Haber10 Arama
  SON HABERLER
Doç.Dr.Erol Göka
Doç.Dr.Erol Göka
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Türklere bilimden bakmak

Sanılanın ve Türkçe sözlüklerde genellikle yazılanların aksine filoloji ile dilbilim (linguistics; lisaniyat) bir ve aynı şeyler değiller. Etnik bir topluluğu dilinden ve edebiyatından yola çıkarak anlama çabası diyebileceğimiz filoloji içinden akademideki işbölümünün neticesi olarak başta “dilbilim” olmak üzere birçok bilim dalı ortaya çıkınca dil ile tarih ve toplum arasındaki ilişkileri bilimsel bakımdan görme şansımız kalmadı. Dilbilim, aldı başını gitti. Küçük-ölçekli dilbilim incelemelerinden sesbilim (phonology), sesletim bilgisi (phonetics), biçimbilim (morphology), sözcük bilgisi (lexicology), sözdizimi (syntax) anlambilim (semantics) gibi dallar türedi. Büyük ölçekli dilbilim incelemeleri ise sosyolinguistik, psikolinguistik, nörolinguistik gibi birçok dala ayrıldı ve bu süreç sürüyor; antropoloji, psikoloji, sosyoloji, eğitim, edebiyat, tıp ve bilgisayar mühendisliği ile ilişki içinde birçok yeni gelişmeye gebe bir görünüm veriyor.

“Türkoloji” ya da “Türkiyat” dediğimizde “Türk dili ve edebiyatı” incelemeleri anlaşılıyor artık. Bir topluluğun tarihi, etnik ve kültürel özellikleri, folklorik öğeleri birçok bilim dalı tarafından ayrı ayrı incelendiğinden Türklere toplu bir biçimde bakma şansımız bugünün akademik topoğrafyasında pek mümkün görünmüyor. Bu yüzden Türklerle ilgili bilimle uzaktan yakından ilgisi olmayan, amatör bile sayılamayacak kitaplar ortalığı kaplıyor. Biz Türk Grup Davranışı” ve “Türklerin Psikolojisi” çalışmalarımızda, tıpkı ilk dönem filolojisinde olduğu gibi bir toplu bakış ihtiyacının altını çizdik, gerekçelerimizi, yöntem sorunlarını, bulgularımızı sıraladık. Henüz bakışımıza tam bilim adını veremiyoruz, yazdıklarımızı “bilimsel deneme” diye niteliyoruz. Yaptıklarımıza Türklere “bilimden” bakmak diyoruz; ilk dönem filolojisi gibi bir anlayışın hiç değilse çoklu bilimsel disiplin tarzında yeniden gündeme gelmesini diliyoruz. Son zamanlarda gördük ki, değişik alanlardaki bazı hocalarımız da bizimle hem dert imişler. 2008 yılı içinde bu türden, yani Türklere “bilimden” bakan ve asla kayıtsız kalamayacağımız iki kitap yayınlandı. Bunları sırasıyla ele alacağız.

Ele alacağımız kitaplardan ilki dilbilimci Doğan Aksan hocanın Bilgi Yayınevi’nden çıkan “Türkçeye Yansıyan Türk Kültürü”. “Türk Grup Davranışı” ve “Türklerin Psikolojisi” çalışmalarımızda, dilin bir topluluğun davranışlarında ve etnik kimliğin oluşumunda belirleyici önemini vurgulamış, dil felsefecisi Ludwig Witgenstein’ın görüşlerinden ve bilinçdışının dil gibi yapılandığını ileri süren Lacancı psikanalizden kalkarak, annenin çocuğuna dil öğretirken aslında onu bir davranış biçimine de hazırladığını söylemiş, “Türk, anadili Türkçe olandır” diye bir saptama yapmıştık. Dilin bir topluluğun yaşama tarzı ve ruhsal durumunun belirlenmesindeki önemi, Doğan Aksan hocanın kitabı sayesinde, farklı bir terminolojiyle de olsa, bir kez daha vurgulandı, yeni bir açılım kazandı. “Farklı bir terminolojiyle de olsa” diyorum zira Doğan hoca belirsiz bir anlam öbeğine dayanması nedeniyle bizim fazlaca kullanmaktan yana olmadığımız “kültür” kavramını temel alıyor ve dil felsefesinden, psikanalizden değil de dil-kültür bağlantısı üzerine kafa yormuş Wilhelm von Humbolt, Herder gibi düşünürlerden, dilbilimcilerden ve antropolojiden çıkarak yola koyuluyor. Bu farklılığın bir önemi yok, sürek farklı olsa da yol bir: Doğan hocanın Alman hocası L. Weisgerber’in dediği gibi “anadili eliyle bir topluluk dünyayı söze dönüştürür. Anadil, ruh yaratan, kültür taşıyan ve tarihsel gücü olan bir kuvvettir” ya da Bozkurt Güvenç hocanın diliyle söyleyecek olursak “dil, toplumu toplum yapan gizemli bağdır.”

