|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Doç.Dr.Erol Göka
Eski Türk kaynaklarında Hızır ve Lokman hekim
HIZIR VE LOKMAN HEKİM’İN ESKİ TÜRK İNANÇLARINDAKİ KAYNAKLARI [Haber10.com okuyucularına sözümüz vardı. “Kim Bu Çılgın Türkler?” kitabıyla ilgili görüşlerimizi yazacaktık. Ama İhsan Eliaçık kardeşimiz öyle bir mevzu açtı ki katılmamazlık edemezdik. “Türklerin Psikolojisi” kitabımızda ele aldığımız konuyu burada yeniden gündeme getirdik. Bu yazı İhsan Hocanın yazısıyla birlikte ele alındığında sanıyoruz olumlu çağrışımlar olacak okuyucumuzun kafasında. Haftaya “Kim Bu Çılgın Türkler?”de buluşmak üzere.] Hızır ve Lokman Hekim’in kitabi olarak değil de gerçek yaşamda kim oldukları, neden Türk grup davranışının, Türklerin psikolojisinin yön verici öğeleri arasında yer aldıkları sorusuna cevap verebilmek için mutlaka Türklerin eski inançlarındaki bazı temel olgulara gitmek gerekiyor. Zira ilk bakışta İslami görünün ve hatta Lokman’da olduğu gibi Kur’ani olan bu kişilerin Türklerin psikolojik dünyasındaki yerleri çok değişiktir. Bu içerik değişiminin nedeni de eski Türk inançları. Türklerin İslam olmadan önceki dinleri ve inançları İslamiyet’i algılamaları için bir zemin oluşturmuş, İslami kavramların içerik dönüşümü bu zeminde gerçekleşmiş. Şüphesiz Eski Türk Dini’nden İslamiyet’e geçiş sırasında ortaya çıkmış bu içerik dönüşümünün farklı Türk coğrafyalarında farklı dışavurumları olmuş olmalıydı. Enteresan olan şu ki, hemen tüm Türk coğrafyalarında İslamlaşmadan sonra bu iki ana figür şöyle veya böyle aynı biçimde kendilerini göstermiş. Bu durumu, bu iki ana figürü besleyen eski inançlardaki damarın ne kadar güçlü olduğunun göstergesi olarak değerlendirmek gerekiyor. Yine de bizim sözünü ettiğimiz Hızır’ın ve Lokman Hekim’in diğer Türk topluluklarında görülen figürler değil Anadolu Türk kültürünün efsanevi şahsiyetleri olduklarını söylemeliyiz. Türklerin Doğu ve Batı arasında köprü olan, kültürel derinliği insanlık tarihi kadar eskilere giden Anadolu’yu yurtlaştırmaları ve İslamlaşmaları hemen hemen aynı zaman dilimlerinde vuku bulmuştur. Anadolu’daki Türk devletlerinin tebaası içinde zaten bu eski kültürlerin taşıyıcısı olan kimseler de yaşıyordu. Dolayısıyla Eski Türk Dini’nden İslamiyet’e geçiş sırasında ortaya çıkan karşılıklı içerik dönüşümünü etkileyen unsurlar arasında eski Anadolu kültürlerinin bulunması da doğaldı. Dede Korkut Hikayeleri’nde bile Yunan epope’lerinden belirgin esintiler olması bu nedenledir. Ele almış olduğumuz Hızır ve Lokman Hekim figürlerinin de böyle etkilenmelere maruz kaldığı, örneğin Lokman Hekim hikayelerinde Asklepios veya Calinos’a ilişkin anlatıların benzerlerinin bulunacağı açıktır. Örneğin Lokman Hekim’in ölüme çare bulduğu reçetenin de bulunduğu kitabı Azrail’in kanat darbesiyle suya atması, hangi bitkinin hangi hastalığa iyi geldiğini bilmesi, Asklepios kültürünün İslami kılıf içinde varlığını sürdürmesinden başka bir şey değil. Ama böyle etkilenmeler var diye, bazılarının yaptığı gibi, ele aldığımız Anadolu Türk kültürünün efsanevi şahsiyetlerine, yalnızca eski Anadolu kültürlerinin devamı olarak bakmak uygun olmaz. Tekrar konumuza dönecek, Eski Türk Dini’ndeki ve inançlarındaki hangi unsurların nasıl bir dönüşüm geçirerek Türklerin İslamlaşmasından sonraki kültürlerine de ana rengini veren şahsiyetlerin oluşumuna neden olduklarını ele alacak olursak… İncelediğimiz Lokman Hekim figüründeki dönüşümün esasını, “gerçek oldukları, yaşadıkları varsayılan kişilere yapılan olağanüstü atıflar”ın meydana getirdiğini görüyoruz. Hızır figüründe ise durum biraz daha değişik, yine bir kişiye olağanüstü bir atıf söz konusu ama şahsiyetin gerçekten yaşayıp yaşamadığı belirsiz, yaşamış olma ihtimali ise çok zayıf. Tarihteki anlatıları gerçeklikle bağlantılarına göre, mitoloji, destan ve hikaye olmak üzere üç devrede ele alabiliriz. Kişilerin ve olayların gerçekliğe yakınlığı ve onlara yapılan olağanüstü atıflar, mitoloji ve destanlara, onları diğer anlatılardan ayırt ettirici özelliklerini verirler. Mitoloji ve destan da birbirinden farklıdır. Gerçeklik ihtimali azaldıkça, olağanüstü atıflar yalnızca kişilere değil tüm olay örgüsüne yapıldıkça mitolojik zamanlara kadar geri gidilir, mitolojinin dünyasına girilir. Gerçeklik olasılığı arttıkça ve olağanüstü atıflar kişilerle sınırlı kaldıkça mitolojiden destan devrine doğru gelinmiş olur. Destan devrinden sonra ise hikaye dönemi başlar ki artık anlatının temel niteliği gerçek bir kurgu oluşudur, olağanüstü atıflar yalnızca gerçek hayatta olabilecek kadardır. Eski Türklerde mitolojik şahsiyetler vardır ama Eski Yunan’da olduğu gibi şahsiyetleri ve olay örgüsüyle tastamam bir mitolojik dünya söz konusu değildir. Eski Türk Dini’nde adeta bu dine “tek-tanrılı” denecek düzeyde Gök-Tanrı’nın baskınlığı ve belirleyiciliği hissedilir. Bu nedenle “tabiat” ve “atalar” gibi birçok kült bulunsa da asla Eski Yunan’daki gibi tam bir tanrılar ve tanrıçalar panteonundan bahsedilemez. Türk inanç dünyasındaki olağanüstü şahsiyetler, her zaman Yunan Mitolojisi’ne göre daha gerçeğe yakın, dolayısıyla destansı bir özellik gösterirler. Bizim ele aldığımız bu iki figür içinde Hızır oldukça mitolojik, Lokman Hekim ise, mitoloji ile destan arası bir yerde duruyor. Genel olarak Türk grup davranışında, özel olarak Eski Türk Dini’nde kendilerine olağanüstü atıf yapılan, gerçek hayatta yaşadığına inanılan temel kişiler, Kağanlar ve savaşçılar (kahramanlar), şamanlar ve yaşlı-bilgelerdir. Eski Türklerin olağanüstü atıflar yaptıkları kimseler, gerçekten yaşamışlardır, onları olağanüstülükle donatan kendileri değil, halk olmuştur. Şahsiyetlerin bu gerçekliği Eski Yunan Mitolojisi’ne göre eski Türk inanç sistemini oldukça gerçekçi kılar ancak çok enteresan bir biçimde düşünce alanına gelindiğinde bu kez durum tersine dönüyor. Eski Türklerde Eski Yunan’da olduğu gibi filozoflardan müteşekkil bir düşünce dünyası bulunmuyor. Oldukça gerçekçi bir temeli olmasına rağmen düşünce, Türklerde değil de mitolojinin içine gömülü vaziyette yaşayan Eski Yunan’da ortaya çıkmış. Sebep, bu kitap boyunca anlatmaya çalıştığımız Türklerin göçebe, sözlü potlaç kültüre sahip savaşçı bir topluluk olmaları. Yukarıda saydığımız üç kaynaktan yani Kağanlar ve savaşçılardan yani kahramanlardan, şamanlardan ve yaşlı-bilgelerden gelen olağanüstülük, Türk tarihinde daha sonradan ortaya çıkan yeni kültür iklimlerine göre yeni görünümlere bürünmüşler. Örneğin şamanik olağanüstülük, kendisini sonraki tarihsel evrelerde kahinlik, hekimlik (özellikle ruh hekimliği), mistik kişilik (derviş, eren, evliya, pir, Hak aşığı), baksılık-ozanlık-aşıklık vs. biçiminde göstermiş. Yine örneğin Türklerin İslamiyet’i kabulünün ardından ortaya çıkan Alperen tipinde, savaşçıya, şamana, bilge kişiye yapılan atıfların hepsi birden bulunuyor. Ele aldığımız Hızır ve Lokman Hekim figürlerindeki dönüşümleri de, bu şekilde, yani eski inançlardaki olağanüstü atıf sistemi içinde değerlendirmemiz icap ediyor. Önce Hızır daha sonra Lokman Hekim figürüne bakalım: Daha önce belirttiğimiz gibi, Hızır figürünün kaynaklarını, yalnızca Eski Türk Dini ve inançlarındaki “gerçek oldukları, yaşadıkları varsayılan kişilere yapılan olağanüstü atıflar”la açıklamak mümkün değil, Eski Türk Dini’ndeki başka unsurları da hesaba katmak gerekiyor. Örneğin bugün Anadolu’da sürüye kurt geldiğinde, onun bereket ve uğur timsali saydıkları Hızır olabilme ihtimalinden dolayı, bu kurda zarar verilmemesi, Türklerin kurtla ilgili eski inançlarının İslamlaşma sonrası sürmesinden başka bir şey değil. Ancak bunlar istisna. Bugün birçok Hızır inancında esasen Eski Türk Dini’ndeki “Boz Atlı” inancının izi bulunuyor. Bu nedenle Türk folklorundaki “Hızır” figürünün kaynağını anlayabilmek için “Boz Atlı Hızır” deyişinde görülen, kimi zaman kendisine “Gök Sakallı Koca” da denilen “Boz Atlı”nın kim olduğunu açığa kavuşturmak lazım. Birçok araştırma ortaya koymaktadır ki, Eski Türkler de tüm diğer kadim topluluklar gibi yeni yılı kutluyorlardı. Şimdikinden farklı olarak onların yeni yılı, bugün de Nevruz ve Hıdrellez kutlamalarında izlerini hala sürdüren bahar zamanındaydı. Eski Türkler, yeni yılın ya erken baharda (21 Mart-Nevruz) ya da geç baharda (6 Mayıs-Hıdrellez) başladığına inanırlar, bu tarihlerde ata mağarasını ziyaret ederek törenler yaparlardı. Eski Türklerin yılbaşı kutlamalarının dayandığı temel, Eski Türk Dini’nde Yüce Gök-Tanrı’nın “yok olmasın”, “acı ve sıkıntı çekmesin”, “zorlukları kolay kılsın” diye Türk budununun hizmetine verdiği “koruyucu (sahip) ruhlar”la ilgiliydi. Bu koruyucu ruhların başında “Boz Atlı Yol İyesi” geliyordu. “Boz Atlı Yol İyesi”, kimin ne zaman başı sıkışsa ona yardım eden, selamete ulaştıran bir manevi varlık. “Boz Atlı Yol İyesi” gerek üstlendiği rollerden gerek kendisine konulan “Gök Sakallı Koca” adından ve zor durumda olan insanların karşısına çıkan “aksakallı ihtiyar” nitelemesinden anlaşılacağı üzere, bir ata ruhu. Gök-Tanrı’nın ölümsüzlük badesini içen ilk evladının, dolayısıyla Türklerin ilk atasının ruhu. Bu manevi varlık, çok çeşitli biçimlere bürünüp, farklı donlar giyerek insanların karşısına çıkabiliyor. Örneğin Oğuz Kağan Destanı’ndaki “Bozkurt”, Köroğlu hikayelerindeki ölümsüz kır at, “Boz Atlı Yol İyesi”nin özel olarak savaşçıları koruma misyonu üstlenmiş tezahürleri. “Boz Atlı Yol İyesi” Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra, kendisine çok yakın bir içerikteki İslami figür olan Hızır’a dönüşmüş. Bu dönüşümün kökensel zemini “Boz Atlı Hızır” ifadesinde çok belirgin. Türkler her zaman “Boz Atlı”dan yardım dilemişler. İslamiyet’in kabulünden sonra yardım dilenen yer yine aynı