SON HABERLER
Tarihin Dönüm Noktası ve <m:red>Yeni Türkiye</m:red>-I
Alaattin Diker
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Tarihin Dönüm Noktası ve Yeni Türkiye-I
Yeni Bir Çağa Uyanmak

Tarihçi Fernand Braudel, dünyada olup bitenleri nasıl anlayıp anlamlandırabileceğimize ilişkin çok sade ama enfes bir formül sunar bize:
"Bugünü anlayabilmek için, tarihi seferber etmek zorundayız." Şimdilerde yine bir tarihi kavşaktayız. Tarihin kırılma anlarından birini yaşıyoruz. Dünyanın yeniden nasıl sekilleneceği ve hangi istikamete yöneleceği sorusu zihinleri kurcalıyor.

Eğer dünyanın siyasi yapısı bilinmez ve dogru analiz edilemezse verilen sözler ya da atılan imzalar sadece iktidar sahiplerini aldatmakla kalmaz, bir ülkenin yarınlarını da karartır. Bugüne dek tarihi vakaları anlatmakla yetindik. Bir tarih felsefesi yapamadık. Fakat, tarihi olaylara bakış her devirde değişmektedir. Bu doğaldır; çünkü geleceğe bakmak, tarihi yorumlamakla mümkündür.

Türklerin Anadolu'ya 11. ve 13. yüzyıldaki iki büyük göç dalgasıyla geldikleri ve Anadolu'da bulunan yerli halkları büyük ölçüde özümledikleri biliniyor. Önce Bizans, sonra Batı devlet geleneği içinden geçtikleri de.

Sultan II.Mahmut´un "Tebaamın dinini artık yalnız cami, havra ve kilisede tanımak isterim!" ve Sultan II.Abdülhamid'in "Bu millet 'vatan' dendiğinde köyünün meydanını anlar" teşhisi üzerinden öyle asırlar geçmiş değil. Her alanda gelişme gösterebildikleri halde Türkler neden bilimde geri kalmıştır? Günümüzde hala yanıt bekleyen bir soru.

Fatih, Türk tarihinde ilginç bir siyasi sahsiyet. Belki Maveraünnehir geleneğinin temsilcisi son devlet adamıdır. Gazali ve Homer´i birlikte okuyan bu padişah eğer Batı Roma´yı fethedebilseydi tarihin seyri bambaşka olacak ve Osmanlı, Roma Imparatorluğu´nun rolüne kaçınılmaz olarak soyunacaktı.
Yine, Yavuz Selim´in Tebriz ve Kahire seferleri sırasında bir çok sanatçı ve ilim adamı Istanbul´a gönderildi. Medreselere taklid ve nakil usulünü aşılayan bu yeni ulema payitahta sessiz bir zihniyet devrimi gerçekleştirdi. Said Halim Pasa, Arap ve Fars kültürlerine kendimizi kaptırmakla Islam´dan ilk uzaklaşma(16.yy), Batı kültürüne kaptırarak ikinci bir uzaklaşma(19.yy) yaşadığımızı belirtiyor. Ittihad-i Islam projesini hayata gecirmek istediği bilinen II.Abdülhamid´in kendisiyle "Biz islamız ve islam kalacağız" diye tartışan Tunuslu Hayrettin Pasa´ya verdigi "Ben de Türküm ve Türk kalacagim" cevabı manidardir. Osmanlı Sultanı'nın, çağdaş siyasal düsüncenin kabul ettigi >millet olan devlet< olgusunu keşfettigi anlaşılıyor. Ki zaten Türklük, II.Meşrutiyet´ten beri geriye kalanı muhafaza ideolojisi olmuştur. Aksi durumda Türkçülügün Esasları yazarı Ziya Gökalp ile Istiklal Marşı şairi Mehmet Akif´i kökenleri itibariyla nereye koyacağız ki? Cumhuriyeti kuran irade -Rumeli ve Kafkasya ağırlıklı olmasına rağmen- meseleyi bu boyutta görmüş ve federalizme sıcak bakmamıştır.