Türklerin maddi ve manevi kültürlerini, yaşama biçimi ve inançlarını da, iç-dünyalarındaki repertuarın ne ölçüde zengin olduğunu da bugünkü Türkçeyi inceleyerek ve dildeki değişimlerin geriye doğru izini sürerek kavramamız mümkündür. Böyle bir inceleme aynı zamanda Türklerin diğer dillerden topluluklardan farklılıklarının hem göstergesi hem temelidir. “Yetişmekte olan bir Türk için “ekmek” kavramı, “amca” ve “dayı” kavramlarının ayrı oluşu, “konuk” ve “komşu” kavramları, taşıdıkları değerlerle, bir başka topluma ve onun dilindekilere göre önemli ayrımlarla algılanmaktadır.”

Doğan Aksan hoca, kitabını ”insan ve toplum”, “yaşam koşulları”, gelenek-görenekler, ilişki sözleri” ve “Tanrı ve ölüm kavramı” olmak üzere dört ana bölüme ayırarak dil-kültür ilişkisinin birbirlerinden asla ayrılamayacak ölçüde kopmaz oluşunu kanıtlamaya girişiyor. Bunları birazdan daha ayrıntılı ele alacağız ama önce bizim kitaptan çıkarttığımız Türkçenin diğer dillerden farklı görünümüyle ilgili yazarın saptamaları konusunda bir şeyler söyleyeceğiz. Örneğin Türkler, akrabalık ilişkilerini ifade etmek için “enişte”, “bacanak”, “kayınbirader”, “baldız”, “elti”, “görümce”, “yenge” gibi başka toplulukların dillerinde pek görülmeyen çok zengin bir sözvarlığına sahipler. Yine Türkçe, renkler konusunda da benzeri bir zenginliğe sahiptir. Türkçenin akrabalık ve renk sözcüklerinin yanı sıra bir başka farklı görünümü de ilişki sözleri veya kalıp sözler alanındadır. Her dilde “hoş geldiniz”, “özür dilerim”, “nasılsınız”, “geçmiş olsun” gibi ilişki sözleri vardır ve kullanıldıkları yer, zaman, durum bakımından farklılıklar gösterirler. İşte bu türden ilişki sözleri açısından Türk dili diğer dillerde görülmeyen inanılmaz zenginlikte bir çeşitlilik gösterir. Doğan Aksan hoca, akrabalık ve renk sözcükleriyle ilgili psikolojik bir değerlendirme yapmaz ama ilişki sözlerindeki zenginliği insanlar arasındaki ilişkilerinin daha sıkı oluşuyla açıklamaktan kendini alıkoyamaz

Bize göre dilin özgünlüğüyle ilgili olarak Doğan hocanın saptadığı tüm bu noktalarda açıklama gücü yüksek yorumlar için tarihsel psikolojik bir bakışa ihtiyaç vardır, yalnızca dilbilimsel bir perspektifle fazlaca yol kat edilemez. İlişki sözcüklerinin böylesine zengin oluşu, doğrudan doğruya Türklerin sözlü kültür dairesi içinde oluşlarıyla ilgilidir. Araştırmacıların sözlü kültürlerin ayırt edici özellikleri olarak belirledikleri tüm hususlar, Türkler insan ilişkileri, diyalog biçimleri ve zihinsel işleyişlerinde ziyadesiyle geçerlidir, bunların başında da kalıp sözler gelmektedir. Türk grup davranışının asırlara meydan okuyarak yüzlerce yıl öncesinden günümüze taşınmasında, kalıp sözlerin hemen hiç değişmeden düşüncelerimiz, davranışlarımızı, edalarımızı ve hatta duygularımız şekillendirmesinin payı büyüktür.

Renklerle ilgili sözvarlığımızın zenginliği ise, doğayla sürekli iç içe ve yarınını doğaya bağlamış bir topluluk oluşumuzla ilgilidir. Nasıl Eskimoların dillerinde “kar”ın türlü çeşit halleri için birçok kelime varsa göçebe ve hayvancı bir geçmişten gelen Türklerin de doğanın farklı hallerini, değişik renklerini zihinlerine raptetmek için kelimeler bulmuş olmaları da anlaşılabilir bir durumdur. İnsanın toplumsal bilincini toplumsal çevresinin belirlediğini söyleyen Marx’a ilave yapmak lazım geldiğini, pekala fiziksel çevrenin de psikolojimiz ve bilincimiz üzerinde etkisi olduğunu çevre psikolojisi çalışmaları çoktan göstermiş durumda.

Doğan Aksan hocanın Türkçenin özgünlüğüyle ilgili yapmış olduğu belirlemelerden birisi de akrabalık ilişkilerinin ifadesinde kullanılan sözcük zenginliğidir. Gerçekten de Türklerin grup davranışlarında bu husus çok önemlidir ve bize göre soy-boy tarzı toplumsal örgütlenmemizle ve çadır yaşamının doğal gereği olarak neredeyse tarihimiz boyunca hep “çekirdek tipi” özelliklere uyan aile yapımızla ilgilidir. Türklerin iki yüz yılı aşkın bir süredir devam eden kendine özgü modernleşmeleri sürecinde akrabalık ve aile ilişkileri de belli ölçülerde değişmektedir. Ama modern birey oluşumunun koşulu olan ayrışma-bireyselleşme süreçleri, hem tek tek kişileri hem güçlü akrabalık bağlarını zora sokmakta, birçok sıkıntının yaşanmasına neden olmaktadır. Dilimizde de kendisini açıkça belli eden ve grup davranışlarımızı belirleyen bu tür toplumsal yapı özelliklerimiz iyi analiz edilebilirse, yaşanan sorunlar ve sıkıntılarla daha sağlıklı ve bize özgü baş etme yolları da bulunabilecektir.

“Türkçeye Yansıyan Türk Kültürü” dilimiz ve kültürümüz arasındaki kopmaz bağları yukarıda da söylediğimiz gibi dört bölümde ele alıp inceliyor. Bugünkü söz varlığımızda yer alan temel kavramları sorgulamaya alıyor. Başta Orhun ve Yenisey Yazıtları ve diğer yazıtlar olmak üzere Göktürklerden bu yana Türkçenin temel metinleri diyebileceğimiz eserler, Karahanlı, Selçuklu, Osmanlı dönemine ait başta “Kutadgu Bilig”, “Divanü Lugat-it Türk”, “Dede Korkut Kitabı” olmak üzere, dönemin dil özelliklerini görmemizi sağlayan yapıtlar, Türk kültür tarihiyle ilgili incelemeler, Türk dilinin etimolojik sözlükleri, Karşılaştırmalı Türk lehçeleri sözlükleri, Atasözlerini ve bölge ağızlarını inceleyen halkbilim çalışmaları esas alınarak dil-kültür bağlantıları ortaya konmaya çalışılıyor. Tahmin edileceği gibi sonuçlar oldukça ilginç ve aydınlatıcı.

