|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Alaattin Diker
Tarihin Dönüm Noktası ve
Yeni Bir Çağa Uyanmak
Tarihçi Fernand Braudel, dünyada olup bitenleri nasıl anlayıp anlamlandırabileceğimize
ilişkin çok sade ama enfes bir formül sunar bize: Eğer dünyanın siyasi yapısı bilinmez ve dogru analiz edilemezse verilen sözler ya da atılan imzalar sadece iktidar sahiplerini aldatmakla kalmaz, bir ülkenin yarınlarını da karartır. Bugüne dek tarihi vakaları anlatmakla yetindik. Bir tarih felsefesi yapamadık. Fakat, tarihi olaylara bakış her devirde değişmektedir. Bu doğaldır; çünkü geleceğe bakmak, tarihi yorumlamakla mümkündür. Türklerin Anadolu'ya 11. ve 13. yüzyıldaki iki büyük göç dalgasıyla geldikleri ve Anadolu'da bulunan yerli halkları büyük ölçüde özümledikleri biliniyor. Önce Bizans, sonra Batı devlet geleneği içinden geçtikleri de. Sultan II.Mahmut´un "Tebaamın dinini artık yalnız cami, havra ve kilisede tanımak isterim!" ve Sultan II.Abdülhamid'in "Bu millet 'vatan' dendiğinde köyünün meydanını anlar" teşhisi üzerinden öyle asırlar geçmiş değil. Her alanda gelişme gösterebildikleri halde Türkler neden bilimde geri kalmıştır? Günümüzde hala yanıt bekleyen bir soru. Fatih, Türk tarihinde ilginç bir siyasi sahsiyet. Belki Maveraünnehir
geleneğinin temsilcisi son devlet adamıdır. Gazali ve Homer´i birlikte okuyan
bu padişah eğer Batı Roma´yı fethedebilseydi tarihin seyri bambaşka olacak ve
Osmanlı, Roma Imparatorluğu´nun rolüne kaçınılmaz olarak soyunacaktı. Bugünkü Türkiye'de Türk olmanın alameti farikasi dil ve kültürdür. Anadolu´daki
Türk hakimiyeti, İbni Haldun'a nisbet verircesine , tek hanedanın zorda kalmayınca
kan dökmeden bir Türkleşmeyi gerçekleştirme tarihidir. Öyle olmasa Türkiye bugün
bizim vatanımız olmazdı. Türk siyasi varlığını devam ettirmek yanında; ortak
bir kültürü yerleştirmek ve kökleştirmek için yapılan faaliyetler kaderimizi
çizmiştir. O etik ve kültürel mirasın sahipleri olduğumuzdan da bu ülkenin kurucu
halkının tek olduğu düşüncesinden sapmıyoruz. ? Türkiye ile Avrupa arasındaki sorunlar aslında din farklılığına dayanmamakta,
çatışma siyasi konularda ortaya çıkmaktadır. Eğer Avrupalı olmak, Batı medeniyetine
'ait' olmak anlamına geliyorsa, Türkiye 'Avrupalı' değildir; zira, 'aidiyet'in
bu medeniyeti inşa eden siyasi tarihle birebir bir ilişkisi vardır: Dogu ve
Batı´yı ayıran sınırda Avrupa´nın jeopolitikasi ve tarih felsefesi biçim aldıi.
Aydınlanmış akıl orada zaman ve mekanı fethetmek için en uygun test alanları
buldu. Burada jeopolitik kavramın bildik ve dar anlamda kullanıyoruz. Çünkü,
bir yandan II.Katharina´nın Boğazlara inmek uğruna Yunan Ayaklanması´nı kışkırttığını
görüyor; diğer yandan Mısır´ın işgalinde olduğu gibi ticari ve stratejik çıkarlar
gözeterek Korfu´ya (1797) çıkan Fransız kuvvetlerini buluyoruz. Yani, jeopolitik,
askeri harekat, tarih felsefesi içeren bir propaganda ile hazırlanmış ve yürütülmüştür.
