|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Cengiz Çandar
Peki, artık uzlaşalım; Nerede? Nasıl?
Anayasa Mahkemesi kararı ile en çarpıcı değerlendirme, bence, Türkiye’nin hukuk tekniği açısından “bir numaralı otoritesi” olan eski Yargıtay Başkanı Dr. Sami Selçuk’tan geldi. Sami Selçuk, “Oylama geçersizdir, karar çıkmamıştır” diyor ve bu çarpıcı değerlendirmesini şöyle açıklıyor: "Oylamaya göre, devlet yardımının kesilmesi yaptırımı ancak dört oyla çıkmıştır. Bu durum karşısında hem mahkemenin yasal biçimde oluşması, hem de toplama kuralı çiğnendiği için oylama butlan (hiçlik) ile sakatlanmış; karar çıkmamıştır." Anayasa Mahkemesi kararları için bir başvuru mercii yok. AİHM’den gayrı. Bu bakımdan, Anayasa Mahkemesi’nin Sami Selçuk’a göre “hukuk dışı” kararı, daha doğrusu, “çıkmamış kararı”; Ak Parti kapatılmayacak, Başbakan Tayyip Erdoğan yasaklanmayacak, ama Ak Parti laikliğe karşı bir odak olduğu için hazine yardımının yarısının kesilmesiyle cezalandırılacak şeklinde çıkmış ve yürürlüğe girmiştir. Yargıtay Başsavcısı’nın açtığı davanın hukuki açıdan iler tutar tarafı yoktu. Zaten, o yüzden dava, alaycı bir dille “Google davası” olarak nitelenmişti. Anayasa Mahkemesi, Başsavcı’nın Google kullanarak “kes, yapıştır” yöntemiyle oluşturduğu iddianamede 400 iddiasından sadece 50’sini nazar-ı itibara almış ve iddianamenin “hukuki çürüklüğü”nü zımnen teslim etmiştir. Hukuk dışı açılmış bir davanın sonucuna, değerli hukukçu Sami Selçuk, hukuk kuralları açısından eğilip, “Oylama geçersizdir, karar çıkmamıştır” diyor. Bu davanın zaten hukukla bir ilgisi olmadığı için, başından beri bunun bir “siyasi dava” olduğunun altını çizmiş ve “hukukun siyasete feda edildiğini” vurgulamıştık. Bu bakımdan, davanın sonucu da “hukukla ilgisiz”dir ve “siyasi”dir. Biz de, zaten Anayasa Mahkemesi kararını “siyasi” olarak değerlendiriyor ve sonucunu “siyaset” üzerinden değerlendiriyoruz. *** *** *** Çok sık aklıma gelen bir soru var; Türkçe, acaba boş laf etmeye çok uygun bir dil mi, yoksa Türk siyaset adamları boş laf etmekte özel bir yeteneğe mi sahipler? Anayasa Mahkemesi kararı üzerine, mühim şahsiyetlerin ağız birliği etmişçesine ilk tepkisi “Yüksek Mahkeme’nin kararına saygı duymak zorundayız” oldu. Mahkeme kararları, adaletsiz bile olsalar, saygı gösterseniz de, göstermeseniz de uygulanması kendiliğinden mecbur olan hükümlerdir. Mahkeme kararlarını beğenmeseniz de, uymaya mecbur kalıyorsunuz zaten. Eğer elinize silah alıp dağa çıkarsanız başka tabii; o, beğenmediğiniz mevcut kurallarının çizdiği yasal çerçeve içinde yaşamayı kabul etmediğiniz anlamına gelir. Şayet bunu yapmıyorsanız, sonuçlarına mecbur olduğunuz kararlarla yaşamayı peşinen kabullenmişsiniz demektir. Ama, Anayasa Mahkemesi kararına “saygı” gösterene pek rastlamadım. Bizzat, Başbakan, karar sonrası yaptığı konuşmada, Ak Parti’nin laikliğe karşı odak olduğuna ilişkin hükmü bu konuda söyledikleriyle reddetmiş oldu. CHP’liler, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın kararı açıklarken, kendilerine yönelik açık imalı davetini, “krizi sürdürme kararlılığı” ifade eden değerlendirmeleriyle reddetmiş oldular. Anayasa Mahkemesi’nin kararına “saygı” gösteren ortada yok; dahası Sami Selçuk’a göre ortada saygı gösterilecek ya da gösterilmeyecek bir karar da yok! Bu “kakafoni”nin arasından çıkan ilk “salvolar”, Ak Parti’ye daha doğrusu Başbakan Tayyip Erdoğan’a yönelik “Hadi artık, uzlaş” çağrıları. 22 Temmuz gecesi balkon konuşması hatırlatılarak yapılan “herkesi, hepimizi kucakla” çağrıları. Anayasa Mahkemesi’nin Ak Parti’yi kapatmamış, Tayyip Erdoğan’ı “siyasi yasaklı” konumuna düşürmemiş olsa da, “Bak kardeşim, senin laikliğe karşı odak olduğun Yüksek Mahkeme’nin 11 üyesinin 10’u tarafından bir hüküm haline getirildi. Bundan sonra ayağını denk al” şeklinde bir kozu, iktidar-karşıtı çevrelere sürekli kullanılacak bir silah olarak sunduğu da açık. Başta CHP, bu “silah”, her vesilede Ak Parti iktidarını “statükoya rehin kılmak” için başına vurularak kullanılabilecek. Tayyip Erdoğan, nerede, nasıl, kimle uzlaşacak? Giderek, ultra-nasyonalist, hatta bazılarına göre nasyonal-sosyalist veya sosyal-faşist tonlar taşıyan CHP’ye ve liderine onlar tarafından kabul görecek bir “uzlaşma eli”ni nasıl uzatacak Tayyip Erdoğan? Ayrıca, bugün, 2008’de bu el, Deniz Baykal’a uzatılmalı mıdır? Ergenekon davasının –ki. işte o tek kelimeyle “hukukun üstünlüğünü Türkiye’ye egemen kılma mücadelesi”dir- kollarını CHP’nin içine doğru uzattığı görülürse, “siyasi irade”, o pek altı çizilen “uzlaşma” namına Ergenekon davasının arkasından çekilmeli midir? Bunlar, cevaba muhtaç hayati sorular. Anayasa Mahkemesi’nin hukuka değil siyasete dayalı kararı –6’ya 5’in çok önceden ayarlandığı kuşkusu bile yaygın olduğuna göre- üzerine, Tayyip Erdoğan ve Ak Parti’ye “merkeze gel” çağrıları da yükseldi. “Merkez” neresi? Kim “merkez”? Ya da “Gel makul çoğunlukla birleş” dendiği de hatırlanırsa, o “makul çoğunluk kim” diye soramaz mıyız? Temmuz 2008’de Ak Partisi’nin arkasına aldığı ve bugün belki de oranı artmış o yüzde 47 oyun dışında mı “merkez” arayacağız? Yüzde 47’de olmayan “makul çoğunluk” nerede? Yüzde 47’nin dışındaysa niçin “çoğunluk” olsun ki, düpedüz, kerameti kendinden menkul “azınlık.” Ayrıca, onu “makul” kılan nesi, neresi? *** *** *** Anayasa Mahkemesi’nin kararının(ve davanın başından beri) hukukla ilgisi bulunmadığı için, gelin, “siyasi sonuçları” üzerinden bir “uzlaşma zemini” arayalım... Bu dava, bir “yargı darbesi” idi ve her “darbe girişimi” gibi iktidarı devirmeyi (bu örneğimizde Tayyip Erdoğan’ı) amaçlıyordu. İktidar, -çıkan kararla- hırpalandığı varsayılarak işbaşında kalmaya devam ediyor. Bu yönüyle, içte ve dışta “büyük bir ferahlama” sağlandı. Ancak, “gelecekteki krizler”e açık bir durum da yaratıldı. Bunu önlemek için “uzlaşma” gerek. Doğru. O takdirde yapılması gerekenler var, ki, bunlar özellikle Türkiye’nin entegre olmak istediği ve Tayyip Erdoğan’ın “Atatürk’ten çağdaşlaşma referansı” ile “geri dönülmez bir yol” olarak tanımladığı Avrupa Birliği’nin de özellikle altını çizdiği adımlar. 1- Yeni, demokratik, sivil Anayasa yapımı. Askeri darbe ürünü ve Türkiye’nin üzerine geçirilmiş “deli gömleği” niteliğindeki, devleti vatandaşlarına karşı koruma esprisiyle yapılmış olan 1982 Anayasası’nın yerine vatandaşların ve bireyin devlete karşı korunması ve önceliği esprisine dayanan çağdaş yeni Anayasa; 2- Parti kapatılmasının Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu kriterlerine uydurulması için yasal düzenleme yapılması. (Haşim Kılıç’ın karar açıklamasında zımnen söylediği). 3- 1982 askeri darbe anayasasının en önemli yan ürünü olan ve Türkiye’nin “siyasi partiler mezarlığı”na dönüşmesine imkan sağlayan Siyasi Partiler Kanunu’nun değiştirilmesi. 4- AB ile “Katılım Ortaklığı Belgesi”nin vakit yitirilmeden uygulamaya konması. Gelin, bu “öncelikler”de “uzlaşalım”. Ak Parti hükümeti, bu “görevleri” yerine getirmekte yan çizerse, savsaklarsa yerden yere vuralım. Külahları değişelim. Gelin, Ak Parti’ye AB yolunda ipe un sermesi ihtimaline karşı “demokratik muhalefet” oluşturmakta “uzlaşalım”. Unutmayalım, AB; bir “laik demokrasiler birliği”dir, dolayısıyla “laikliğin”, bazılarının sevdiği tekerlemeyle “Cumhuriyet’in temel değerlerinin korunması” da, o yolda sebatkar biçimde ilerlenmesiyle mümkün olacaktır. Bu “platform”da “uzlaşma”ya ne dersiniz? REFERANSBu makale toplam 442 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||