ama sadece adı değişmiş, “Boz Atlı Hızır” olmuş. İslamiyet’in “Hızır’ının Türklerin “Boz Atlı”sıyla birleşerek “Boz Atlı Hızır” olmasının nedeni anlayabilmek için Hızır’ın Kur’an-ı Kerim’deki kıssada geçen rolüne odaklanmalıyız. Kendisine peygamberlerden bile daha üstün ve önemli bir rol verilen, içteki, batındaki hakikati temsil ettiğine inanılan Hızır gibi bir teolojik varlığın Türk inanç sistemindeki en yakın karşılığı “Boz Atlı Yol İyesi”nden başkası değildir. Türklerin İslamlaşmalarının büyük ölçüde tasavvuf aracılığıyla olmasında, bugün Türk dünyasında tarikatların etkin rol almalarında ve her mezhepten Türklerdeki Hz. Ali sevgisinde, Eski Türk Dini’nde “Boz Atlı” gibi görünmeyen ilahi güçlere duyulan inancın büyük katkısı olmalıdır. İslam-Türk Tasavvufu’nda erenlerin doğrudan doğruya Hızır tarafından irşat edildiğine inanılması, Hızır’a ilahi rahmet ve sırların bilgisine sahip olmasının dışında şu niteliklerin de izafe edilmesi başka türlü nasıl açıklanabilir? “Eli son derece açıktır, çok cömerttir; insanlara vakit vakit para ve mal yardımında bulunur. Her beş yüz yılda bir vücut organları yenilenir. Hastalandığı zaman kendi kendini tedavi eder. Ara sıra insanlar arasına karışır; kim olduğunu bilmezler. Fizik olarak mütenasip endamlı, güzel yüzlü, eli ayağı düzgün bir insan görünümündedir. Yeşil elbise giyer ve kır ata biner. Sık sık sema meclislerine katılır, raks yapar, vecd haline girer… İhtiyar veya genç bir adam, bir çocuk olabilir; kuş ve tavşana varıncaya kadar çeşitli hayvan biçimlerine de girebilir. Göz açıp kapayıncaya kadar çok uzak mesafeleri aşabilir. Yardımına ihtiyaç duyulduğunda hiç umulmadık bir anda görünüverir ve işini bitirir bitirmez yine öylece aniden kaybolur. Doğadaki varlıkları kendi emrine alabilir, onları kendi hizmetinde kullanabilir. Ölü insanları diriltme kabiliyetine sahiptir. Havada, boşlukta yürüyebilir, durabilir; su üstünde batmadan durabilir, dolaşabilir.” Bu nedenle Batılı gözlemciler, tıpkı günümüzde olduğu gibi, 15. ve 17. yüzyılda Anadolu’da Hızır-İlyas kültünün yaygınlığı karşısında şaşkınlığa düşeceklerdir. Hızır, genellikle “aksakallı, beyaz elbiseli ihtiyar” kılığında, hemen her yerde, ihtiyaç sahiplerinin yardımına koşmak üzere hazır ve nazırdır. Babai isyanından sonra Selçuklu askerleri tarafından idam edilmek istenen Baba İlyas’ın oğlunu Hızır’ın kurtardığına, kardeşinin de Selçuklu sultanının emriyle atıldığı mancınıktan daha havadayken yetişip yanmasına Hızır’ın engel olduğuna inanılır. Bu nedenle Alevi-Bektaşi inançlarında ve edebiyatında Hızır ile Ali özdeş tutulur, Ali ve/veya Tanrı niyetine Hızır’a dua ve niyaz edilir, “Hızır yoldaşın ola!” gibi duaların benzerlerine Altay Şaman topluluklarında rastlanır. Kimin Hızır olduğu belli olmadığından misafire Türklerin gösterdiği saygıda Hızır inancının da payı bulunur. Türkler, değişik kılıklarda karşımıza çıkabilecek olan Hızır’a gerekli saygıyı göstermeyenlerin taş kestiklerine inanırlar. “Boz Atlı Yol İyesi” nezdinde Gök-Tanrı’ya şükran sunulan yılbaşı kutlamalarının yapıldığı zamana da Türkler İslamiyet’ten sonra “Hıdrellez” adını vermişler. Belli ki, Hızır’ın etimolojik anlamında yeşille bağlantılı karşılıklar bulunması, bu adın