Haber 10
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim  
Haber 10
DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR
4 Şubat 2012, Cumartesi
 DÖVİZ KURLARI : 
Prof. Niyazi Öktem
Prof. Niyazi Öktem
Aydınlanmacı sol faşizm çıkmazında
Prof. Niyazi Öktem
Ergenekon’un deşifre olduğu şu günlerde sormadan edemiyoruz: Eskinin Aydınlanmacıları acaba takiyye mi yapıyorlardı?

Aydınlanmacı sol faşizm çıkmazında Çoğulcu demokrasinin erdemini Mümtaz Soysal hocadan öğrenmiştik. İlhan Selçuk ki, tüm yazılarında Aydınlanma felsefesine değinir, Türkiye’nin ‘muz cumhuriyeti’ olmaması gerekliğinden söz ederdi. Aradan yıllar geçti. Ergenekon’un deşifre olduğu şu günlerde sormadan edemiyoruz: Eskinin Aydınlanmacıları acaba takiyye mi yapıyorlardı?

NİYAZİ ÖKTEM*

AYDINLANMA felsefesinin, kuşku yok ki eleştirilecek yanları vardır. Ancak Aydınlanma düşüncesi bilimin verilerine itibar etmesi, hoşgörüyü gündeme getirmesi, ‘ötekini’ anlamaya çaba göstermesi bağlamında dünya tarihinin çok önemli bir dönüşüm sürecidir. Hoşgörü ve demokrasi bilinci bağlamında, Aydınlanma felsefesinin ruh ve mantığını ifade eden en güzel yaklaşımını, bu çağın ünlü filozofu Voltaire dile getirmiştir. Yakın bir dostunun düşüncelerinden nefret etmektedir. Mealen ona der ki: ‘Dostum senin bu düşüncelerinden nefret ediyor ve hatta tehlikeli buluyorum. Ancak, bu düşüncelerini savunabilmen için hayatımı dahi feda edebilirim’. Aydınlanma işte böyle bir zihniyeti yaratmıştır: Düşünceye, inanca, saygı, hoşgörü, ifade özgürlüğünün mutlak bir hak olması...

Gençlik dönemimizde ülkemiz aydınları sık sık Aydınlama düşüncesinden söz ederdi. Bugünün Ergenekon yandaşlarının, sanıklarının, sempatizanlarının ileri gelenlerinin bir bölümü Aydınlanma sözünü dillerinden düşürmezdi. Aydınlanmanın Türkiye’ye gelmesinin gerekliliğinden söz açar ve böyle bir ortamın yaratılması için çoğulcu demokrasinin gerekliliğini savunurlardı. İfade özgürlüğünün mutlak haklar kategorisi içinde kabul edildiği, her türlü düşüncenin savunulduğu siyasal ortamların zemininde ancak Aydınlanma sürecine girilebileceğini, bizlerle birlikte onlar da gündeme getirirlerdi. Fikirlerin çatışmasından hakikatin ortaya çıkacağını onlar da bilmekteydi. Hepimiz demokrattık. Demokrattan öte çoğulcu demokrasiyi savunmaktaydık.

Takiyye mi yaptılar?

Bu mücadelenin ürünü olarak TCK 141., 142., 163. maddeleri yürürlükten kalktı. O maddeler ki Atatürk ve arkadaşlarının Türk halkıyla birlikte kurmuş olduğu cumhuriyeti ortadan kaldırmak isteyenleri mahkûm ediyordu. O günün Ergenekoncularını bilmem, biz Atatürkçüydük, rejimi yıkmak isteyenlerden yana değildik, ancak tıpkı Voltaire gibi, mahiyeti ne olursa olsun inanç ve düşünceyi ifade özgürlüğü için mücadele vermekteydik. Biz o zaman da demokrattık, bugün de... Onlar, o zamanlar demokrat görünürken acaba takiyye mi yapıyorlardı?

Onlar ki bir Mümtaz Soysal hoca, çoğulcu demokrasi lafının anlam ve mahiyetin ‘100 Soruda Anayasa’nın Anlamı’ kitabında enine boyuna anlatmıştı. Çoğulcu demokrasinin erdemini hocamızdan öğrenmiştik. Geçen yıl kendisiyle bir resepsiyonda karşılaştığımızda nelerin değiştiğini sormuştum. Bana yanıt vermeden çekip gitti.

Bir İlhan Selçuk ki, Aydınlanma felsefesine hemen hemen tüm yazılarında değinirdi. Aydınlanmacı olduğum için, lütfedip gazetesinin sütunlarını fakire de açmıştı. Türkiye’nin ‘muz cumhuriyeti’ olmaması gerekliğinden söz ederdi.

Ötekini sevmezler

Güney Amerika’daki, Afrika’daki askeri diktatörlüklere o dönemlerde ‘muz cumhuriyeti’ derdik. Daha Ergenekon iddianamesi tam olarak ortaya çıkmadı ama askerle sıkı fıkı olan İlhan Ağabey acaba muzcu mu oldu? Cumhuriyet gazetesi gardırop Atatürkçülerini eleştirirdi. Öyle ki, başörtüsü özgürlüğünü savunan bendenizin, bu bağlamdaki bir makalesini sevgili Cumhuriyet 1980’li yıllarda yayınladı. Cumhuriyet o dönemlerde genelde aydınlanmacıydı, özgürlükçüydü, demokrattı. En azından biz öyle görüyorduk. Yoksa takiyye mi yapıyordu? Bilemem.

Aradan zaman geçti. Muhafazakár, Müslüman kesim de aydın olmanın gerekliliğini vurgular oldu. Batı düşüncesini onlar da okumaya başladı. Belki de, gerçek bir Aydınlanmanın Batı-İslam sentezi içerisinde gerçekleşebileceğini gördü. Hatta ve hatta Aydınlanmayı aştı modernite ötesine geçti.

Türkiye’de Aydınlanma bilincinde olanlar artık başkalarıydı. Halk Aydınlanmaya ulaştı. Aydın geçinen eski ‘Kemalist takiyyeci, solcular, Maocular’ faşizan kimliklerini ortaya koymaya başladılar. Gerçek yapıları belki de buydu.

Onlar insan haklarına ilişkin yasa ve düzenlemeleri veto etmeyi marifet haline getirdiler. Vetoya rağmen yasa çıkınca ‘sosyal ve demokrat bir parti olarak’, yasanın iptali için Anayasa Mahkemesine müracaat ettiler. Bu tür aydınlar (!) için gayrimüslimlerin gayrimenkulleri ‘Agob’un, Yani’nin malı’dır. Ne gereği var Allah’ın ‘gávurunun’ hakkını savunmaya? Gasp, masp bir kere olmuş yani. Ne yapalım?

Eski bir sendika lideri CHP’li ‘aydın’(!) TBMM’de böyle buyurmuştu; hem de sosyal, hem de demokrat..!? Oysa sosyal demokrat düşünce Aydınlamanın uzantısıdır. Mülkiyet hakkı, insan hakları Aydınlanma felsefesinin ürünüdür.

1980’lerde, rahmetli Bülent Ecevit ‘Türkiye’de aydın yok’ demişti. Vaveyla kopmuştu. Ne kadar haklıymış.Aydın olmak bilimin verilerine, insan haklarına itibar etmek demektir. Aydın olmak ‘ötekini’ sevmek, kendini onun yerine koymaktır. Aydın olmak despotik, otoriter, militarist ve totaliter zihniyetten uzaklaşmaktır. Bizim aydın, bilim derken sadece doğa bilimlerinin verilerine itibar eder. Onu da anlar mı anlamaz mı bilmem? Sosyal bilimlerden, felsefeden, tarihten haberi yoktur. Ezbere dayalı tarih bilgisiyle ‘vatan, millet, Sakarya’da kalır. Biraz kafası çalışan, pozitivist bir yaklaşımla, sosyal yapıyı pozitif bilimlerin metodolojisiyle gözlemlemeye ve çözümlemeye çalışır. Doğa bilimlerinin teknolojisinin getirdiği yöntemle kesip biçerek toplumu düzelteceğini sanır. Cerrahımız, askerimiz, mühendisimiz, tarih, felsefe, psikoloji ve sosyoloji bilmeyen pozitivist hukukçumuz bu yaklaşım içerisindedir. Mesleki deformasyonun getirdiği dünya görüşüdür bu. Saygıyla karşılayabilirim ve onları kendi içlerinde tutarlı bulabilirim. Ama lütfen ve lütfen kendi metodolojilerini toplum sorunlarını çözme yöntemi olarak bizlere empoze etmesinler. Topluma ilişkin bilimlerin çok farklı özellikleri vardır. Ben nasıl tababete, mühendisliğe, askerliğe karışmıyorsam anlar da sosyal bilimler alanına tecavüz etmesinler.

Askere görev çağrısı

Sorun onlarda değil. Sorun onlara çanak tutanlarda. Kendini aydın kabul eden; üç beş roman okuyup; gazete makaleleriyle dünya görüşü oluşturan; dezenformasyonun akışına kendini kaptıran; sergi gezip konsere giden, üç beş ressam ve kompozitör ismi bilenler toplumu kaosa sürüklemektedirler. Bunlar aslında düpedüz faşisttirler. Entel-dantel geçinirler, dürüst, namuslu görünürler ama Nobel edebiyat ödülünü kazanan Orhan Pamuk’u kutlamazlar.

Bu insanlar bilimden, sanattan, edebiyattan yana olduklarını söyleyerek aydın kimliklerini vurgulamaya bayılırlar. Hiç bir şey bilmezler, sosyal analizler yapamazlar. Bir iki filozof ve sosyologun adını da bilirler. Ama sosyal analiz yapacak ruh ve güçleri yoktur. Korkular içerisinde otoriteye tabi olmayı yeğlerler. Otoriter bir siyasal rejimin gelmesi için mitingler yaparlar. Askeri göreve davet ederler.

Bunlar aydın falan değildir. Demokrat olmadıkları da kesindir. ‘Ötekinin’ demokratlığını, aydın olmasını küçümserler, anlayamazlar. ‘Öteki’ çağ atlamıştır, kabullenemezler. ‘Öteki ‘iktisadi iktidarı ele geçirdiği gibi siyasal iktidarı da ele geçirir’. Yorumlayamazlar, ‘ötekini’ ezsin diye askeri göreve çağırırlar. Bizim aydın geçinenimiz Marksisttir ama ekonomik güç-iktidar analizi yapmaktan çok uzaklardadır.

Atatürk onlar gibi değildi

Aydın olmak bilimden yana olmaktır derken, sosyal bilimlere ağırlıklı olarak itibar etme metodolojisini vurgulamaya çalışıyoruz. Sosyal bilimlerin verilerine itibar ederek siyasal çözümler üretildiğinde aydın konumuna gelinebilir. Bilime itibar nesnelliği getirir. Nesnellik, doğrudan, hakikatten yana olmak demektir. Doğrudan yana olmak güç ve postala boyun eğmemek, ondan medet ummamak anlamına gelir. Aydının tek desteği doğrulardır, hakikattir. Ancak böylelikle sağlıklı çözümler üretilebilir. Bilimsel verilere sadık çözümlerle tutarlı bir tutum sergilenir. Bilime ihanet etmemek saygın kişilikleri, gerçek aydınları yaratır. Kimileri bu yaklaşımı çok iyi bilmektedir. Onların arasında ciddi sosyologlar da vardır.

Ama şan ve şöhret adına eyyamcı olmuşlar onur sorununu bir kenara bırakmışlardır. Bizim aydınımız, daha doğrusu aydın geçinenimiz nesnellikten, bilimden çok uzak olduğu kadar, tarihsel süreç içerisinde tutarsız tutumlar sergilemiştir. Önce demokrat, aydınlanmacı geçinir; arkasından faşistleşir. Arada bir ‘hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ demese gam yemem. Onu da diyecek tabii, kendisi Kemalist ya... Ama Mustafa Kemal onun gibi miydi, bir hayli kuşkuluyum.

Star-Açık Görüş

Bu makale 3,530 kez okundu.

YAZARIN SON YAZILARI
» Aydınlanmacı sol faşizm çıkmazında
SON DAKİKA
araba.com
YAZARLAR
RÖPORTAJ
Tek çıkaryol Osmanlıvari bir çözüm
Günümüzün en popüler felsefecilerinden biri kabul edilen Slavoj Zizek bir dizi konferans için Türkiye'ye geldi.
Kitap Adresi
DÜŞÜNCE-ANALİZ
DÜŞÜNCE-EDEBİYAT
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2012
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı Cihan Haber AjansıCihan Haber Ajansı