Bugünkü Türkiye'de Türk olmanın alameti farikasi dil ve kültürdür. Anadolu´daki Türk hakimiyeti, İbni Haldun'a nisbet verircesine , tek hanedanın zorda kalmayınca kan dökmeden bir Türkleşmeyi gerçekleştirme tarihidir. Öyle olmasa Türkiye bugün bizim vatanımız olmazdı. Türk siyasi varlığını devam ettirmek yanında; ortak bir kültürü yerleştirmek ve kökleştirmek için yapılan faaliyetler kaderimizi çizmiştir. O etik ve kültürel mirasın sahipleri olduğumuzdan da bu ülkenin kurucu halkının tek olduğu düşüncesinden sapmıyoruz. ?
Bizim binlerce yıl öncesine dayanan bir dinsel ve etnik hoşgörü kültürümüz vardır. Habil kızı Ana´nın çocukları olduğumuzu biliriz. Her türlü sosyal ve siyasal çalkantıyı atlatabilecek 'millet-i merhume' oldugumuza inanırız. Bizim kafamızı asıl yormamız gereken şey, yasalarını ithal ettiğimiz Avrupa'dan hukuk devletini neden bir türlü ithal edemediğimiz olmalı.

Türkiye ile Avrupa arasındaki sorunlar aslında din farklılığına dayanmamakta, çatışma siyasi konularda ortaya çıkmaktadır. Eğer Avrupalı olmak, Batı medeniyetine 'ait' olmak anlamına geliyorsa, Türkiye 'Avrupalı' değildir; zira, 'aidiyet'in bu medeniyeti inşa eden siyasi tarihle birebir bir ilişkisi vardır: Dogu ve Batı´yı ayıran sınırda Avrupa´nın jeopolitikasi ve tarih felsefesi biçim aldıi. Aydınlanmış akıl orada zaman ve mekanı fethetmek için en uygun test alanları buldu. Burada jeopolitik kavramın bildik ve dar anlamda kullanıyoruz. Çünkü, bir yandan II.Katharina´nın Boğazlara inmek uğruna Yunan Ayaklanması´nı kışkırttığını görüyor; diğer yandan Mısır´ın işgalinde olduğu gibi ticari ve stratejik çıkarlar gözeterek Korfu´ya (1797) çıkan Fransız kuvvetlerini buluyoruz. Yani, jeopolitik, askeri harekat, tarih felsefesi içeren bir propaganda ile hazırlanmış ve yürütülmüştür. Avrupalı aydınlar, II.Katharina´nın savaşları ile Napoleon´un seferlerini, Yunanistan´ın Osmanlı zulmünden kurtuluşu ve batı düşüncesinin Asyalı barbarlara zaferi olarak haklı bulmuş ve kutlamışlardır. Şark Meselesi´nin politik ve felsefik boyutu budur. Özetle, "Avrupa biçim olarak bir Türk Sorunu´dur"(1)

Avrupa'nın Türkiye'yi ötekileştirme olgusuna gözümüzü kapatamayız, aksine her yönüyle irdelemeliyiz. AB yolunda Türkiye niçin ısrarla tarihini inkara zorlanmaktadır? Bu ülke üzerine hesabı olanların sebebi de ortada; Avrasya eksenindeki siyasi, ticari, ekonomik denklemler, Türkiye katılmadan asla çözülemez. Istiklal Savaşı (Kurtuluş degil!) Batı´nın Türkiye´yi eklemleme projesini akamete uğratması bakımından önemlidir. Demek ki, artık batıcılık ve devrimler de Batı´yı yatıştırmıyor. Geleceğe ilişkin öngörülerimiz ve özgün bakış açımız olmadığından akıntıya kapılmış olarak sürükleniyoruz.

Batı ile ilgili değerlendirmelerinde aydınlarımız -ister yanında olsun, ister karşısında yer alsın- bir türlü gerçekçi olmayı başaramamıştır. Biz yazımızda Batı'nın olağan halini algılamaya özen gösterdik. Tarihi bakış çerçevesinde güç odaklarını analiz etmeye çalıştık. Tarihi, ucu açık ve öngörülmez, ama yöneticilerin stratejik kararlarina bağımlı bir olaylar bütünü kabul ettik. Tarihçi Michael Mann, iktidarı belirlemek için dört ana kaynak sıralıyor: Ekonomik, ideolojik, askeri ve siyasi kaynakları elde tutma yetkisi.(2) Bir devletin bekası hakkında son kararı, bu dört muharrik gücün birbirini iteklemesi ve takviye etmesi ile onları doğuran koşullar verir. Devletlerin hayatlarındaki sayısız iniş-çıkışları düzenler. Sosyal ve coğrafi alanlar dahilinde sermaye, bilgi, işgücü ve mal akışının nasıl yönlendirildiği ve denetlendiği sorusu her devre damgasını vurur. Aynı şekilde bizde bu reçeteye sırt çevirmeden ve oradan 'lojistik' destek alarak tarihi dönüşümün izini süreceğiz.

En Kısa Yüzyıla Elveda

Türkiye'de başkalarının kim olduğu konusunda merakımız yok, araştırmamız yok. Bu olmayınca kendimizin kim olduğunu bilemeyiz. Çünkü milli kimlik hep başkaları üzerine yapılan çalışmalardan ortaya çıkar. Bizde ise hep Batı gözüyle Türkiye'ye bakılır. Batılı bizi nasıl görüyorsa kendimizi öyle görürüz. Malesef bu iş tembellik ve acizlik noktasına gelmiştir.

Bu çalışmamızda -bir makalenin el verdiği ölçüde- tarihte bilinen büyük devletlerin mantığını kavramaya ve çağımıza akseden yönlerini tesbit etmeye çalıştık. Böylece küreselleşme sürecinde değişen ABD ile üye olmaya çalıştığımız AB daha iyi anlaşılabilecektir.(3)

19. yüzyılın aksine 20.yüzyıl (1914-1989) kısa sürdü. I.Dünya Savaşı henüz çıkmamışken, Osmanlı Devleti siyasi ve sosyal istikrarsızlıkla çalkalanıyor ve çöküşün eşiğine gelmişti. Ittihat ve Terakki yönetimi, Avrupa kıtasında çıkacak bir savaşın bu çöküşten kurtulmak için çare olabileceğini düşünmüştü. Ancak, Çarlık Rusya´sı bu savaşın sonunu göremedi. Osmanlı Devleti´ne Sevr Antlaşması dayatıldı. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken I.Dünya Savaşı´nı - büyük toprak kayıplarına rağmen- en az zararla atlatan devletin Almanya olduğu fark edilmişti, çünkü Almanya iç yapısı itibariyla Imparatorluktan ziyade milli devlet gerçeğine yakındı. İmparatorluğun çok milletli yapısını, dağılmanın sebebi olarak gören Cumhuriyet'in kurucuları, bu yüzden ulus devleti ve bir millet yaratma işini çok ciddiye almıştır.

Osmanlı Devleti çöktükten sonra yorumlanabildi. Fütuvvat´in akıp giden zaman önünde yetersiz kaldığı; siyasi, ekonomik, askeri ve ideolojik güç ilişkisinin başarı ölçüsü olmadığı anlaşıldı. 2000 yıl önce Roma Kayzeri Augustus´un yükselme döneminden duraklama dönemine geçerken atladığı 'eşikte' Devlet-i Ali tam ikiyüz yıl oyalanmıştır. Bugün ABD, bizim 16. yüzyılda yaptığımız hatayı yapmama kararlılığında. Osmanlı´da ilmiyye, kalemiyye ve seyfiye mensublarının kayıtsız kaldığı Emperyum projesi Kralice Victoria ve Prezident Bush´un önüne tam zamanında kondu. Acaba, Osmanlı Devleti´nin temelleri yukarda saydığımız dört direk üzerine oturtulabilseydi aynı akibet yaşanır mıydı?

Mesela, askeri güç Moğol Imparatorluğu ile ekonomik güç İspanya, Hollanda ve Portekiz´de bu kritik eşikte takılmıştır. Bozkır imparatorlukları için fethedilen ülke herşeyden önce ganimet sayılıyordu. Tarihin değişmez yasası uyarınca yeni uyruklarının üstün uygarlığını kısa zamanda benimsemekle birlikte kuvvet kullanmayı ihmal etmiyorlardı. Tebanın zenginleşmesi ve refahın artması yönünde bir icraat akıllarına getirmezlerdi. Benzer uygulamalari -ilk dönemde- İspanya, Portekiz ve Hollanda´nın sömürgelerinde görüyoruz. Moğol Orduları Ön Asya ve Anadolu üzerinde kasırga gibi eserken, Portekiz ve Hollanda mevcut sosyal yapıları ve egemenlik ilişkileri bozmadan sömürgeler edinmiş; kaşiflerin peşine takılan tüccarlar deniz imparatorlukları kurmustur. Dış ticaret kurallarını belirlemekle yetinmiş ve ekonomik güç olmaktan ileri gitmemişlerdir.

Askeri tarih uzmanı Eric Hobsbawm, ABD Başkanı Wilson tarafindan ortaya atılan 'ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı' ilkesini "20. yüzyılda Avrupa siyasetinin belası" olarak niteler. II.Dünya Savaşı döneminde yaşanılan altüst oluşlar bir tarafa bırakılacak bile olsa;1923 yılında Türkiye ve Yunanistan arasında nüfus mübadalesiyle başlayan ve 1939 yılında Çekoslavakya´nın yıkılmasıyla biten gelişmeler ile sömürgecilik veya Sovyetler Birliği´nin yıkılmasından sonra görülen olaylar arasında paralellik kurulabilir: Eski güçlerin askeri darbeler ve etnik çatışmalar üzerinden istikrarsızlığa uğratılması ya da yeni kurulan devletlerde iç savaşın kışkırtılması gibi. Yine, Bosna ve Kosova´da -insani yardım altında- başlatılan askeri müdahale süreci devam etmektedir. 20.yüzyıl başında imparatorluklar çökerken ortaya çıkan özgün diyalektikle yeniden yüzyüzeyiz: Imparatorluk sonrası ülkeler, içerde yeni bir düzenin doğması için dışarıdan istikrara kavuşturulmak zorunda kalıyorlardı. Irak örneğinde görüldüğü üzere; işbirlikçi aşiretler bugün de kendi siyasi yapılarını geliştirmek için zamana ihtiyaç duyuyor ki, bunu geçici olarak bir başka emperyal güç sağlıyor. I.Dünya Savaşı´nın ardından Cenevre´de Wilson´un önerisiyle kurulan Cemiyet-i Akvam benzer bir işlevi layıkıyla yerine getiremedi, Avrupa´da barış ve istikrarı bir türlü tesis edemedi, yani siyasi boşluk doldurulamadı. Hitler Almanya´sının II.Dünya Savaşı´nı sorumsuzca başlatabilmesi Cemiyet-i Akvam´ın başarısızlığı ile doğrudan alakalıdır. Gerek Hitler gerekse Stalin´in girişimlerini milli devletler düzenini yıkıp yerine emperyal düzen kurmak şeklinde algılayabiliriz. Versailles Antlaşması Almanya için ne anlam ifade ediyorsa, Rusya için de Brest-Litowsk Antlasması aynı anlamı taşıyordu. Zıt ideolojilerine bakarak ortak jeostratejik çıkarları farkedemeyenler Hitler ile Stalin´i elele görünce epey şaşırmışlardı. Siyasi farklılıklara ideolojik açıdan bakmak ciddi yanılgılara sebep olur. Hitler´in rüyası müttefik güçler karsısında acı bir sonla biterken, Stalin´in hülyası - ölümünden 40 yıl sonra - askeri ve ekonomik tükenişle birlikte tarihe gömüldü. Sovyetler Birliği, Batı karşısında tutunabilmek için GSMH´nin çok üzerinde askeri harcamalar yapmak ve 3.Dünya ülkelerinin bağımsızlık savaşlarını adeta finanse etmek zorunda kalmıştı.

Yukarıki açıklamaları; ABD´nin çağdaş dünya sistemindeki yeri, konumu ve gücünü belirleyebilmek açısından gerek duyduk. Fakat, ne ekonomisinin üretim kapasitesi ne de küresel askeri üsler düzeneği Amerikan varlığının teminatıdır; aksine sermaye akışını yönetme, yabancı kurların Dolar karşısındaki değerini ayarlama ve teknolojik yeniliklerle dünya ekonomisine hız kazandırma yeteneği istikbali tayin edecektir.

Determinizm anlayışı içinde ABD´nin bir dünya gücü olarak yükselişini açıklayan ekonomik model de var: Buna göre 20.yüzyıliın başında ABD çelik, kimya ve elekroteknik alanlarındaki üstünlüğü yüzünden dünya ekonomisinin başatı olmuş ve ardından siyasi önderliği ele geçirmiştir. Ekonomik ve siyasi gelişmeyi iç içe geçiren bu devir 1850-1973 yılları arası sürmüştür. İletişim teknolojisi ve mikroelektronik alandaki üstünlük Amerika´yı - Sovyetler Birliği´nin yıkılmasının ardından - yeni bir döneme sokmuştur: Tek kutuplu dünya düzeni kurmak arzusu.

Nasıl Bir Emperyum İstersiniz?

Roma Imparatorluğu ile ABD arasında paralellik kurmak bazılarına inandırıcı gelmeyebilir. Ancak kuruluşunda Roma´nın cumhuriyetçi geleneğine atıfta bulunan bir ülkenin simdi onun emperyal çizgisine sahip çıkması yadırganacak bir şey olmasa gerektir. Yeni Dünya Düzeni´nin şansını ve rizikolarını değerlendirmek açısından Imperium Romanum bir şablon; mevcut sorunların üstesinden gelmek bakımından British Empire bir model olabilir.

Bu ilişkiyi kurmadan önce Emperyum kavramından ne anladığımızı açıklayalım:
1. Emperyum ve devlet kavramları karıştırılmamalıdır. Devletleri birbirinden ayıran kesin sınırlar vardır. Bir ülkeden ötekisine geçişte eşitlik ilkesi bozulmaz. Emperyum ise eşit komşuluk ilişkisi tanımaz. Devletler her vatandaşına eşit davranmakla mükelleftir. Halbuki, Emperyum merkezden çevreye uzanan Büyük Alan´da her türlü çeşitliliği kanıksar. Siyasi ve ekonomik sınırların ayrıştığı, kültürel farklılıkların derecelendirildiği, dil sorununun önemsenmediği bir yapıdır. Merkezden uzaklaştıkça hem yasal baglılık hem de merkezi politikayı belirleme şansı azalır. Yani, güç ve etkinin belirli kademeleri bulunur.
2. Emperyum, hegemonik yapılara ve örgütlenmeye karşıdır. Hegemon, eşit siyasi aktörler arasından birinin üstünlüğünü onaylamak sayıldığı için Emperyum bu eşitliği fesheder ve kendinden zayıf ülkeleri uydu konumuna indirger. Burada merkeze siyasi ve ekonomik bakımdan bağımlılıktan sözedebiliriz. Bu manada Türkiye - AB üyelik müzakereleri sonunda bağımsızlığımızı kaybedeceğimiz ileri sürülebilir.
3. Emperyum aynı zamanda emperyalizm olarak tanımlanabilir. Ekonomik veya siyasi gerekçelerle Emperyum´u doğuran iradenin bir başka ismidir emperyalizm. Tarihte hiçbir imparatorluğun doguşu büyük bir stratejiye dayanmaz, çünkü tesadüfi olay ve kararlara bağlı olarak tecelli etmişlerdir.

Tabii ki, burada merkeze yönelen bakışımımı çevre ile tamamlamak ve periferide basgösteren iktidar boşluklarına, iktisadi dinamiklere, bölgesel sorunlara müdahale taleplerine dikkat çekmek gerekiyor. Mesela, AB -Türkiye serüveninde her kesime evrensel standartlarda, birkaç ayrıntı dışında zaten tanınmamış bir özgürlük veya hak kalmadı. Üzüntü duyacağımız tek şey, 'tanınan haklar'ın Türkiye Cumhuriyeti tarafından değil, Avrupa Birliği tarafından verilmiş olması.

Kita güçlerinin aksine deniz güçleri etki alanını sermaye, bilgi ve mal akışını denetlemekle sınırlar; para birimine duyulan güven bir ülkeyi işgal etmekten daha önemlidir. Ticaret ve ekonominin kontrol altına alınması ana hedeftir. Ancak, Ispanya´nın çöküş ve Büyük Britanya´nın yükseliş dönemine göz attığımızda sermaye akışını denetlemek ile coğrafi alana hükmetmek arasındaki ayrımı kolay yapamıyoruz. İspanya´nın egemenlik kurduğu bölgelerde ticaret durmuş ve mal akışı adeta bir yay çizerek sürmüştür. Dolayısıyla İspanya Avrupa üzerinde ekonomik denetim kuramamış ve uluslararası kredibilitesi azalmıştır. 16. yüzyıl sonlarına doğru Ingiliz donanmasıyla bir türlü başedemeyen ve İngiltere´yi işgal etmeyi göze alamayan İspanya İmparatorluğu tarihten silinmiştir.
Bu örnekte jeopolitik ve jeoekonomik faktörlerin içiçe geçtiğini ve birlikte tesir ettiklerini görüyoruz. Bir coğrafi alana yalnızca egemen olmak yetmiyor, mal ve sermaye akışı yönetiminde sanal denetim de gerekiyor.

