- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Adnan Faruk
Rövanş Değil, Devlette Temizlik!
Ülkemizin son yıllarda yaşadığı kimi sorunlar, olaylar ve bunların nedenleri üzerine düşünürken, birkaç yıl gerilere gitmek, bize bu konuda yardımcı olacaktır. Son günlerdeki gözaltı operasyonlarını da bu kapsamda düşünmek gerekir. Bugün yaşanan olay, ülkemizin 2000’lı yılların başında karşılaştığı ekonomik ve sosyal krizlerden yararlanarak devlete biçim vermeye çalışanların oluşturduğu organizasyonların çökmesinin sonucudur. Bahsettiğimiz kriz ortamının yeni bir iktidarın habercisi olduğunu büyük bir çoğunluk fark edememiş olabilir. Ancak “devlete biçim vermeyi görev edinmiş bürokratik elitin” bundan habersiz olduğu söylenemezdi. Geleceğin iktidarını tahmin eden bürokratik elit, iktidarı sıkıntıya sokmak için gözden kaçırılan operasyonlar yaptı. Peki, olup biten neydi? 28 Şubat sürecinin, bin yıl devam edecek bir süreç olduğunu ifade eden Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, emekliliğine günler kala, hiç kimsenin beklemediği atamalara imza attı. Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na, Jandarma Genel Komutanlığı’ndan emekli olmayı bekleyen Orgeneral Aytaç Yalman’ı, Jandarma Genel Komutanlığı’na ise Orgeneral Şener Eruygur’u atadı. Bu operasyon; ordu içine yönelik yeni bir dizayn olmanın yanı sıra, olası iktidarı sınırlamayı da hedefleyen bir çalışmaydı. Dönemin, Genelkurmay Başkanının bu takdir yetkisi sonucunda, ordu gelenekleri çerçevesinde, Kara Kuvvetleri Komutanı olmaya hazırlanan 1. Ordu Komutanı Orgeneral Edip Başer emekli edilmişti. Bu tavrı ile Kıvrıkoğlu, kendisinin eski 2. Başkanı Orgeneral Başer’e güvenmediğini ortaya koymuştu. Dönemin Genelkurmay Başkanının yaptığı bu müdahalenin temel amacının; kriz sonrası dönemde iktidar olma olasılığı yüksek olan siyasal eğilimi (Ak Partiyi) ve kendinden sonra Genelkurmay Başkanlığı’na gelecek olan Orgeneral Hilmi Özkök’ü sıkıştırmak, hareket alanını sınırlandırmak ve Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinde olası reform çalışmalarını engellemek olduğu açıktı. Ordu içi ulusalcı ve içe kapanmacı bu dizayn sürecinin neden olduğu bir çok olaydan bahsetmek mümkündür. Ancak, bu organizasyonun ve dizayn sürecinin tarafı olan kişilerin, devleti sıkıntıya sokucu, en büyük girişimleri Kıbrıs konusunda yaşandı. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Kofi Annan’ın Kıbrıs için hazırlamış olduğu çözüm planını kabul etti ve Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de kabul etmesini sağladı. Devletin almış olduğu bu kararı kabul etmeyen komuta kademesinin, dönemin Genelkurmay Başkanı’na rağmen, harekete geçerek Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine karşı bir kampanya, hatta çalışmalarını darbe hazırlıklarına kadar ilerlettiklerini sonradan öğrendik. “Sarıkız ve Ayışığı” darbe girişimleri olarak kamuoyuna yansıyan bu çalışmaların başını bahsettiğimiz iki generalin çektiği “darbe günlükleriyle” ortaya çıktı. Bu sürece birçok medya patronunun, işverenin, siyasinin ve kendini sivil toplum kuruluşu olarak kabul eden kuruluşların da destek verdiği ortaya çıkmıştı. Aslında, ismi geçen iki darbe girişimi, hazırlık süreçleri ve müdahale mantıkları anlamında birbirinden farklıydı. “Sarıkız” darbe girişimi, ordunun direk müdahalesini öngörmekteydi. “Ayışığı” darbe girişimi ise ordunun direk müdahalesi yerine, 27 Mayıs 1960 darbesi gibi yönetime el konulmasını öngörmekteydi. Yani askeri darbeyi meşru kılacak ortamın hazırlanmasını öngörmekteydi. Bu müdahale sürecinin olgunlaşması için üniversiteler, “sivil toplum” kuruluşları ve medya aracılığıyla topluma korku ve ümitsizliğin pompalanmasına çalışıldığına hepimiz şahit olduk. Topluma korku ve ümitsizlik pompalamanın yanı sıra; Danıştay 2. Dairesine yönelik katliamın, Trabzon’daki rahip saldırısının ve Hrant Dink suikastinin de, bu süreç için planlandığına ilişkin ciddi ipuçlarından bahsedilmektedir. Ayrıca, Danıştay saldırısını gerçekleştirenler ile Ergenekon çetesi kapsamında tutuklanan kimi kişiler arasında ki ilişkilerin araştırılmadığı, görmezden gelindiği bilinmektedir. İşte son günlerde yapılan gözaltıların, “Ayışığı” darbesini planlayanlar ile bu darbe sürecinin figüranları olan kişiler arasındaki bağlantıların sonucunda geliştiği görülmektedir. Devlet, kurulu düzene müdahale ederek darbe yapmayı amaçlayan elemanlarını temizlemektedir. Olay; “Ben Atatürk’ü seviyorum. Tek suçum Atatürk’ü sevmek” denilerek geçiştirilecek kadar basit değildir. Kısacası; Türkiye Cumhuriyeti, 2000’li yılların başında, geleneklerin dışında gerçekleştirilen dizayn sürecinin taraflarını, önce emekli etmiş, şimdi de temizleyerek yargının önüne çıkarmaktadır. Dolayısıyla olup biteni; rövanş diye tanımlamak, bilmem hangi cemaat veya AK Parti ile ilişkilendirmek, süreci ve olup biteni hafife almaktır. Devlet, tasfiye ettiği ve darbe hazırlığı içinde olduğunu bildiği kişileri hukukun önüne çıkarmaktadır! farukadnan@gmail.com Bu makale toplam 3302 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||