandıran parlak zekası, olgunluk yaşlarında kendi topluğuna yönelik bir kitapla iyice taçlandı. Ali hoca da, uzun süre bu topluluğa hizmet etmekle yetinmeyip, bir bakıma, tarihin bu büyük topluluğunun bir üyesi olarak dünyaya gelmenin minnet duygusunun da karşılığını vermiş oldu. Demek ki “Türk olmak”tan dolayı bu kadar minnetle doluymuş engin iç-dünyası. Ne güzel! Tıpkı Türk olmayı asla bir üstünlük nişanı, diğer toplulukları bir küçümseme gerekçesi haline getirmeden bir yurtseverlik, bir insanseverlik beratı gibi taşıyan birçokları gibi… Dilerim biz de başkaları tarafından bu insanlar arasında anılırız. Kendi topluluğuna bilim yoluyla hizmet etmek, kendi topluluğunun özelliklerini bilimsel nesnel bir titizlikle ortaya koymaya çalışmak, o topluluktan olmanın oluşturduğu minnet hislerine en güzel şekilde karşılık vermek olduğu gibi eninde sonunda da insanlığa hizmet etmek… “Bir halkın kimlik ve kişilik örüntüsüne ilişkin laf söylemek büyük iştir aslında ve büyük cesaret ister. Hele bu konuda yazmaya kalkmak resmen ukalalık sayılır. Bunu sosyoloji, sosyal psikoloji, antropoloji, etnoloji gibi alanlarla doğrudan ilgisi olmayan birinin yapmaya kalkışması ise, bilim alanında bir çılgınlıktır.” diye başlıyor sözlerine Ali hoca ve şakayla karışık bu tür bir çılgınlığa kalkışma yetkisini bir çılgın Türk olmakla, her şeye maydanoz olan hekimlik geleneğiyle açıklıyor. Şakayla karışık diyorum çünkü onun da uzun meslek ve entelektüel yaşamı boyunca benim yukarıda anlatmaya çalıştığım bir topluluğa daha geniş perspektifli bir bakışa sahip olma ihtiyacını ne kadar duyduğunu biliyorum. Zaten başka türlüsü de imkansızdır. Ruhsal sorunlar yaşayan bir insana gerçekten yardım edebilmek için onun bireysel tarihini ve onu var eden toplumun tarihini bilmenin mutlaka gerekli olduğunu, mesleğinin icap ettirdiği ölçüde sorumluluk, titizlik ve izan sahibi bütün ruh hekimleri bilirler. Bilirler de bu bilgiye nereden ulaşacaklarına dair ellerinde sezgileri ve çalışkanlıkları dışında hiçbir araçları yoktur. Mesleki eğitimleri durduk yerde onları böyle bir bilgiyle donatmaz. Ali hoca kendi sezgileri ve çalışkanlığıyla bu ihtiyacı kendi kendine karşılamaya girişmiş ve ulaştığı sonuçları, gözlemleri ve düşünceleri bizimle paylaşmak için bu kitabı yazmış. Onun kitabı her ne kadar bilimsel bir yöntem kaygısını dile getirmese, adeta bir seyyahın gezi notları gibi tatlı bir üslupla kaleme alınmış, hatta zaman zaman hızını alamayıp siyasi değerlendirmelerini işin içine katmaktan çekinmemiş olsa da bize göre Türklere bilimden bakan kitaplar arasındadır. Bu nedenle anılar arasına serpiştirilmiş birçok olağanüstü bilimsel gözlemi barındıran bu kitap üzerinde durmak benim için bir borçtur. “Bizler çok doğudaki Prusyalılar mıyız acaba?” diye soran bölümde yazar, Almanya’da çalıştığı klinikte yaşadığı izlenimler ve askerlik anıları arasına Prusyalıların ve Türklerin göçebe geçmiş, sürekli bir sefer ve savaşçı disiplini içinde yaşama açısından gösterdikleri benzerliklere dair saptamalarını yerleştiriyor. Türklere has olan özelliklerin çocuk yetiştirme