verilmesini kolaylaştırıcı bir işlev görmüş. Bizim yaklaşımımıza göre ise, yeşille bağlantılı karşılıklar olmasaydı da “Boz Atlı”yla olan yakın anlam ve içerik benzerliği nedeniyle Türkler, İslam olduktan sonra yılbaşlarına “Hıdrellez” adını vereceklerdi. Türklerin yılbaşı olan Hıdrellez, adını “Hızır” ve “İlyas”tan alıyor. Hıdrellez günü, Hızır gelecek, beraberinde güneş, sağlık, mutluluk, iyilik ve bereket getirecektir. O yüzden bu büyük günü, dünyanın her yerindeki Türkler tıpkı Hıristiyanların Noel’i kutlaması gibi törenlerle kutluyorlar. Hıdrellez’in geleceği gece (5 Mayıs) dilekler, niyetler tutulur, bununla ilgili ritüeller yerine getirilir, hasırlar yakılıp ateşin üzerinden atlanır. Hıdrellez günü ise geceden hazırlanmış, içine su doldurulan ve niyete katılacak kimselerin bilezik, yüzük gibi eşyaları konduktan sonra ağzı kilitle kapatılan “niyet çömleği” maniler, neşeli yorumlar eşliğinde açılır; kırlara gidilir, yemekler yenir, eğlenceler düzenlenir, baharın tadı çıkarılır. Hızır’la ilgili birçok inanış, Hızır’ın konakladığı ev, su içtiği çeşme, uğradığı mekanlar, yapılan törenler sayesinde her yıl yeniden canlanır. Hıdrellez ve Nevruz’la ilgili inanışlar ve törenler, Türk folklorunun en çok araştırılmış konuları arasında. Bu konuda çok ciddi bir bilgi birikimi var. Anlaşılıyor ki, Manisa’da kutlanılan Mesir Bayramı bile bir Nevruz töreni. Zaten dağıtılan mesirde baharla açılan türlü otlardan ve çiçeklerden alınmış usarenin bulunması, bu nedenle her derde iyi geleceği inancı da anlattığımız içerikle uyumlu. “Yeni gün” anlamına gelen “Nevruz” adından dolayı, bugünü İran adetleriyle bağlantılandırmak doğru değil. Türklerin 6 Mayıs’ta yaptığı bahar kutlamaları birçok yerde “Nevruz” adıyla anılmaz, “çiğdem bayramı” vs, gibi adlar alır. Bilindiği gibi Arapçada Hızır’a kaynak teşkil eden kelime “El-Hadır”, yeşil, yeşil dal veya yeşilliği çok olan yer anlamına geliyor. Hadislerde ona bu ismin verilme nedeni, “çünkü kuru yer üzerine oturduğunda altında otlar yeşerip dağlanırdı” diye açıklanmış, bu açıklamaya dayanılarak, Hızır nerede namaz kılsa oranın hemen yeşerdiği şeklinde yeni hadisler, rivayetler uydurulmuş. Hızır’ın bu yeşille olan ilişkisi, bazılarının onu “İslamileştirilmiş eski bir ilkçağ bitki tanrısı” olarak görmesine yol açmış. Gerçekten de Türklerin “tuba” denilen hayat ağacının Hızır tarafından dikildiğine inanmaları, hayat ağacının hayat suyu ile de bağlantılı olması, bu düşünceyi güçlendiriyor. Büyük ihtimalle onun adının Türkler tarafından eski bahar ve/veya yeni yıl kutlamalarına verilmesi de bu kolay içerik dönüşümü nedeniyle olmuştur. Hızır, hayat ağacı ve hayat suyu ile bu kadar yakından ilgili olunca, insanı hayata bağlayan aşkın, neşenin, bilginin Hızır tarafından sunulmasının nedeni de daha kolay anlaşılıyor. Lokman Hekim’e gelecek olursak: Eski Yunan ve Müslüman Arap dünyasında hikmet sevgisinin peşinden giden “filozof” veya “hakim”in yani Kur’an’daki Lokman’ın Eski Türk dünyasında tam bir karşılığı yok. Filozofa (Lokman’a) atfedilen özellikler, “şaman” ile “bilge-yaşlı” arasında dağılmış vaziyette. Daha önce ele aldığımızı gibi şamanın Eski Türk Dini’ndeki rolü hep tartışma konusu olagelmiş. Şamanın asıl misyonu kutsal dünyayla bağlantı kurmak, oraya dilek bildirmek, oradan haber getirmekti. Ölenlerin canlarını öbür dünyadaki ölüm meleğine götürme, kimi zaman ondan geri getirerek ölüleri diriltme, ruhlar alemiyle bağlantı kurma da onun görevleri arasındaydı. Bu görevlerini yaparlarken bazen tabip bazen din adamı, çoğu zaman sanatçı gibi görünebilirlerdi. Şamanlar yazılı felsefesi olmayan sözlü kültüre dayalı Türk topluluklarının manevi-ruhani liderleri, irfani bilgiye sahip, hikmetli kimseleriydi. Ama onlara asla filozof da denilemez. Onların hikmetinden sual olunamaz; büyük olasılıkla ermişlerdir ama belli etmez, tam tersi tavır sergilerler. Deliyle veli arası bir yerdedirler; mecnun ve meczupturlar. Şair ruhludurlar, söz dağarcıkları çok zengindir. O yüzden toplum hem onlardan korkar, hem sözlerinde bir hikmet bulur ve dinler. Bize göre, İslam dairesine gireli çok kısa bir süre olmuş Anadolu Türklerinin birçok başka kimseye olduğu gibi Lokman Hekim’e de atfettiği olağanüstü özelliklerin büyük bir bölümü şamanik nitelikte. Yukarıda belirtmiştik, filozoflar, hakimler de tabip değiller ama aynı zamanda tıp felsefesi hakkında da görüş bildirmişler, uygulama içinde olmuşlar. Eski Türk toplumunda da şaman yalnızca tabip değildir, şamanlık yaparken icra etmek zorunda kaldığı tabiplik de sıradan bir tıbbi uygulama içinde değerlendirilemez. Zaten toplum da onları tabip olarak görmez tabiplik görevini yapan kimseler ayrıca vardır. Şamanın tabiplik dahil her türlü icraatı kutsallıktan bir iz taşır; dünyevi ile uhrevi arasında aracılık eder. Yeni İslamlaşan Türkler, Lokman’ın “hikmet sahibi” sıfatını karşılayacak dağarcıklarında bir kelime olmadığından, eski Anadolu kültürlerinin de etkisiyle onu en çok Calinos’a, Asklepios’a benzetme yoluna gitmiş, İslam dünyasının “hakim”ini “hekim”e çevirmişler, Lokman’a çoğunlukla tıbbi daha azı dini olmak üzere şamanik nitelikler atfetmişlerdir. Lokman Hekim’e atfedilen şamanik özellikler tıbbi ve dini olmak üzere ikiye ayrılabilir ama bu ayrımın zorlama olduğu, her ikisinin de ayırt edilemeyecek ölçüde birbirleriyle bağlantılı bulunduğu, yalnızca anlaşılabilirlik açısından böyle yapıldığı bilinmelidir. Lokman hekim’in tıbbi-şamanik nitelikleri çok açık. Anlatılarda en çok rastlanılan hususlardan birisi, onun hastaları muayene etmeyip yalnızca raflarda bulunan şişelere bakması, hastanın derdine derman olan ilacın bulunduğu şişelerin titreyerek kendilerini belli etmeleri. Lokman Hekim, o kadar maharet kazanmış ki, artık hastasını görmeğe bile lüzum hissetmez, yalnızca kapıdan uzattığı bir ipi hastanın koluna bağlamasını ister, ipin hareketine göre hastaya bir tanı koyar ve ilacını gönderirmiş. Halk vaziyetten şüphelenince onu sınamaya karar vermişler ve bir gün hasta yerine bir aç kedinin ayağını tele bağlamışlar. Lokman Hekim içeriden bağırmış, “Buna sıçan eti yedirin!”… Lokman Hekim’in bir başka özelliği de bedendeki her uzvun bir huyu olduğunu bilip onlarla konuşması, mesela ameliyat sırasında dışarı çıkan bağırsaklara, “Haydi içeri girin” demesi onların da bu söze tartışmasız itaat etmesi. Lokman Hekim’in bu icraatları, sıradan insanlarda olamayacak ancak kutsallıkla bağlantılı birisinin yapabileceği niteliktedir. Lokman Hekim’in dini-şamanik nitelikleri ise, onun ölüm, ölümsüzlük, hayatın anlamı konularındaki sözleri ve uygulamaları içinde bulunuyor. Lokman Hekim, bir gün kuşları toplayarak, cennet ve cehennem arasındaki can suyundan getirene beş yüz yıl ömür vereceğini söylemiş. Akbaba, istenilen suyu getirmiş, fakat gagasındaki suyu verirken dökmüş ve bir damlasını da yutmuş. Bundan dolayıdır ki akbaba uzun ömürlüdür… Lokman Hekim Allah’tan ölümün çaresini sormuş. O da söylemiş. Ama Allah demiş ki: “Bu ilaçlarla insanları diriltirsin ama rızkı veren benim, dirilttiklerinin karnını nasıl doyuracaksın?” O da demiş ki: Ben dirilteyim gerisi kolay.” Lokman hekim deniz kıyısına gitmiş. Boğulan adamları diriltmiş. Yanındaki adamalara kazanlarla yemek yapın, bunların karnını doyurayım demiş. Yemekler pişmiş. Dirilttiği kimselere yemek verecekken bir balık denizden balını uzatmış. Lokman’dan yiyecek istemiş. O da yanındakilere bir kepçe çorba vermelerini söylemiş. Vermişler, biraz sonra balık tekrar başını uzatıp çorba isteyince yine vermişler, üç kazan yemek bitmiş balığın karnını yine doyuramamışlar. Bunun üzerine Lokman hatasını anlamış: “Aman Allah’ım ben hata ettim. Rızk vermek sana mahsustur”… Dünyadaki bütün bitkiler Lokman’a “falan derde çareyim, ben şu illete iyi gelirim” diye konuşurlarmış. Bu yolla öğrendiği ilaç formüllerini defterine kaydetmiş. Eksik bir şey kalmasın diye okurken Azrail, Allah’ın iradesine aykırı olduğu gerekçesiyle bir kanat vuruşuyla defteri yakmış. Lokman’ın elinde yanık birkaç sayfa kalmış. Şimdi insanlığın elindeki tıp bilgisi diye ne varsa o birkaç sayfadan ibaretmiş… Bununla birlikte ister tıbbi, ister dini olsun şamanik özelikler, Lokman Hekim’e yapılan olağanüstü atıfları tamamen tüketemez. Onun doğrudan doğruya “iyi hayat”ı, nasıl bir ömür sürülmesi gerektiğini konu edinen, sonsuz bir hayat bilgisine sahip bir “yaşlı-bilge” gibi verdiği öğütler de vardır. “Yaşlı-bilge” diye ifade etmeye çalıştığımız kişi, Türk topluluklarında Dede Korkut (Korkut Ata) simgesiyle ifade edilen atalar kültünün temsilcisi, efsanevi bir kişilik olabildiği gibi yine atalar kültünün tezahürü olarak ortaya çıkan bizzat toplum içinde sözü dinlenen, sezgilerine güvenilen bir kimse de. Türk topluluklarında kutsal bir şahsiyet olan, yaşı başı bilinmeyen, “Tanrıoğlu” diye tanınan, efsanevi Dede Korkut adeta her yerde yaşar. “Ölü desem ölü değil, diri desem diri değil” diye tanımlanır. Eski Türkler, Dede Korkut’un ilksel (primordial) Türk ile su perisinin ilişkisinden dünyaya geldiğine ve ölümsüz olduğuna inanırlar. Ona ilk şaman, peygamber, evliya veya baş bilgiç dendiği de olur. Tabiplerin piri olduğuna ve şifa verdiğine de inanılır. Efsanelerde kopuzu ilk yapan ve çalan, ozanların piri olarak da geçer. Bize göre tüm bu söylenenler birbirleriyle bağlantılıdır ama ortaya çıkış zamanları arasında farklılıklar olsa gerektir. Dikkat edilecek olursa, “Boz Atlı”ya atfedilen özelliklerin büyük ölçüde Dede Korkut ile örtüştüğü görülecektir. Tek fark “Boz Atlı” anlatısının daha mitolojik olması. Büyük ihtimalle, Türk tarihi mitolojik olandan destansı evreye doğru evrilirken, anlatılar da daha dünyevileşmiş yani gerçeklikle bağlantıları, kişiliklerin