Avrupalı aydınlar, II.Katharina´nın savaşları ile Napoleon´un seferlerini, Yunanistan´ın
Osmanlı zulmünden kurtuluşu ve batı düşüncesinin Asyalı barbarlara zaferi olarak
haklı bulmuş ve kutlamışlardır. Şark Meselesi´nin politik ve felsefik
boyutu budur. Özetle, "Avrupa biçim olarak bir Türk Sorunu´dur"(1)
Avrupa'nın Türkiye'yi ötekileştirme olgusuna gözümüzü kapatamayız, aksine
her yönüyle irdelemeliyiz. AB yolunda Türkiye niçin ısrarla tarihini inkara
zorlanmaktadır? Bu ülke üzerine hesabı olanların sebebi de ortada; Avrasya eksenindeki
siyasi, ticari, ekonomik denklemler, Türkiye katılmadan asla çözülemez. Istiklal
Savaşı (Kurtuluş degil!) Batı´nın Türkiye´yi eklemleme projesini akamete uğratması
bakımından önemlidir. Demek ki, artık batıcılık ve devrimler de Batı´yı yatıştırmıyor.
Geleceğe ilişkin öngörülerimiz ve özgün bakış açımız olmadığından akıntıya kapılmış
olarak sürükleniyoruz. Batı ile ilgili değerlendirmelerinde aydınlarımız -ister yanında olsun, ister karşısında yer alsın- bir türlü gerçekçi olmayı başaramamıştır. Biz yazımızda Batı'nın olağan halini algılamaya özen gösterdik. Tarihi bakış çerçevesinde güç odaklarını analiz etmeye çalıştık. Tarihi, ucu açık ve öngörülmez, ama yöneticilerin stratejik kararlarina bağımlı bir olaylar bütünü kabul ettik. Tarihçi Michael Mann, iktidarı belirlemek için dört ana kaynak sıralıyor: Ekonomik, ideolojik, askeri ve siyasi kaynakları elde tutma yetkisi.(2) Bir devletin bekası hakkında son kararı, bu dört muharrik gücün birbirini iteklemesi ve takviye etmesi ile onları doğuran koşullar verir. Devletlerin hayatlarındaki sayısız iniş-çıkışları düzenler. Sosyal ve coğrafi alanlar dahilinde sermaye, bilgi, işgücü ve mal akışının nasıl yönlendirildiği ve denetlendiği sorusu her devre damgasını vurur. Aynı şekilde bizde bu reçeteye sırt çevirmeden ve oradan 'lojistik' destek alarak tarihi dönüşümün izini süreceğiz. En Kısa Yüzyıla Elveda Türkiye'de başkalarının kim olduğu konusunda merakımız yok, araştırmamız yok. Bu olmayınca kendimizin kim olduğunu bilemeyiz. Çünkü milli kimlik hep başkaları üzerine yapılan çalışmalardan ortaya çıkar. Bizde ise hep Batı gözüyle Türkiye'ye bakılır. Batılı bizi nasıl görüyorsa kendimizi öyle görürüz. Malesef bu iş tembellik ve acizlik noktasına gelmiştir. Bu çalışmamızda -bir makalenin el verdiği ölçüde- tarihte bilinen büyük devletlerin mantığını kavramaya ve çağımıza akseden yönlerini tesbit etmeye çalıştık. Böylece küreselleşme sürecinde değişen ABD ile üye olmaya çalıştığımız AB daha iyi anlaşılabilecektir.(3) 19. yüzyılın aksine 20.yüzyıl (1914-1989) kısa sürdü. I.Dünya Savaşı henüz çıkmamışken, Osmanlı Devleti siyasi ve sosyal istikrarsızlıkla çalkalanıyor ve çöküşün eşiğine gelmişti. Ittihat ve Terakki yönetimi, Avrupa kıtasında çıkacak bir savaşın bu çöküşten kurtulmak için çare olabileceğini düşünmüştü. Ancak, Çarlık Rusya´sı bu savaşın sonunu göremedi. Osmanlı Devleti´ne Sevr Antlaşması dayatıldı. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken I.Dünya Savaşı´nı - büyük toprak kayıplarına rağmen- en az zararla atlatan devletin Almanya olduğu fark edilmişti, çünkü Almanya iç yapısı itibariyla Imparatorluktan ziyade milli devlet gerçeğine yakındı. İmparatorluğun çok milletli yapısını, dağılmanın sebebi olarak gören Cumhuriyet'in kurucuları, bu yüzden ulus devleti ve bir millet yaratma işini çok ciddiye almıştır. Osmanlı Devleti çöktükten sonra yorumlanabildi. Fütuvvat´in akıp giden zaman
önünde yetersiz kaldığı; siyasi, ekonomik, askeri ve ideolojik güç ilişkisinin
başarı ölçüsü olmadığı anlaşıldı. 2000 yıl önce Roma Kayzeri Augustus´un yükselme
döneminden duraklama dönemine geçerken atladığı 'eşikte' Devlet-i Ali tam ikiyüz
yıl oyalanmıştır. Bugün ABD, bizim 16. yüzyılda yaptığımız hatayı yapmama kararlılığında.
Osmanlı´da ilmiyye, kalemiyye ve seyfiye mensublarının kayıtsız kaldığı Emperyum
projesi Kralice Victoria ve Prezident Bush´un önüne tam zamanında kondu. Acaba,
Osmanlı Devleti´nin temelleri yukarda saydığımız dört direk üzerine oturtulabilseydi
aynı akibet yaşanır mıydı? Mesela, askeri güç Moğol Imparatorluğu ile ekonomik güç İspanya, Hollanda ve
Portekiz´de bu kritik eşikte takılmıştır. Bozkır imparatorlukları için fethedilen
ülke herşeyden önce ganimet sayılıyordu. Tarihin değişmez yasası uyarınca yeni
uyruklarının üstün uygarlığını kısa zamanda benimsemekle birlikte kuvvet kullanmayı
ihmal etmiyorlardı. Tebanın zenginleşmesi ve refahın artması yönünde bir icraat
akıllarına getirmezlerdi. Benzer uygulamalari -ilk dönemde- İspanya, Portekiz
ve Hollanda´nın sömürgelerinde görüyoruz. Moğol Orduları Ön Asya ve Anadolu
üzerinde kasırga gibi eserken, Portekiz ve Hollanda mevcut sosyal yapıları ve
egemenlik ilişkileri bozmadan sömürgeler edinmiş; kaşiflerin peşine takılan
tüccarlar deniz imparatorlukları kurmustur. Dış ticaret kurallarını belirlemekle
yetinmiş ve ekonomik güç olmaktan ileri gitmemişlerdir. Askeri tarih uzmanı Eric Hobsbawm, ABD Başkanı Wilson tarafindan ortaya atılan 'ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı' ilkesini "20. yüzyılda Avrupa siyasetinin belası" olarak niteler. II.Dünya Savaşı döneminde yaşanılan altüst oluşlar bir tarafa bırakılacak bile olsa;1923 yılında Türkiye ve Yunanistan arasında nüfus mübadalesiyle başlayan ve 1939 yılında Çekoslavakya´nın yıkılmasıyla biten gelişmeler ile sömürgecilik veya Sovyetler Birliği´nin yıkılmasından sonra görülen olaylar arasında paralellik kurulabilir: Eski güçlerin askeri darbeler ve etnik çatışmalar üzerinden istikrarsızlığa uğratılması ya da yeni kurulan devletlerde iç savaşın kışkırtılması gibi. Yine, Bosna ve Kosova´da -insani yardım altında- başlatılan askeri müdahale süreci devam etmektedir. 20.yüzyıl başında imparatorluklar çökerken ortaya çıkan özgün diyalektikle yeniden yüzyüzeyiz: Imparatorluk sonrası ülkeler, içerde yeni bir düzenin doğması için dışarıdan istikrara kavuşturulmak zorunda kalıyorlardı. Irak örneğinde görüldüğü üzere; işbirlikçi aşiretler bugün de kendi siyasi yapılarını geliştirmek için zamana ihtiyaç duyuyor ki, bunu geçici olarak bir başka emperyal güç sağlıyor. I.Dünya Savaşı´nın ardından Cenevre´de Wilson´un önerisiyle kurulan Cemiyet-i Akvam benzer bir işlevi layıkıyla yerine getiremedi, Avrupa´da barış ve istikrarı bir türlü tesis edemedi, yani siyasi boşluk doldurulamadı. Hitler Almanya´sının II.Dünya Savaşı´nı sorumsuzca başlatabilmesi Cemiyet-i Akvam´ın başarısızlığı ile doğrudan alakalıdır. Gerek Hitler gerekse Stalin´in girişimlerini milli devletler düzenini yıkıp yerine emperyal düzen kurmak şeklinde algılayabiliriz. Versailles Antlaşması Almanya için ne anlam ifade