pratikleriyle, kültürel kodlarla nesilden nesile aktarıldığının altını çiziyor. Buradan da kitabın önemli bir teması olan Türklerde kadının diğer toplumlarda pek görülmeyen özgün yerine getiriyor sözü. “Asker ocağı, ana kucağı” şeklindeki özdeyişten yola çıkarak pek ataerkil bir görünüm sergileyen ordunun bile aslında bilinçaltımızda anaerkil bir çağrışım yaptığını, ordunun Türk insanının ikinci doğum yeri olduğunu söylüyor. Almanya’da kucağında veya bebek arabasında çocuk gezdiren, birbirleriyle ele ele tutuşan kara bıyıklı Türk erkeklerinin Almanlara tam da bir “kültür şoku” yaşattıklarına, Maço görünümün ardında “talihim olsaydı anam beni kız doğururdu!” diyecek kadar yumuşak ve gönül çelici bir eda taşıdıklarını öğreniyoruz Ali hocadan. Ona göre, Çanakkale Savaşı’na giden oğlunu şehit olması için kurbanlık koçlar gibi kınalayan analar örneğinde olduğu gibi, aşiret düzeni yaşayan toplumlarda töreyi kadınlar belirler. Özellikle aile yapısındaki değişimlerle birlikte Türk kızları, annesi tarafından şımartılan ve anasının oğlu kalan erkeklere göre büyük bir avantaj sağlamışlardır. Biz onun bu saptamalarına tamamen katılırız, Türklerin gerçekten de çok kendine özgü bir pederşahilik gösterdiklerini, birçok noktada ana ve kadın gücünün ortaya çıktığını söyleriz ama o, pek beğendiğini söylediği “Türk Grup Davranışı” kitabımızdaki anaerkillik-ataerkilik tartışmasının uygun olmadığını belirtmeden geçemez. Yakında yayınlayacağımız “Türklerin Psikolojisinde Kadın-Erkek İlişkileri” kitabında bu konulara, literatürdeki karışıklıklara ayrıntılarıyla değineceğiz. Ama bir kez daha değerli Babaoğlu’na tamamen katıldığımızı, Türklerin kadın-erkek ilişkilerinin hiç de ilk bakışta görüldüğü, bazı cahillerin yazıp çizdiği gibi olmadığını belirtelim. Annesi Kazan Tatarlarından olan Ali hocanın bizde evlilik birliği için yedi kuşak öncesine kadar akraba olmama şartı aranırdı diye Türklerin çok öncelere uzanan egzogami geleneğinin nasıl da endogamiye dönüştüğünü de bu yeni kitapta ele alacağız. Ali hoca bu durumun Medeni Kanun’un getirdiği toprak mülkiyeti sistemiyle ilgili olduğunu düşünüyor. Bizce sorun çok daha köklü, merkez-perifer çatışmalarına uzanıyor. Endogamik özeliklerin, akraba evliliklerinin merkezdeki iktidardan en çok çile çeken Yörük-Türkmen boylarında ve Alevilerde olduğu hesaba katıldığında ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılabilir. Ali Babaoğlu da bizim “piknik merakı” dediğimiz Türklerdeki çayır çimen sevgisini görenlerdendir. Buna ilişkin gözlemlerini çok hoş anılarla anlatır. Ama bu merakı ya da sevgiyi bizim gibi Türklerin ilksel inançlarıyla açıklamaz, yüceltici bulur bizim yaklaşımımızı, bu olayın geçmişinin o kadar uzakta olmadığını, modernleşme sırasında yaşanan zorluklar ve yabancılaşma nedeniyle Türklerin çayırlara koştuğunu düşünür. Ama daha ilerideki sayfalarda çayırlara yayılma özelliğimizin bir iletişim modeli olduğunu, çayırlara yayılmış grupların birbirlerine yakın kümelenip birbirleriyle ilgilendiklerini söyler. Hatta Türk kentlerinin büyük caddelerinde gençlerin yaptıkları piyasaları da bu model