- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Peren Birsaygılı
Bir Sivas-Madımak itirafı
Siz hiç bir sinek ya da böcek yakaladıktan sonra, bu hayvancağızı canlı canlı bir örümcek ağının ortasına bıraktınız mı? Bu, bir zamanlar mahallenin gaddar çocukları arasında pek moda olan bir oyundu ancak ben hiç denememiştim. Beceriksizliğimden yani örümcek ağının ortasına bırakabilecek bir sinek ya da böcek yakalayamayacak kadar kabiliyetsiz olduğumdan da değil… Düpedüz acıyordum hayvancağızlara..Besbelli bazı vicdanı sebepler bunu yapmama engel oluyordu. Üstelik, tiksiniyordum da örümcek ağlarından. Sabırlı bir gayret sonucu meydana getirdiği yuvasında, ağına düşecek zavallı avını bekleyen örümceğin o halleri sinirlerimi bozuyordu hatta. Bir sinek ya da böcek, az sonra başına geleceklerden habersiz ona yaklaşacak ve örümcek de sanki biranda bilmem kaç misli büyüyen kolları, bacakları ile onu ağına hapsedecek…Varlığı, diğer canlıların yaşamı üzerine kurulu bir tuzaktan ibaret olan bu canlı türü, kendiliğinden ayağına kadar gelen her yeni av ile biraz daha gelişecek, biraz daha palazlanacak yani iktidar alanı biraz daha büyüyecek…Ağına düşürdüğü o zavallı canlının ötesini berisini yedikçe, kim bilir belki de iştahı biraz daha açılacak ve işte bu korkunç iştahın iktidarı altında yaşamaya mecbur kalacak olan milyonlarca başka canlının hayatı da, sürekli bir tehdidin gölgesi altında sürüp gitmeye mecbur olacak.. Dediğim gibi, hiçbir canlıyı örümceğin o biranda bilmem kaç misli büyüyen kolları arasına kendi ellerimle bırakıvermeye gönlüm razı olmadı. Ancak gel zaman git zaman, kendi dışımda kalan diğer milyonlarca çocuk ya da genç gibi, ağın ortasına bırakılan bir zavallı olmaktan kurtulamadım. Tuzağa düşmemek için az daha uyanık olunabilirdi belki de, ama en azından benim henüz pek toy olduğum zamanlarda dolaşıvermişti ayaklarıma o yapışkan ağlar. Şimdiye kadar içimizde biriktirdiğimiz tüm öfkenin, tüm manasız huysuzluklarımızın, etrafımızı çevrelemiş ve adeta örümcek ağından farksız olmayan o karanlık içinden, bir tür zehir gibi vücudumuza damlatıldığının çok sonra farkına vardım..Zira, benim de içlerinde olmaktan kurtulamadığım, pek çok insanı o kadar iyi avlamışlardı ki…Bizler, farkında olmaksızın tıpış tıpış kendi ayaklarımızla düşüvermiştik tuzağa. O nedenle şimdi geçmişe dönüp her baktığımda, artık mazi olmuş bu zaman diliminin, budalaca kandırıldığımız tüm o hadiselerin bir toplamı olduğunu görüyorum. Sivas Madımak yangını yaşandığında henüz ortaokuldaydım. Ve, okumayı söktükten hemen sonra, Aziz Dede’den masallar kitabından üç beş satır bir şey de olsa okumadığım gecelerde, haniyse gözüme uyku girmeyen, Samed Behrengi ile beraber, çocuk düşlerimin en vazgeçilmez yazarı, Aziz Nesin’in alevler içinden kurtulmaya çalışan o ihtiyar hali, büyük bir deprem tesiri yapmıştı üzerimde…O alevler içinden kurtulamayan 37 kişinin yaşadığı feci son ise, öfke nöbetlerine boğulmama yetiyor da artıyordu bile…Bir hayal gibiydi o görüntü.. Uykudan yeni uyanmıştım da, korkunç bir kabus görmeye devam ediyordum sanki. Evet, o esnada zaman benim için durmuştu. Tıpkı zavallı bir sinek gibi, örümcek ağına düşmüştüm. En fenası da, ah evet bunun ne kadar yanlış olduğunu ancak çok sonraları, o ağdan kurtulmaya başladıkça fark edebildim, elimde tam da İslam Tarihi üzerine okumayı tasarladığım pek çok kitap varken, ansızın duraklayıverdim. Akşamları güneş battıktan hemen sonra gelen ve sabahın ilk ışıklarına kadar devam eden bir sıkıntı çöküvermişti üzerime. Ders vb zamanlardan artakalan sürede, saatlerce manasız şeyler düşünüyor, 13-14 yaş aklı ile öğrenmeye çalıştığım İslam Tarihi üzerine yoğunlaşmayı habire erteliyor, geniş zamanlı başka hikayeler içinde Madımak Yangını’nda hayatını kaybeden insanları düşünüp duruyordum. Ummanlar kadar büyük bir hüzün içime çöküp oturmuştu. İşte o esnada, her şey farklı bir renge büründü. O yaşta ötesini düşünecek halim yoktu, sınırlı bir muhakeme gücüne sahiptim, neden olduğunu bilmediğim bir şeylerden korkmaya başlamıştım. Kim bilir belki de, olup bitenlerin karşısına dikilerek, yaşananlarla yüzleşecek cesaretim de yoktu. Hepsinden önemlisi henüz çocuktum da. Öylesine derin bir analiz gücüne sahip olsam zaten eni konu çocuk olmazdım zaten. Bu yüzden sonra her ne olduysa oldu, masamda okunmayı bekleyen kitapları kitaplığa kaldırarak, farklı mecralara dalıverdim. Bu da İslam’ı daha iyi öğrenme bakımından hayatımın neredeyse 10 senesini çaldı benden. Yok hani bu korkakça tavrımın mantıklı bir izahı elbette yoktu ama asıl suçlu onlar idi. Bu işin tertipçileri, Müslümanlar üzerinde oynanan bu büyük oyunun tesiri altında kalan bana, hayatımın en büyük kazıklarından birini atmıştı. Basbayağı esaslı bir kazık yemiştim. Üstelik, ömür boyu sürecek bir utancı da beraberinde getirmişti bu ihanet bana. O vakitler ertelediklerim üzerine yoğunlaşsaydım, ayetin, surenin ve hadisin eşsiz güzellikleri ile daha erken buluşacaktım. Düşünmeye daha erken başlayacaktım, anlamsız fikirlere kafa yormak yerine, gerçek düşüncenin lezzetini ta 10 sene öncesinde tatmaya başlayacaktım. Ah Pir Sultan…Dönen dönsün ben yine de dönmezem yolumdan, öyle değil mi ? Belki ben de, hiç duraksamadan habire irtifa kazanacaktım ya da Allah biliyor ya, belki de şuanda bildiklerimin 10 mislini düşünme tecrübesini elde etmiş olacaktım. O nedenle, şimdi safça düşünüyorum da; Yaşadığım bu ihanetin bedelini bana kim ödeyecek acaba? Devlet müsveddesi olarak adlandırabileceğimiz bir yapılanma içinde, bizi gerçekten sevip düşünen birileri var mıydı sahiden de? Yaşadığım bu büyük travmadan sonra, devlet ile aramda herhangi bir sevgi bağı tasavvur etmem olanaksız olacağından, her türlü ihanet ya da yediğimiz her kazık meşru mu oluyordu yani ? Ne demeli, her birimiz sırtımızda bir bıçakla yaşıyor ve bu halde yaşamaya alışıyoruz galiba…Ancak, bu büyük tuzakların tertipçileri, iştahlı örümcekler tarafından yenilmiş, yutulmuş, ötekileştirilmiş, uzaklaştırılmış olan ne varsa hepsini, son zerresine kadar geri istiyorum…Söke söke alırım da..Hem artık hiç birimiz çocuk değiliz nihayetinde.. Bu makale toplam 5211 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||