ediyorsa, Rusya için de Brest-Litowsk Antlasması aynı anlamı taşıyordu. Zıt ideolojilerine bakarak ortak jeostratejik çıkarları farkedemeyenler Hitler ile Stalin´i elele görünce epey şaşırmışlardı. Siyasi farklılıklara ideolojik açıdan bakmak ciddi yanılgılara sebep olur. Hitler´in rüyası müttefik güçler karsısında acı bir sonla biterken, Stalin´in hülyası - ölümünden 40 yıl sonra - askeri ve ekonomik tükenişle birlikte tarihe gömüldü. Sovyetler Birliği, Batı karşısında tutunabilmek için GSMH´nin çok üzerinde askeri harcamalar yapmak ve 3.Dünya ülkelerinin bağımsızlık savaşlarını adeta finanse etmek zorunda kalmıştı. Yukarıki açıklamaları; ABD´nin çağdaş dünya sistemindeki yeri, konumu ve gücünü belirleyebilmek açısından gerek duyduk. Fakat, ne ekonomisinin üretim kapasitesi ne de küresel askeri üsler düzeneği Amerikan varlığının teminatıdır; aksine sermaye akışını yönetme, yabancı kurların Dolar karşısındaki değerini ayarlama ve teknolojik yeniliklerle dünya ekonomisine hız kazandırma yeteneği istikbali tayin edecektir. Determinizm anlayışı içinde ABD´nin bir dünya gücü olarak yükselişini açıklayan ekonomik model de var: Buna göre 20.yüzyıliın başında ABD çelik, kimya ve elekroteknik alanlarındaki üstünlüğü yüzünden dünya ekonomisinin başatı olmuş ve ardından siyasi önderliği ele geçirmiştir. Ekonomik ve siyasi gelişmeyi iç içe geçiren bu devir 1850-1973 yılları arası sürmüştür. İletişim teknolojisi ve mikroelektronik alandaki üstünlük Amerika´yı - Sovyetler Birliği´nin yıkılmasının ardından - yeni bir döneme sokmuştur: Tek kutuplu dünya düzeni kurmak arzusu. Nasıl Bir Emperyum İstersiniz? Roma Imparatorluğu ile ABD arasında paralellik kurmak bazılarına inandırıcı gelmeyebilir. Ancak kuruluşunda Roma´nın cumhuriyetçi geleneğine atıfta bulunan bir ülkenin simdi onun emperyal çizgisine sahip çıkması yadırganacak bir şey olmasa gerektir. Yeni Dünya Düzeni´nin şansını ve rizikolarını değerlendirmek açısından Imperium Romanum bir şablon; mevcut sorunların üstesinden gelmek bakımından British Empire bir model olabilir. Bu ilişkiyi kurmadan önce Emperyum kavramından ne anladığımızı açıklayalım:
Tabii ki, burada merkeze yönelen bakışımımı çevre ile tamamlamak ve periferide basgösteren iktidar boşluklarına, iktisadi dinamiklere, bölgesel sorunlara müdahale taleplerine dikkat çekmek gerekiyor. Mesela, AB -Türkiye serüveninde her kesime evrensel standartlarda, birkaç ayrıntı dışında zaten tanınmamış bir özgürlük veya hak kalmadı. Üzüntü duyacağımız tek şey, 'tanınan haklar'ın Türkiye Cumhuriyeti tarafından değil, Avrupa Birliği tarafından verilmiş olması. Kita güçlerinin aksine deniz güçleri etki alanını sermaye, bilgi ve mal akışını
denetlemekle sınırlar; para birimine duyulan güven bir ülkeyi işgal etmekten
daha önemlidir. Ticaret ve ekonominin kontrol altına alınması ana hedeftir.
Ancak, Ispanya´nın çöküş ve Büyük Britanya´nın yükseliş dönemine göz attığımızda
sermaye akışını denetlemek ile coğrafi alana hükmetmek arasındaki ayrımı kolay
yapamıyoruz. İspanya´nın egemenlik kurduğu bölgelerde ticaret durmuş ve mal
akışı adeta bir yay çizerek sürmüştür. Dolayısıyla İspanya Avrupa üzerinde ekonomik
denetim kuramamış ve uluslararası kredibilitesi azalmıştır. 16. yüzyıl sonlarına
doğru Ingiliz donanmasıyla bir türlü başedemeyen ve İngiltere´yi işgal etmeyi
göze alamayan İspanya İmparatorluğu tarihten silinmiştir. ABD´yi bu tahlilde ayrıcalıklı kılan husus gücünü yeryüzü ile sınırlı tutmayıp
uzaya da açılmış olmasıdır. ABD´nin evrenselliğini, nam-i diğer küreselleşmeyi
artık kültürel ve teknolojik faktörler belirlemektedir. Uygarlıkların ufku ve
bakış açısı öne çıkmaktadır. ABD ve Sovyetler Birliği misyonları gereği biri ötekisinin varolmasını hazmedemeyen bir yarışa başladı: Sovyet Donanması okyanuslarda boy gösterdi; uzaya çıkmak güç gösterisine dönüştü, Çünkü her ikisi birden (tek) dünyayı paylaşmak zorunda kalıyorlardı. Bu tek dünyada bir 'üçüncü güce' hiçbir zaman yer olmadı. Birbirine düşman ülkeler bile Napolyon, II.Wilhelm ve Hitler´e karşı ittifak yapmaktan geri durmadılar. Norbert Elias ve Carl Schmitt teknoloji marifetiyle dünyanın küçüleceğini hissediyor ve insanlık namına 'Biz-Duygusu' nun gelişeceğini öngörüyordu, zira 20. yüzyıl milli devletin sınırları olduğunu gösterdi.(4) Avrupa devletleri o kadar birbirlerine düştülerdi ki, sonunda kıta iki parçaya bölünerek bir parçası Amerika'ya, diğer parçasıysa Rusya'ya bağlandı. Şimdi sıra bağımlılıktan kurtulmak için Avrupalı olmaktaydı. Ve AB, bağımsızlık arzusunun bir tezahürü olarak kuruldu. Biz, AB´nin önümüzdeki yıllarda paradigma degişikliğine gideceğini; Avrupa Büyük Alanı şekillenirken merkez ve çevre ilişkisi üzerinde yükselen emperyal bir düzene geçeceğini düşünüyoruz. Merkez ve çevre arasındaki farklılık sadece büyük güçlerin doğuşunda değil, bu yeni gücün siyasi duruşunda da önemli rol oynar. Ancak bu sayede emperyal mi yoksa hegemonik bir devletle mi karşı karşıya bulunduğumuz anlaşılabilir. 20.yüzyılda Avrupa iki büyük savaş yaşadı ve emperyal bir gücün doğması engellendi. Sonuçta hegemonik çekişmeyi durduracak barışçıl yollar arandı;savaşın bir çözüm olmadığı, savaşı kazanan ülkenin bile ekonomik ve siyasi açıdan büyük kayıplara uğrayacağı gün ışığına çıkınca birleşme yolunda büyük adımlar atıldi. Bu süreçte, barış ve güvenlik semsiyesi NATO´nun rolü asla küçümsenemez. (Devam edecek)
1. Christoph von Albrecht: Geopolitik und Geschichtsphilosophie 1748-1798.
S.3 -131, Berlin-1998 Bu makale toplam 1776 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||