içinde değerlendirir. Türklerin doğaya karşı tavrının ambivalan yani çift yönlü olduğunu, sevgi ve nefretin bir arada bulunduğunu düşünür, hayvanları sevmeyen, onlara kötü davrananları örnek verir. Ümit Hasan’ın “orman kültü eski önemini kaybetti, orman tanrıları kötü ruhlara dönüştü” tespitinden yola çıkarak bu çift yönlü tutuma bir açıklama getirmeye çalışır. Bu kitapta en yadırgadığım, Jung psikolojisinin en netameli kavramı olan “arşetip”i de kullanır bu açıklamasında. Ama kitaptan anlaşılıyor ki Ali hoca, Jung’un analitik psikolojisine gönülden bağlıdır. Tüm insanlarda evrensel olarak “arşetip” denilen psikolojimizi belirleyen sembolik yapılar olduğuna inanmakta ve bazı analizlerinde bunlardan yararlanmaktadır. Ben insanı ve toplulukları tarihsellikten koparan ve her türlü mistifikasyona açık bu psikolojik görüşe tamamen karşıyım. Onun analitik psikoloji yaklaşımıyla Türklerin doğayla ilişkilerini çözümlemesini başarılı bulmadım. Aynı başarısızlık, Türk devlet yapılarına ilişkin analizinde de sürüyor. Ali Babaoğlu, Selçuklu mimarisinin halka kucak açmış anacıl bir devleti simgelerken, Osmanlı mimarisinin eril özelliklere öne çıktığını, gerileme döneminde tekrar dişil özelliklere döndüğünü, Cumhuriyetin ilk dönem binalarının da dişil-anacıl özellikler gösterdiğini düşünmektedir. Bize göre sembollerden yola çıkarak böyle analizler yapılabilir ama Jung’un bilimden uzak yaklaşımıyla değil, belki henüz daha temelleri atılmamış bir “sembolbilim”e dayanmak koşuluyla. Ama bu tarz Jungcu sembol analizleri, hem verimli değiller hem dek toplulukların psikolojilerinin ve devletle ilişkilerinin bunlara dayanarak çözümlenmeye çalışılması birçok başka dinamik özelliğin gözden kaçmasına yol açabilir. Tüm bu noktalarda Ali hocayla bir yöntem tartışmasına tutuşmamız gereklidir. Biz Türklerin tarih boyunca sebat etmiş, kalıcı göstermiş davranışlarını saptamaya ve bunların nedenleri üzerinde düşünmemizi sağlayacak bir kavramsal çatı kurmaya çalışıyoruz. Ne söylediklerimizin tüm grup davranışlarını kapsadığını iddia ediyoruz ne de şimdiki davranışlarımızın sosyolojik ve psikolojik açıklamalarını ret. Biz kendi yolumuzdan gidiyoruz. Bu nedenle Türk toplumundaki şiddetle ilgili, benim ikinci konuşmacı olduğum dört konuşmacılı bir panelde, bilimsel yeterliliklerine güvendiğim benden önceki konuşmacıya, hatta henüz dinlemediğim benden sonraki konuşmacılara da tamamen katıldığımı söyledim. Çünkü onlar Türk toplumundaki şiddet olgusuna kendi bilimsel perspektiflerinden bakacaklardı, bense tarihsel psikoloji perspektifinden. Bu tür bilimsel söylemler, farklı bilgi yörelerinden konuyu ele almalar, diğerini geçersiz kılmaz, tam tersine pekiştirir, önünü açar, bilgimize yeni bir katman ilave eder. Bu yüzden benim de ilgilendiğim bir grup davranışı konusunda söylenenleri can kulağıyla dinlerim, anlamaya, kendi bakışımla bağlantılarını kavramaya çalışırım. Ali hocanın kitabı da ben de bu açıdan müthiş etkiler bıraktı. Ama değerli hocamla mutlaka tarihsel psikoloji çalışmalarının bilimsel nitelikte olabilmesi için nasıl bir yöntembilgisine dayanmaları gerektiğini konuşmalıyız. Yoksa Babaoğlu hoca gibi eşine az rastlanır bir zeka, topluma şöyle bir baktığında bile birçok ilginç tespit yapabilecek, onları engin tarih ve psikoloji bilgisinin içinde hoş bir anlatıya yerleştiriverecektir. Bu olguların hoş bir anlatı içinde iyi durmaları onların iyi açıklandıkları anlamına gelmez. Bilimsellik, kılı kırk yaran bir yöntembilgisi ve kavram titizliği gerektirir. “Bir Alman topluluğunun birlikte söyleyebileceği şarkı sayısı iki üçü geçmez. Üstelik böyle, alkolle birlikte söylenirse mutlaka çok geçmeden kavga çıkar” diyerek, Türklerin müthiş yetenekleri türkü çağırma üzerinde de durur Ali hoca. Bu arada saz ve folklorik dans merakının da altını çizer. “Ben derim ki Türk düşüncelerini fıkra ve atasözleri, duygularını da türkülerle ifade eder. Duygu ve düşünceleri yoğunlaşınca da oyuna kalkar. İşte bu noktada eminim ki şaman atalarımızın davulları, damarlarımızda ve yüreğimizde vurmaktadır.” Tamamen hemfikir olduğumuz bu ifadeler, Türk grup davranışı çalışmamızın önemli bir bölümünü oluşturan sözlü kültür dairesinde yaşamanın getirdiği ruhsal tabloyla uyumludur. Hazır “söz” demişken, topluluk psikolojisinin, grup davranışının belki de çocuk yetiştirme pratiklerinden bile önde gelen belirleyenin ana dil olduğu konusunda da üstatla aynı görüşleri paylaştığımızı belirtmeliyiz: “Dilimiz var olduğu sürece varız. Dilimiz sayesinde varız. Bu dil yaşadığı sürece de var olacağız. O bizim zihnimizdeki bayrağımızdır.” Sarımsak kokmak, sabun kullanmak, yıkanmak konusunda enteresan ve Türkleri batılılar karşısında temize çıkaran gözlemlerle doludur kitap. Ne yalan söyleyeyim benim kendi gözlemlerim böyle değil. Suyla yıkanmak konusunda aramızın iyi olmadığını, hamam kültürünün de bizimle ilgili bulunmadığını yazdım kitaplarımda ve az yıkanmamızda eski inançlarımızdaki su kültünün önemli olup olmadığını sorguladım. Geçenlerde yapılan Türklerde su ve temizlik konulu uluslar arası sempozyumda da beni destekleyen görüşler sunuldu. Ama Ali hocanın bu sözlerini de kaydettim, demek ki Almanlarla ve batılılarla karşılaştırıldığında daha olumlu bir manzara da sergileyebiliyormuşuz. Bu su ve temizlik meselesinin birçok ideolojik öğe barındırdığını unutmadan yeniden bakacağım. Benzeri bir durum “çalışkanlık” için de söz konusu. Çok fazla ideolojik bulaş (kontaminasyon) nedeniyle sağlıklı bir değerlendirme yapma imkanı olmadığından ben çalışmalarımda bu bahse hiç yer vermedim. Ama Ali hocanın çalışkanlıkta batılılardan iyi olduğumuzu söylediğini belirtmeliyim. Ali hoca, bizim şan, şeref, itibar, gösteriş ve şatafat düşkünlüğüyle birlikte “potlaç kültürü” içinde ele aldığımız dolayısıyla Türklere özgü diye nitelemediğimiz için üzerinde pek durmadığımız konukseverlik için de kitabında özel bir bölüm açmış. Evet, konuksever olmasına konukseveriz ama konunun karışıklığının o da farkında. Bu potlaç kültürü meselesi gerçekten de çok önemli. Çünkü yaşadığımız dünya paraya ve rasyonaliteye dayalı kapitalizm denilen bir sistemle işliyor. Türkler, potlaç kültürüyle kapitalizmi nasıl bir araya getirecekler, onların