|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() İsmail Küçükkaya
Sistemin üzerindeki ağır baskı
Türkiye’de son birkaç yıldır siyaset ve muhalefet “kurumlar üzerinden yürütülür” oldu. Siyaset kurumu toplumsal çözümler üretemeyip, kendini yenileyemeyince hızla mevzi kaybetti. Oyun, “siyasetin kendi sahasının dışına” çıkmaya başladı. Siyasi partilerin yapacağı etkinlikler, kuracağı mekanizmalar ve geliştireceği söylemler “kurumlar aracılığıyla” yapılmaya çalışılıyor. Bu, Türk Silahlı Kuvvetleri, yargı ve YÖK gibi hayati öneme sahip kurumlarımızın üzerine ağır bir yük bindiriyor. Böyle bir misyon kurumlarımıza yapılmış büyük bir haksızlıktır. Ne kadar güçlü olursa olsun, dünyanın hiçbir ülkesi böyle bir tabloyu uzun süre taşıyamaz. Siyaset, sivil alanda inisiyatif geliştiremeyip, yönünü ve içeriğini kaybedince bu boşluğu doldurmak sorumluluğu kurumlara kalıyor. Partilerimiz toplumcu siyaset üretemediler, bunu daha fazla oranda başarabilen AKP ise Ankara’daki kurumsal uyum ve eşgüdümü sağlamada etkin olamadı. İktidarı değiştirme çabası toplumsal sorunlar ekseninde değil, “Rejim tehlikede” söylemi zemininde yükseldi. Muhalefet “Rejimi kurtarma” üzerine bina edildi. Bu da kutuplaşmayı tırmandırdı. Siyasilerimiz, toplumsal sorunlar yerine devlet rejiminin temel niteliklerini konuşur oldular. Gerçek veya sanal, “sistem tehdit algılamasına” sahip. Dolayısıyla kendini koruma adına refleks gösteriyor. Bu yorucu çabalarda son kerteye gelindi. “Sebebi muğlak, orantısız patlamalar” işte bunun için sık tekrarlanıyor. Siyasiler kendilerine düşeni yapamıyor diye niye yargı ve asker yıpransın? Son zamanlarda en çok karşılaştığım soruydu, iyice yoğunlaştı: Ergenekon ve kapatma davası süreçleriyle ilgili olarak “pozitif bir dönemin ilerlediği” kanaatindeyim. AKP’nin kapatılması veya kapatılmaması bu kanaatimi değiştirmeyecek. Her ne kadar, “Agarta” denilerek “geriye dönük bir referans vurgusu” yapılsa da yaşananlar “ileriye yönelik gelişmelere” işaret ediyor. “Hem bireysel hem de kurumsal bazda, geniş bir spektrum içinde aşırı uçların tasfiye edileceği bir dönemin yaşandığı” inancındayım. Yaşananları, “doğum sancısı” olarak değerlendiriyorum. AKP, 22 Temmuz öncesi merkeze doğru yolculuğunda büyük bir tasfiye operasyonu gerçekleştirmişti. Yeni dönemde bir tur daha yapacak. Sonuçta iktidar partisi “sistemin sınırlarını gördü.” TSK ise demokratik kültürün geliştiği bir dönemin içinde. Entelektüel düzeyi hızla yükselen bir Genelkurmay Başkanları silsilesinden geçiyoruz. Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ böyle bir geleneğin temsilcileri. Sonra da Işık Koşaner, aynı bayrağı devralacak. Yüksek tansiyon altında bir dönem, olabildiğince az hasarla atlatılıyor. 2003 ve 2004’ten itibaren eğer bazı girişimler olduysa bile, bunu TSK komuta kademesinin tavrı önlemiştir. Bu ayrımın altını özenle çizelim. Siyasetin aktörlerinin ve MİT gibi devletin diğer güzide kuruluşlarının bu dönemdeki işbirliğinin önemi, ileride çok daha iyi anlaşılacak. Ordu büyük baskı altında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin güçlü ve itibarlı olması, ülkemizin güçlü ve itibarlı olması demektir. Bir ülkenin gücünün ve etkinliğinin en önemli parametresi ordusudur. Ama hiç bir kurum eleştiriden muaf değildir. TSK’ya yönelik “yüceltici bakışımıza”, eleştirel yaklaşım da dahildir. İş ki söylenenler hakarete dönüşmesin, “TSK karşıtlığı” haline gelmesin. Güvencemiz, TSK’nın kendini yeniden yapılandırmada ve çağa uyum sağlamadaki kararlılığı, kendi içindeki çatlak sesleri giderme ve hasar tamirindeki hızıdır. TSK’nın, halkımız nezdindeki itibarı işte bu nedenle yüzde 90 oranıyla hep bir numaradır. Gelin görün ki genelde sisteme, özelde orduya yönelik olağanüstü ağırlıkta bir basınç uygulaması var. Muhalefet partisi lideri, “paşalara sahip çık” çağrısında bulunuyor. Rifat Hisarcıklıoğlu’nu, “Sinan Aygün’e destek oldu” diye tebrik ederken ince göndermeler yapıyor. Bir Genelkurmay Başkanı -yüreği arkadaşları için kan ağlasa da- gözaltındaki veya tutuklu durumdaki emekli paşalara destek açıklaması yapabilir mi? “Astsubaylar için söylemişti” diyorlar, Tolon ve Eruygun için de “iyi komutanlardı” demesini istiyorlar. Olabilir mi? Dün bir gazete, “Bu da sokak mahkemesi. Ergenekon zanlılarına ‘kahraman’ diyenler Kadıköy’de, ‘darbeci’ diyenler Bursa’daydı” diye manşet attı. Dört gün önce ise “Mahkemeyi Mecliste kurdular” haberleri 9 sütuna manşetti. Bir başkası, “asker sokağa çıkın diyor, sokağa çıkan tutuklanıyor” diye yazdı. Çok satan bir gazete ise “Halk şaşkın TSK sessiz” başlığıyla verdiği haberinde “CHP’li Özyürek: Ordu çok sessiz kalıyor. Halk da bu olaylar karşısında şaşkın” spotlarıyla çıkıyordu. Bir gazete son günlerde Hilmi Özkök üzerinden tuhaf manşetlerle komuta kademesine dönük manidar bir yönlendirme çabasında. Sorun gazetelerin bu haberleri manşetlere çıkarması değildir. Sorun, ülkenin içinde bulunduğu siyasal iklimdir. O halde çözüm de o noktada bulunmalıdır: Siyasette. AKŞAMBu makale toplam 411 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||