“İnsan ve toplum” adlı ilk bölümde, “kadın”, “erkek”, evlenme”, “düğün”, “gelin”, “güveyi”, “doğum”, “erkek çocuk”, “anne”, “baba” kavramları inceleniyor. Bu kelimelerin incelenmesi, Türklerin kadına verdiği değeri, İslamlıktan önce de sonra da kaç-göç yaşanmadığını ama bunun yanı sıra kadını ve kız evladı yeren, küçümseyen birçok unsurun da bulunduğunu ortaya seriyor. Ayrıca erkek çocuğun, er adı ve er erdeminin çok önemsendiğini ve bunlarla savaşçılıkla ilgili olduğunu, evliliklerde tek-eşliliğin yeğlendiğini, eş seçiminde çocukların özellikle kızların başıboş bırakılmaması gerektiğini, çocuğun yetişme ve eğitiminden, evin düzeninden annenin sorumlu olduğunu, babaya da saygı gösterildiğini ve oğuldan babanın ününü sürdürmesinin istendiğini öğreniyoruz. Namusun her zaman Türklerde çok önemli olduğu, “İrkek sineği üzerime kondurmayam” sözünün “Dede Korkut”ta da bugün de aynı şekilde söylenmesinden açıkça belli oluyor.

“Yaşam koşulları” adlı ikinci bölümde, Türklerin beslenme kültürüyle ilgili “ekmek”, “et”, “peynir”, “yoğurt”, “ayran”, “kımız”, şarap”; barınma ve ulaşımla ilgili “ev” ve “at” kavramları üzerinde duruluyor. Bu kavramların incelenmesi, “Türklerin bir yandan büyük hayvan sürülerine sahip olan, yaşamlarını yaylak ve kışlaklarda geçiren, aynı zamanda, kendi yiyeceklerinin, atların, küçük ve büyük baş hayvan sürülerinin beslenmelerini sağlamak üzere tarımla da uğraştıklarını göstermektedir… At sürülerinin yetiştirildiği geniş Asya bozkırlarında çok yaygın olan kımızın yerini, Türklerin Anadolu’ya yerleşmelerinden sonra, yavaş yavaş şarabın aldığı, Türklerce tanınıp kullanılan şarabın ve “süci” sözcüğünün Eski Anadolu Türkçesinde daha yaygın olduğu görülüyor.” “Ev”, Türkçenin en eski sözcüklerinden birisidir, çadır, ev, yurt, karargah anlamına gelir ve ilk kullanımı “eb” şeklindedir; genellikle “eb bark” şeklinde kullanılır. “Ev” kelimesinin kullanım biçiminden giderek Uygur ve Karahanlı dönemlerinde bu kelimenin bugünkü anlamına yakın kullanımın bulunmasının yanı sıra XIV-XV. Yüzyılda kaleme alınan “Dede Korkut Kitabı”nda “evini çözmek” gibi deyimlere bakıldığında hala “çadır” anlamına geldiği sonucuna ulaşılabilir. “Gerdek” sözcüğü de muhtemelen o dönemde gelin ve güveyinin kaldığı çadır manasında Farsçadan Türkçemize girmiş görünüyor. Bunlar ve bu bölümde söylenenler, Türklerin kendine özgü göçebe ve hayvancı bir toplum oluşlarını ve davranışlarının belirlenmesinde bunun çok önemli bir rol oynadığını, Türk damak tadının tarıma ve hayvancılığa dayalı çok özel niteliğini, İslamlaşma sonrasında da at eti yeme ve kımız, şarap içme adetlerinin belli ölçülerde sürdüğünü ortaya koyuyor.