bu çabasından dünyaya da örnek olabilecek yeni bir bakış çıkabilecek mi? Bunlar beni de meraktan çatlatan konular. Artık bizim gibi ruhiyatçılar, Oğuz Adanır gibi iletişimciler değil de antropologlar bu konuya el atsa ve bizi aydınlatsalar diye bekliyoruz. Kitabın birçok yerinde kahkahayla güldüm ama en çok da “töre”, “tora”dan geliyor olmasın diye anlatılan satırlarda. Kitabı Mukaddes’in “en baştaki birkaç yüz sayfalık ana bölümüne İbranicede ‘Tora’ adı verilmektedir ve bizdeki Tevrat sözcüğü de bunun Arapça çoğulu yani Toralar demektir. Bu bölüm hem İbrani boylarının sıralama kurallarını hem de asıl önemlisi ‘Evamiri aşere’yi yani ünlü on emri içeren bölümdür. Dolayısıyla Yahudi şeriatının temelidir. Hani diyorum, Türk toplumunun kültürel oluşum ve gelişim tarihinde de oldukça önemli ve güçlü bir Musevi dönem olduğuna göre, bizim töre sözcüğü de oradan galat olmasın? Ya da şanlı milletim Sümerler olup aşağıya doğru giderken bu sözcüğün kökünü de yol üzerindeki İbranilere bırakıvermiş olmasın? Olur mu olur yani; bu kavimler arenası Ortadoğu’da her şey olabilir. Yine de ben dilci falan değilim, ne İbranice bilirim ne de protoTürkçeden anlarım. Benim derdim bugün vatan evlatlarının kanına ekmek doğrayan töre ile.” Madem öyle, siz de doğrudan doğruya töre ile ilgilenin hocam ne işiniz var İbrani’yle Ortadoğu’yla! Belki de sizden en büyük farkımız bu üslup konusunda. Ben eğer aynen böyle düşünmüş olsaydım bile asla böyle bir şeyi kitabıma almazdım, kırk yıl içimde tutar araştırırdım. Doğru olsaydı, bunu uzmanlar yazardı herhalde derdim. İnsan bazen parlak zekasının tuzağına düşüyor, kendisini alıkoyamıyor. “Gaziantep’te de gördüm, öğrendim bu ustalara karşı saygıyı. Çarşıdaki zanaatkar esnaf, babalarına, dedelerine zanaatı öğretmiş olan Ermeni ustaları mutlaka bir hayır dua sözcüğüyle anıyorlardı ve bence bu da hoşgörü falan gibi transandantal nitelikte motiflerle değil, çok eskilerden kalmış olan ‘zanaat tanrısına biat’ davranışının yaşayan kalıntısı” derken de, Finlerin, Estonların Türksel halklar olduğunu söylerken de, Süyünbike Hatun’un ilk ve tek Müslüman kadın başkan olduğu belirlemesini yaparken de bence değerli hocam böyle yapıyor, aceleyle söylüyor. Ergun Candan adında uzaydan geldiğimize inanan spritüalist bir yazarın “Türklerin Kültür Kökeni” diye bir kitabına başlamıştım. Baktım ki kitabın ne bildiğimiz Türk tarihiyle ne de kültür incelemeleriyle ilgisi var. Yazar, Türk tarihiyle ilgili kırıntı bilgilerini ciddi ciddi uzaylılar anlayışıyla birleştirivermiş. İnsan aklı nelere muktedir! diye hayretlere düşüyor insan. Tabi ki sevgili Ali hocamı “atış serbest” nasılsa diye inançları doğrultusunda kalem oynatan yazarla asla bir tutmuyorum. Hatta pek beğendiğim bir kitap olan Cengiz Özakıncı’nın “Derin Yahudi/ Siyon-Türk Zelda: Musevi Tarihinde Bin Yıllık Türk Damgası” kitabını aklıma getirdi yazdıkları. Bütün bunları biz işimize bakalım, tahminlerimiz zekamızın gücünü gösterebilir ama araştırmamızı etkisizleştirme tehlikesi de taşırlar diye söyledim. “Ülkenin ana kavmi olan Türklerin, aralarında yer tutmuş öbür altkimliklerin de toplumsal örgü içinde hak ettikleri yeri almalarına böylesine müsait davranışı da aslında, şimdi bazı kimselerin bu tür fenomenlerimiz karşısında hemen ve de düşünmeden kullanıverdikleri “hoşgörü” gibi yüksek yüksek ahlaki değerlere bağlı bir şeyle izahı hiç de gerektirmeyen, aslında göçebelikten getirdiğimiz son derece pratik, pragmatik davranış kalıplarımızdandır. Göçebe boy, işine yarayacak her kişiyi, kökenine falan bakmaksızın hemen içine alıverir, hatta onu hemen akraba ya da hızım yapar; ya kızını verir ya bacısını, baldızını ve kendine dünür ya da damat ediverir. Türk halkının genetik haritasının böylesine karmakarışık olması bundandır.” Doğru söze ne denir! Bizim yaptıklarımız da dahil olmak üzere Türklerle ilgili tüm çalışmalar, Türklerin, sanılanın ve söylenenin aksine asla dinsel ve etnik tutucu olmadıklarını göstermektedir. Türklerin Ali hocanın zihninde başka bir anlama geldiği için kullanmaktan çekindiği ama birçok Türk araştırmacısı gibi benim de rahatlıkla kullandığım “hoşgörü”leri, göçebelikleri ve diğer toplumsal-psikolojik dinamikleri nedeniyledir. Artık bunlar Türklerin temel grup davranışları olarak klasikleşmiş bilgilerdir ve ne kadar tekrarlansalar yeridir. Ancak değerli hocam Babaoğlu kitabında Anadolu’da “manav” diye herhangi bir etnik azınlığa mensup olmayıp düz Türk olanlara dendiğini söylüyor. Bu konuda oldukça farklı görüşler vardır ve araştırılmalıdır. “Manav” kavramıyla ilgili bir araştırma Anadolu’nun Türkleşmesi konusunda oldukça önemli ipuçları verecek gibi görünmektedir. Türklerin dinsel merakları da tüm araştırmacıların üzerinde ittifak ettikleri konulardan birisidir. Gregoryenliği kabul ederek Ermenileşen Türklerle, İslamlıktan sonra Türklerin eski inançlarını belli ölçülerde sürdürmeleriyle ve dini şarlatanların peşlerinden gitmeye meyyallikleriyle ilgili Babaoğlu da ilginç saptamalar yapıyor. Biz onun izini sürdüğü tabloların göçebelikle, yerleşik ve uygarlık kurucusu olamamakla ve Eski Türk Dini’ndeki şamanın rolüyle ilgili olduğunu düşünüyoruz. Türklerin girişimcilikleri, teknolojiye yatkınlıkları konularına da özel bölümler ayırmış kitabında Babaoğlu. Bizim bu konularda Türklerin uygarlıklar arasında arabulucu olması, özgün uygarlık kuramadığı için en yeniyi, en iyiyi, en güçlüyü izleme formülüyle hareket etmesi gibi saptamalarımızdan farklı olarak elimizin teknolojiye yatkınlığını, kışlakta hayvan ürünlerini değerlendirmek için mutlaka bir el sanatına sahip olunması ve en eski mesleğimiz olan demircilikle bağlantılandırıyor. İlginç. Mutlaka kayda almamız gereken saptamalar bunlar. Türklerin trafikteki berbat tutumları hocanın da gözünden kaçmamış, fazla teoriye sapmadan anlatmış trafikle ilgili anılarını. Türklerin denizciliğe yatkınlıkları, balığın her zaman itibarlı bir yiyecek olduğu da kitabın ilginç temalarından. Şimdiki içler acısı halimizin ise Osmanlı’nın Türkmen korkusuna ve deniz kültürüne karşıtlığın desteklenmesine bağlıyor, denizciliğimizin son zamanlarda yeniden atağa geçtiğinden, dünyada denizaltı inşa edebilen ender uluslardan olduğumuzdan bahsediyor Babaoğlu. “…Şaman için deniz, en ulu Tanrıça Umay’ın bir varoluş halinden ibarettir ve denizle birleşmek, Köktengriden de daha eski ve köken olan Umay ile bir olmak, birleşmektir. Osmanlı Sultanı da aslında Umay’ın vekilidir. Bulunduğu yere ve onun adına iş gören kurumlara Arapça ve Farsçada hiç anlamı olmayan bir kelimeyle HÜMAYUN=UMAYIN denir.” Türkler ve denizcilikle ilgili bu denli keskin değerlendirmeleri ve Türklerin eski dininde önemli bir kült olan, çocukları anne karnından itibaren koruduğuna inanılan Umay Ana ile ilgili bu tür değerlendirmeleri ilk kez bu kitapta okudum. Ki başka yerlerde “yasak” ve “yasa”nın da ulu Tanrıça Umay ile ilgili olduğunu söylüyor hoca. “Hüma” Farsçadır ve devlet kuşu, saadet, kut anlamına gelir. Hüma, Anka ve Simurg diye bilinen efsanelerden beslenen cennet kuşu, talih kuşu gibi anlamları da vardır. “Hüma”nın devlet kuşu anlamından dolayı “Hümayun” da zaman içinde padişahla aynı anlama gelmiştir. Hüma ve eski Türk inançlarındaki Umay’ın benzerliği, Türklerin Çepni boyunun sembolünün Hüma kuşu olduğu bazı kaynaklarda geçer. Türklerin eski inançlarında Umay’ın tuttuğu önemli yer nedeniyle bir anlam kayması olgusu yaşanmış, “kutsal meclis” anlamında “divan-ı hümayun” denmiş olabilir ama fazlası aşırı-yorumdur. Devlet işleyişinde görülen fazla bürokrasi, “yassah hemşerim”cilik, Osmanlı’nın daha önceki kazandığını dağıtma esasına göre kurulmuş, dolayısıyla iç dinamiklerle yıkılması mukadder olan Türklerin göçebe devlet formasyonunun sonunu getirdiği ve artık kendisini savunmayı öğrendiği ve bunun sonucunda da Türk adı ve sanını katlettiği gibi tespitlerle kitabın son bölümleri daha çok yazarın siyasi görüşlerine ayrılmış gibidir. 22 Temmuz seçimlerine “yenilgi” der mesela ama bu seçimlerde “göçebe eşitlikçiliği kökenli olan katılım şevki”ni gördüğünü de söyler. Biz katılmasak da kitabına neleri koyacağı elbette hocamızın hakkıdır. Biz Türklere bilimden bakmaya çalışırken gerçekten de siyasetle zerre kadar ilgili değiliz, siyasi bakışımızı dışta tutmaya çalışıyoruz. Bu nedenle hocanın siyasal değerlendirmeleri değil de onlar arasında serpiştirilmiş tarihsel psikolojiyle ilgili bazı önemli noktalar bizim daha çok dikkatimizi çekiyor. Belirtmeden geçmeyelim o noktalardan bazılarını. “Hain bizde ana katili muamelesi görür… Türk ihaneti hiç affetmez.” Hocaya göre ünlü Türk tarihçisi Roux’un da vurguladığı bu özellik son dönem de dahil olmak üzere tüm Türk tarihinde kendisini gösterir… Varlık Vergisi olayı hocaya göre, sanılanın aksine, aslında Türklerin etnikçi olmayan tutumlarının ve mağdurun yanında olmalarının sembolüdür. Mareşal Fevzi Çakmak, Yahudileri kamplarda toplayıp onları Almanlara teslim etmek ya da imha etmek yerine “yol yapımında çalıştırmak” gibi bir bahane uydurarak korumuştur ve bu nedenle Yahudiler tarafından çok sevilmektedir… Eline sağlık Doğan Aksan hoca. Eline sağlık Ali Babaoğlu hoca. Elinize, aklınıza, emeğinize sağlık. Türklere bilimden bakma arzusu, çabası sayenizde büyük bir ivme kazandı. Bu makale toplam 3793 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||