gerçek olma ihtimalleri artmıştır. Dede Korkut, “Boz Atlı”nın destansı evredeki tezahürü, ete kemiğe bürünmüş hali ama Dede Korkut tezahür ettiğinde “Boz Atlı” anlatısı da silinmemiş. Dede Korkut, atalar kültü içinde yer alırken “Boz Atlı”, “sahip”ler, “iye”ler içine yerleşmiş. Dede Korkut’un hem ilk şaman hem ilk ozan olması onun hem dünyevileşme sürecinin ürünleri hem de dünyevileşmesinin göstergeleridir. Gök-Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olan Kağan topluluğun maddi egemeni; Dede Korkut ise uhrevi ile dünyevi olan arasında aracılık edebilen ata ve şaman olarak topluluğun manevi egemeni. Öyle anlaşılıyor ki, Türkler İslam dairesi içine girdiğinde de Dede Korkut, Lokman Hekim’e, yaşlı bilgeliğe, ozanlığa, “Boz Atlı” ise Hızır’a doğru bir dönüşüm geçirmiş. Yukarıda belirttiğimiz gibi, efsanevi Dede Korkut’tan ayrı olarak Türk topluluklarında her ilin her şeyi bildiğine inanılan arif yaşlıları da var. Onlar sayesinde topluluğun kutsal değerlerinin korunduğuna ve gelecek nesillere taşındığına inanılıyor. Lokman, Hz. Davud’un demirden zırh yaptığı sırada yanına varır. Daha önce böyle bir şeyi görmediği için, ne yaptığını sormak isterse de susmayı tercih eder. Davud işini bitirdikten sonra, “Bu savaş için zırh oldu” deyince Lokman, “Sükut hikmettir, fakat susmasını bilen azdır” der… Lokman’a, “Allah’ın vekili olarak yeryüzünde hükmetmek ister misin?” demişler. “Allah bu hususta beni kendi halime bırakırsa başıma bela alamam. Eğer emrederse baş üstüne derim” demiş… Bu örneklerde görüldüğü gibi “yaşlı-bilge” olarak Lokman, bazen peygamberlerin yanında peygamberane öğütler verir. Ama bazen bu öğütler, “Allah’ını tanı. Allah’ından kork” vs. şeklinde herhangi birisinden duyabileceğimiz dini öğütler olabildiği gibi gündelik yaşamın en banal konularıyla da ilgili olabilir. “Yemekten sonra mutlaka yürüyün bir arşın bile olsa.” “Büyüklerinle konuşurken uzun laf etme.” “Ağız ve burun temizliğini sessizce yap.” “Parmaklarını ağzına, burnuna sokma.”… Lokman Hekim’in uzun yaşamanın sırrıyla ilgili verdiği öğütleri, ise hemen şamanik hem de “yaşlı-bilge”likle ilgili olarak değerlendirmek gerekir. Süleyman Peygamber Lokman’dan hikmet dersleri alırken merak edip sormuş: “Uzun yaşamanın sırları nedir?” Lokman, “Beş şartı vardır, az taam, az kelam, az selam, az intikam ve çok sabır” demiş… Şaman, kutsallıkla doğrudan bağlantılı olduğundan Eski Türkler için ölümü aşabilen, ölü ruhlarla bağlantı kurabilen, ölüp yeniden dirilebilen bir varlıktı. Eski Türk toplulukları Dede Korkut’un ölümsüz olduğuna inanıyorlardı ama İslamiyet’in kabulünün ardından onun da Azrail’le savaştığına ve yenilmiş olduğuna hükmetmek zorunda kaldılar. Lokman Hekim’in uzun yaşamanın sırları hakkındaki öğütleri bu nedenle hem şamanik, hem yaşlı-bilgelikle alakalı olabilir. Tıpkı Türk Mitolojisi’ndeki yaşlı-bilgeliğin en tipik örneği olan Dede Korkut gibi, Lokman da çok uzun yıllar yaşamıştır. Lokman Hekim ile Dede Korkut arasında ölümsüzlük arayışı dışında her ikisinin de topluluğa dışarıdan dahil olmaları (Lokman, Mısırlı bir zencidir) ve tabiplik yapmaları gibi benzerlikler de var. Bu makale toplam 2199 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||