Üçüncü bölüm “Toplumda gelenek-görenekler, ilişki sözleri” başlığını taşıyor. Yerleşmek, yurt tutmak manasına gelen “kon” kökünden türeyen birçok kelime arasında “konuk”, “komşu” inceleniyor. Büyük olasılıkla göçebe yaşam tarzından kaynaklanan konukluğun ve komşuluğun Türk grup davranışında taşıdığı özel önem bir kez daha gösteriliyor. Konukseverliğin kapitalizm-öncesi potlaç kültürünün tüm toplumlarda kendisini gösteren evrensel bir özelliği olduğuna dair tezleri de bu arada bir kez daha hatırlatmakta fayda var. “İlişki sözleri”nin Türklerin sözlü kültüründeki önemi üzerinde daha önce durmuştuk. Norbert Elias’ın etkisiyle insan ilişkilerinde inceliğe ve nezakete dayalı uygarca tutumların, kapitalizmle birlikte ortaya çıktığı düşünülür. Bunun böyle olmadığı, uzun bir tarihsel geçmişleri olan, sözlü kültür dairesinde yaşayan göçebe, hayvancı, savaşçı bir topluluk olan Türklerin kalıp sözlerinin incelenmesi sayesinde görülebilir. Çünkü “Türkçedeki kalıp sözlerden bazıları, aynı zamanda ince bir terbiyelilik belirtisi içermekte, bu nitelikleriyle Türk toplumunda, bireyler arasındaki ilişkilerde gösterilmesi adet olan saygılı davranışı da sergilemektedir. Örneğin, bir kimseyle konuşulurken, orada bulunmayan bir başkası övülmek istendiğinde kullanılan ve dinleyenin bundan alınmaması için söylenen ‘sizden iyi olmasın’ sözü bunlardan biridir. Kendisinin ya da bir başkasının hastalığından söz edenin ‘üzerinize sağlık’ (ya da ‘afiyet’) deyişi yine aynı niteliktedir. Hele hele, bugün artık pek duyulmayan bir söz vardır ki iğrenilecek bir şeyi anan kimse tarafından, ‘yüzünüze güller’ biçiminde kullanılmaktaydı (örn. ‘Çocuk, yüzünüze güller, durmadan kusuyordu’ gibi). Türk toplumunda, konuşma sırasında kaba bir söz söylenmesi gerektiğinde, bundan dinleyenin rahatsız olmaması, söyleyenin de kaba konuştuğu izlenimi vermemek istemesi nedeniyle ‘sözüm meclisten dışarı’ ya da ‘sözüm yabana’ dendiği, bugün artık daha az kullanılan ‘haşa huzurdan’ sözünden yararlanıldığı da bir gerçektir. Bir kimsenin konuşmasını keserek bir şey söylemek istendiğinde ‘sözünüzü balla kestim’ ya da ‘sözünüzü unutmayın’ denmesi de ince bir terbiyelilik belirtisi sayılmalıdır. Bir kimseye bir şey armağan edilirken – kimi zaman armağanın fazla değerli olmamasından üzüntü duyularak, kimi zaman da söylenmesi gelenek olduğu için- ‘size layık değil ama’ ya da ‘kusura bakmayın’ sözlerinin kullanılması yine aynı eğilimin ürünüdür. Bu bağlamda, çoğu kez ‘çoban armağanı çamsakızı’ atasözünün söylendiği de duyulur.” İlişki sözleri konusunda tüm bu söylenenler, Norbert Elias’ın Batı toplumu için yaptığı uygarlaşma sürecinde duyguların, dürtülerin ve davranışların bir öz-denetimden geçerek insan ilişkilerinde nezaket ve zarafetin egemen olması araştırmasının bir de kendi toplumumuz için bizim tarafımızdan yapılması gerektiğini göstermektedir. Sözlü kültür dairesinde yaşamak, göçebe, savaşçı hayvancı bir topluluk olmak, nezaket ve zarafeti ortadan kaldırmamaktadır.

Doğan Aksan hocanın “Türkçeye Yansıyan Türk Kültürü” kitabının dördüncü ve son bölümü, “Tanrı kavramı, ölüm ve ilgili kavramlar” adını taşımaktadır. Bu bölüm, eski inançların ne kadar dirençli olduklarını, İslamlıktan sonra bile şu veya bu biçimde ayakta kalmaya sürdürdüklerini göstermektedir. Ölenin ardından 3 ve 7.ci günlerde tören yapılmasının, “ölü aşı” geleneğinin hala canlı biçimde sürmesi, Türkçe Mevlid’in halk tarafından kolayca benimsenmesi bunlardandır.

Daha sonra Ali Babaoğlu’nun “Kim Bu Çılgın Türkler?” kitabıyla devam edeceğiz.

Bu makale toplam 1734 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.5750, Satış 1.5950; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 2.0050, Satış 2.0320
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi