- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Nuray Mert
'Travmatik’ devrimler
Gün geçmiyor, içinde tarih, medeniyet, modernleşme, kültür, demokrasi gibi kavramların topyekûn tartışma konusu olduğu derin mevzular, güncel siyasetin çekişme alanları olarak karşımıza çıkıyor. Son siyasi kriz çerçevesinde, konu, dönüp dolaşıp Cumhuriyet’i sorgulama meselesine geliyor. Geçen haftaya damgasını vuran, Mir Dengir Mehmet Fırat’ın, Cumhuriyet devrimlerinin ‘travmatik’ olduğu ifadesi ve onun etrafında dönen tartışmayı bu çerçevede görmek mümkün. Evet, siyasi bir kriz olmasa, bu konular bu kadar gündem olmayacak, ama keşke bu sorgulamaları, hep siyasi kriz ortamında ve bu çerçevede değil, adamakıllı yapabilsek, böylece tarihi ve o tarihin şu anda neresinde bulunduğumuzu daha serinkanlı konuşabilsek. Cumhuriyet devriminin, Osmanlı geçmişinden tam bir kopuş olduğu düşüncesi, öteden beri, birbirine zıt iki kesim tarafından benimsenmiştir. Resmi ideoloji, Cumhuriyet’i, iyi olan her şeyin miladı, buna tepki duyan çevreler de kötü olan her şeyin başlangıcı olarak görme eğilimindedirler. Oysa, biraz tarih bilgisi olan (ve tabii öncelikli derdi, bir siyasi tezi doğrulamak olmayan) herkes, Cumhuriyet’in, Osmanlı modernleşmesinin bir safhası olduğunu bilir. Cumhuriyet, laik bir ulus-devlet projesinin resmi ideloji olarak iktidar olması açısından radikal bir adımdır, bu açıdan bir kopuştan söz etmek mümkündür, ancak bu kopuş topyekûn bir kopuş değildi ve zaten olamazdı. Cumhuriyet devrimleri, büyük ölçüde, son 150 yıllık sürecin toplum ve siyasetle tanıştırdığı değişimlerin resmileşmiş halidir. Fırat’ın ‘travma’ dediği değişimler, genel tarihsel süreç açısından bakıldığında gerçekten de travmatik değişimlerdi, ama o travma Cumhuriyet’ten çok önce, Osmanlı’nın, Batı modernleşmesi karşısında yenik düşmesiyle başlamıştı. Osmanlı son dönem düşünce tarihi bu travmanın tarihi olarak okunabilir. Yoksa, Cumhuriyet’in kurulduğu güne kadar, Batı medeniyeti karşısında dimdik duran, kendinden emin, ufku geniş bir dünya vardı da, Cumhuriyet’in kurulmasıyla bir günde toplumun dünyası değişmiş değildir. Dahası, modernleşme travması, sadece Batıcı kesimi değil, İslamcısı ve muhafazakârıyla, tüm çevreleri etkisi altına almıştı. Diğer taraftan, travmanın toplum tarafından algılanması meselesi de dikkate alınması gereken bir husustur. Doğrusu, toplumun genelinin gidişattan haberdar olması Cumhuriyet döneminde olmuştu. Bunun nedeni, daha önceki dönemlerin seçkin çevreleri ile sınırlı kalan modernleşmesine karşın, Cumhuriyet’in, bir yandan, bu modernleşmeyi halka yayma gayreti, diğer yandan dini eğitimin, Arapça ezanın yasaklanması gibi, dağdaki çobanın bile hissedebileceği değişimleri hayata geçmesi idi. Bunlardan önce, İstanbul’daki halifenin kızının piyano çalıp, saray ahalisinin opera dinlemesi, aynı şekilde Osmanlı üst sınıfının her bakımdan modernleşmesi ahalinin izleyebileceği şeyler değildi. Cumhuriyet travmasından kasdedilen buysa, işin bu kısmı doğrudur, ama eksiktir. İşgal döneminde Pera Palas balolarında dans edenler Cumhuriyet kadrosu değildi, ama Cumhuriyet baloyu resmi eğlence, daha doğrusu medeniyet sembolü olarak takdim ettiği için muhafazakâr kesim, Osmanlı modernleşmesini değil, Cumhuriyet balolarını, öteden beri parmağına saragelmiştir. Batılılaşmayı resmi ideoloji haline getirmek sorunlu bir şeydi, ama bunun ötesinde, Batılılaşma/modernleşmenin Cumhuriyet öncesine giden bir süreç olduğunu ve mahiyetini gözden kaçırmamak gerekir. Osmanlı modernleşmesi sınıfsal olarak daha seçkinciydi, ‘avam’ hayatı ile seçkin çevrelerin hayatı arasında keskin sınırlar vardı, Cumhuriyet, bugün iddia edilenin aksine, Batılılaşmayı halka yaymak gibi bir çabaya girişmiş ve tepki ile karşılaşmıştır. Bu çabanın kendisi sorgulanabilir, ancak yine, daha önceki dönemde, herhangi bir konuda halka müracaat etmek gibi bir durumun söz konusu olmadığını da hatırlamak şartıyla. Kısacası, son siyasi kriz vesilesi ile Cumhuriyet’i, Kemalizm’i, hatta topyekûn modenleşmeyi/Batılılaşmayı bir kez daha tartışmaya açacaksak, bari bu kez, olaya klişeler üzerinden değil, daha geniş bir çerçeveden bakmaya çalışalım. Belki bu kez (ve tabii danışıklı değil sahiden) ‘ortak akıl’ zemini yakalamamız mümkün olur. radikalBu makale toplam 749 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||