ABD´yi bu tahlilde ayrıcalıklı kılan husus gücünü yeryüzü ile sınırlı tutmayıp uzaya da açılmış olmasıdır. ABD´nin evrenselliğini, nam-i diğer küreselleşmeyi artık kültürel ve teknolojik faktörler belirlemektedir. Uygarlıkların ufku ve bakış açısı öne çıkmaktadır.
Eskiden ticari ilişkilerin artırılması, bilgi akışının yoğunluğu ve fenni yetenekler 'dünya' kavramı ile doğrudan alakalıydı. Yüzyıllar boyu bir çok imparatorluk yanyana varoldu ve yasallık sorunu yaşanmadı. Imparatorlukların sürüklediği Alem-i İslam ve Alem-i Hiristiyan birbirlerine nüfuz etmeden kendi dünyalarında yaşıyorlardı. Büyük Britanya ve Çarlık Rusyası 20.yüzyılın başlarında bile - farklı dünyalarına rağmen -sorunsuz yanyana varlıklarını sürdürüyordu. Ne zaman ki Rusya sıcak denizlere inme düşünü gerçekleştirmeye kalktı dengeler altüst oldu.

ABD ve Sovyetler Birliği misyonları gereği biri ötekisinin varolmasını hazmedemeyen bir yarışa başladı: Sovyet Donanması okyanuslarda boy gösterdi; uzaya çıkmak güç gösterisine dönüştü, Çünkü her ikisi birden (tek) dünyayı paylaşmak zorunda kalıyorlardı. Bu tek dünyada bir 'üçüncü güce' hiçbir zaman yer olmadı. Birbirine düşman ülkeler bile Napolyon, II.Wilhelm ve Hitler´e karşı ittifak yapmaktan geri durmadılar.

Norbert Elias ve Carl Schmitt teknoloji marifetiyle dünyanın küçüleceğini hissediyor ve insanlık namına 'Biz-Duygusu' nun gelişeceğini öngörüyordu, zira 20. yüzyıl milli devletin sınırları olduğunu gösterdi.(4) Avrupa devletleri o kadar birbirlerine düştülerdi ki, sonunda kıta iki parçaya bölünerek bir parçası Amerika'ya, diğer parçasıysa Rusya'ya bağlandı. Şimdi sıra bağımlılıktan kurtulmak için Avrupalı olmaktaydı. Ve AB, bağımsızlık arzusunun bir tezahürü olarak kuruldu.

Biz, AB´nin önümüzdeki yıllarda paradigma degişikliğine gideceğini; Avrupa Büyük Alanı şekillenirken merkez ve çevre ilişkisi üzerinde yükselen emperyal bir düzene geçeceğini düşünüyoruz. Merkez ve çevre arasındaki farklılık sadece büyük güçlerin doğuşunda değil, bu yeni gücün siyasi duruşunda da önemli rol oynar. Ancak bu sayede emperyal mi yoksa hegemonik bir devletle mi karşı karşıya bulunduğumuz anlaşılabilir. 20.yüzyılda Avrupa iki büyük savaş yaşadı ve emperyal bir gücün doğması engellendi. Sonuçta hegemonik çekişmeyi durduracak barışçıl yollar arandı;savaşın bir çözüm olmadığı, savaşı kazanan ülkenin bile ekonomik ve siyasi açıdan büyük kayıplara uğrayacağı gün ışığına çıkınca birleşme yolunda büyük adımlar atıldi. Bu süreçte, barış ve güvenlik semsiyesi NATO´nun rolü asla küçümsenemez. (Devam edecek)


KAYNAKLAR

1. Christoph von Albrecht: Geopolitik und Geschichtsphilosophie 1748-1798. S.3 -131, Berlin-1998
2. Michael Mann: Geschichte der Macht I-III, Frankfurt -1998
3. Prof.Dr.Herfried Münkler: Imperien, S.7-34, Berlin-2005
4. Norbert Elias, Gesellschaft der Individuen, S.207-315, Frankfurt-1996

Kaynak: YARIN Dergisi

Bu makale toplam 1776 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.5880, Satış 1.6080; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 2.0100, Satış 2.0400
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi