Haber 10
Anasayfam Yap Favorilere Ekle Haber Bandı EkleReklamİletişim  
Haber 10
DÜNYA EĞİTİM EKONOMİ GÜNCEL KÜLTÜR-MEDYA SAĞLIK SİYASET SÖYLEŞİ SPOR
9 Şubat 2012, Perşembe
 DÖVİZ KURLARI : 
Rüstem Budak
Rüstem Budak
Kimlik tanımlamaları
Rüstem Budak
Türkiye’de Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset makalesi ile yaptığı kimlik tanımlamalarının üzerinden yaklaşık 100 yıl geçti.

Kimlik tanımlamaları

Türkiye’de Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset makalesi ile yaptığı kimlik tanımlamalarının üzerinden yaklaşık 100 yıl geçti. Akçura, ilk olarak Mısır’da “Türk” mecmuasında yayımladığı makalesinde, Batı’daki değişimlere binaen yeni kimlik arayışı içerisine giren dünyanın Osmanlı’daki izdüşümünü yansıtmaya çalışmıştı. Osmanlı imparatorluğunun son dönemindeki arayışları, toplumsal- siyasal ayrışmaları Osmanlıcılık - İslamcılık – Türkçülük olarak belirtmişti. Akçura, bunlar arasında Türkçülüğü alternatif olarak sundu. Bu akımlar aynı zamanda kimlik oluşumu- ayrışmasını da getiriyordu. İmparatorluk döneminde “Osmanlı” kimliği merkezinde tanımlanan halk artık ilk defa ideolojik isimlendirmelerle ifade edilmeye başlanmıştır. Akçura’nın ifade etmiş olduğu bu ayrışma, ideolojik bakış açıları temelinde şekillenen yapıdaydı. Osmanlıcılık; Osmanlı imparatorluğu topraklarında yaşayan insanları farklı din ve ırklara sahip milletlerine rağmen üst kimlik olan “Osmanlı” kimliğinde bir arada tutmayı amaç ediniyordu. İslamcılık; Batıdaki modernleşme sürecine bağlı olarak ortaya çıkan ulus temelli ayrışmalarından dolayı çıkış yolu olarak, İslam dinine mensup milletlerin bir araya gelmesini savunuyordu. Türkçülük ise diğer akımların bir arada tutma noktasında zayıf bağlar oluşturacağı iddiasından hareketle Türklerin oluşturacağı bir birliği çıkış yolu olarak görülüyordu. Batı karşısındaki gerileyiş ve iç dinamiklerini yitirdiğinden dolayı bunlar Osmanlı imparatorluğunun kurtuluş ideolojileri olarak savunuldu.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılma, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulma aşamasında yeni bir kimlik arayışına girildi. Dünya üzerindeki değişimlerin etkisini en kısa zamanda hissettirdiği ülkemizde Osmanlı kimliği yerine dünyaya yeni bir kimlik tanımı yapılması gerekiyordu. Zaten Batı ülkeleri hali hazırda yeni bir kimliği dayatıyordu. Bu kimlik yeni devletin varlığını koruyacak bir yapıda olması düşünülüyordu. Burada kurucu kadroların farklı kimlik teklifleri oldu. Birçok tartışmalar ve devrimler süreciyle devlet, benimsemiş olduğu yeni kimliği dünyaya duyuruyordu. Bu teklifler arasında ideolojik anlamda batıcılığı, ırk anlamında ise Türklüğü esas alan kimlik ön plana çıktı. Bunu Kemalizm olarak ideolojileştirmeye çalıştı. Bu yeni kimliğin tanımlanması tartışmaları sona erdirmeyecekti. Tarihsel yürüyüş, ülkeyi bir yandan değişmeye zorlarken, bir yandan da derin ayrışmaları beraberinde getiriyordu. Ulus kimlik Türk insanını ifade etmeye yetmeyecekti. Ulus kimlik ile beraber laik kimlik bütünleştirilmeye çalışılarak eksikler tamamlanmaya çalışıldı. Bu kimliğin toplumsal hayatta ifadesini yakalayabilmesi için toplumsal- kültürel süreçlerde buna göre yönlendirildi.“Türk” kavramı Batı ve Doğu algısında İslam ile özdeşik olarak düşünülürken yeni cumhuriyette bu tamamen “ırk” temelinde şekillendirilmeye çalışıldı.

Dünya değişiyor; yeni tanımlar ile birlikte ne olduğumuz, ne olamayacağız noktasında bir uzlaşma yakalanamıyordu. Terazinin ölçüsü kaçmış yeni bir düzen kurulması icap ettiriyordu. Ancak dünyanın yeni paylaşım ve tanımlamalarına itiraz eden güçler bu dengesizliği yeniden dizayn etmek için savaş yoluna gidecekti. 20 yıl arayla 2 büyük savaş patlak verecekti. Türkiye kendi kimliğini tanımlama noktasındaki çabasını devam ettirirken dünya üzerindeki arayışların sancısı derinleşiyordu. İmparatorluklar çağından ulus devlete, toplumsaldan bireye geçiş sürecinin getirdiği sancılar yaşanıyordu. Türk insanın kendini tarif edeceği kimlik ne olacaktı? Osmanlı bakiyesi kimlikler yerine kendini hangi isimle tanımlayacaktı? Doğmuş, belli bir yaşa ermiş, kendisi hakkında bir tanımlamada bulunacak yaşa gelmiş birisine kimliğini alıp, ona yeni isim, kişilik, elbise vermeye benzeyen bir süreç yaşandı.

Türkiye son yüzyılda bir kişiye kendini hangi kimlikle tanımladığı noktasında bir soru yöneltildiğinde değişik birçok cevaplar alınacaktır. Bunlar;

Osmanlı İmparatorluğu içinde hangi ırk, din ve dilden olursa olsun biz Osmanlıyız diyen ve imparatorluk hinterlandına giren coğrafya içinde yaşayanlardan biriyim.

Türk milletinin tarihsel var oluşunun çabası içerisinde yer alan ve Türklüğün üstün özelliklerini taşıyan, bütün Türk ırklarının birbiriyle aynı aidiyet hissini paylaştıkları bir ülkede yaşamak isteyen biriyim.

Emek, özgürlük, ekmek peşinde işçi sınıfının haklarını savunan, onları pasifize edecek, efendilerinin önünde diz çöktürecek her türlü düşünce, inanış ve kültürel dinamiğin yok edilmesini savunan biriyim.

Türkiye’nin laik, demokratik bir süreç içerisinde batının ulaştığı muasır medeniyet düzeyine erişebilmesi için batılılaşmacı, modernleşmeci bir tavrı savunan biriyim.

Devlet- insanın dini emir ve hükümlerine göre yönetilmesini, var oluşunda batıya ait değerleri red eden, onların sömürgeci emellerine alet olmaması gerektiğini inanan biriyim.

Tarih boyunca düşünce ve ibadetleri engellemiş, ibadethaneleri kapatılmış, türlü mesnetsiz iftirayla toplumda hep yanlış izlenim kazandırılmış bir aleviyim.

Düzeni bozuk dünyanın içerisinden yer almadan, şeyhinin her türlü tavsiye ve düşünceler doğrultusunda davranan, kendi cemaati içerisinde var oluşunun anlamını bulmaya çalışan birisiyim.

Siyasal- sosyal yaşamı düzenleyen siyasi ve ideolojik tartışmada taraf olmayan oy kullanan, vergi veren ve diğer vatandaşlık yükümlülüklerini yerin getirmeye çalışan birisiyim.

Kendi kültür ve etnik dilini ifade etmek isteyen, bunu belli bir coğrafya üzerinden ifade eden ve değişik güçlerin etkisinde- yönlendirilmesinde olsa bile kendimi ifade etmek isteyen biriyim.

Özgürlükleri önceleyen, serbest piyasa ekonomisini savunan, her türlü baskıya karşı olan, bireyselliğe önem veren liberal biriyim.

Türk kavramının Osmanlı dönemindeki Batıdaki algısına paralel olarak “Gâvur olmayana Türk denilir” düşüncesinde, Türk kimliğini “ırk” değil İslam ile bütünleşmiş ve bundan ayrı bir tanımla yan yana gelmeyecek bir konumda gören biriyim.

Zamanın değişimine cevap olma niteliği taşıyan bu tanımlamalar tek başına bir anlam ifade etmeye yetmeyecekti. Bunların her birinin kimlik olma vasfını taşıyıp taşımadığı tartışılamayacaktı. Bir anda farklı birkaç kimliği bir arada bulunduracaktı. Mağlubiyet psikolojisi içerisinde, eski parlak günlere özlemi içermeyen, var olanı koruma güdüsü ve korku refleksiyle oluşturulan kimlik baskısı oluşacaktı. Bu baskıya karşı, bu topraklarda yaşayan her zenginlik ayrı ayrı bir kimlik iddiası taşımaya başlayacaktı. Değişik güç merkezlerinin desteğini de alarak kendini “baskın” kimlik olarak tanımlayıp diğerlerini kendi içinde eritmeye çalıştı. Diğer kimlik olma iddiasındakiler ise kendilerini hâkim olan tarafından kabul görmesi için kabul ettirme çabasına girişti.

Parçalanmış bir imparatorluktan “parça”lanmış kimlikler doğdu. Bu kimlik ihdası iddiasındakiler hep muhalif kalarak varlığına kendiside inanmaya başladı. Irk, mezhep, bölge, dil, insanı ayrıştıran ne varsa bir kimlik tanımlanmasında ana öğe olarak savunuldu. Takım, şehir, cemaat bir kimlik iddiasına temel teşkil etmeye başladı. Her kimliğin iktidar istemi ve mücadelesi oldu. İktidar olamayınca içe dönerek diasporalarını, cemaatlerini oluşturarak içe kapandılar. Dışardan olan her türlü etkinin yıkıcı olduğunu düşünerek daha sıkı kenetlenmeye çalıştılar.

Tarihte sosyal ve siyasal hareketliliğin her anlamda yaşandığı Anadolu, kimlik tanımlamalarında da bu çeşitliliği yaşamaktadır. Anadolu toprağı değişik bir mayayı içinde barındırmaktadır. Bir taraftan kardeşliğin, ortak düşünce ve ideallerin, kederlerin paylaşıldığı ve bunu savunuculuğunu yapacak çabaların varlığını görüyoruz. Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş Veli’nin, Hacı Bayram Veli’nin toprağına kattığı hoşgörü, dostluk, muhabbet mayasını oluşturan, tarihsel var oluşta Anadolu’yu vatan kılıp dünya medeniyetine eşsiz değerler sunan bir gelenek görüyoruz. Diğer taraftan birbirleriyle çatışacak, kan dökecek kadar bir kaos, çatışma ortamının da en olmadık anda ortaya çıkıverdiğine şahit olmaktayız.

100 yıldır Türkiye’de kim ve ne olmak istediğini ortaya koymak isteyen dini- ırki- cemaatsel yapılanmalar halen nerede durduklarını belirleyebilmiş değildir. Türk- Türkiyelilik- alt kültür- üst kültür- kurtuluş ideolojileri noktasında tartışmalar devam etmektedir. Herkes savunuculuğunu yaptığı kimlik tanımını diğerine dayatarak “kendi” olmasını istemektedir. Üstten dayatılan kimliklere karşı kendi kimliğini savunuculuğuna girişilmiş, dışarıya- ötekisine karşı kendini kapatmış, karşılıklı anlama- tanıma çabası olmamıştır. “Öteki”nin kim olduğu, ne düşündüğü, neyi savunduğu, nasıl yaşadığı merak konusu bile yapılmamıştır. “Öteki”leştirdiklerinin bu kadar birçok ortak noktaya rağmen neden öyle bir düşünüşe- dışlanmaya itildiğinin muhasebesini yapmayacak kadar “akıl tutulması” yaşanmıştır. Kendini ideal kimlik olarak tanımlayıp herkesi bu çerçeveye sokma mücadelesi olmuştur. Bu ayrışmayı fırsat bilenler bunu derinleşmesi için birçok unsurlar- araçlar- fikirler ortaya konulmuştur. Kardeş kavgasına, kan dökmeye kadar varan tartışmalar ile karşılıklı kin, öfke oluşmuştur. Kan davasına kadar vardırılan bu kardeş kavgasının matemini dindirecek kuşatıcılıkta, kucaklayıcı bir açılım getirilememiştir. Veya siyasal temsiliyetini bulmadığı devletle barışmayan ve bir bütünlük içinde aidiyetini ifade edemeyen, yabancılaşmış- yabancılaştırılmış bir kimlik ibrazına gidenlerde olmuştur.

Kimlik iddiasındaki taraflar “slogan”lara, vehimlere, komplolara mahkûm edilmiş akıl ile yanı başındakine, komşusuna, sıra arkadaşına, köylüsüne, hemşehrisine, arkadaşına yaklaşmaktadır. Sahip olduğu akıl her daim yüzleştiği gerçekliği anlamayacak, kavrayamayacak, kucaklayamayacak derecede kuru, yavan, basittir. Bu akıl hangi kimliği ortaya koyabilir ve bu kimlik ne derecede insanların kendilerini ait hissedeceği, kılacağı bir genişlikte olabilir. Tanımlama argümanlarını aldığı “çalıntı bilinç”lerle yapan, kendi dil, tarih, coğrafya terminolojisine yabancı kalan akıl, kendini emanet ettiği “akıl”ların insafına kalmış halde “Ara’f”taki bekleyişini sürdürmektedir.

Tanımlamalar ve aidiyetler ideoloji, din, mezhep, ırk ve dil üzerinden yapılmaktadır. Gerçekte ise hiçbiri tek başına tanımlama yapamayacak derecede yetersiz konumdadır. Bir insan aynı anda farklı kimlikleri bir anda üzerinde bulundurabilecek ve mecz edebilecek konumda olamamıştır. Türkiye’de dindar olan modernleşme taraftarı olamaz, emeği savunan dinin referanslarını kullanamaz, milliyetçi olan farklı ırklara tahammül edemez, belli mezhep- tarikat taraftarı olan diğerlerine hoşgörü ile yaklaşamaz, ideolojik taraftarlıkta bulunan diğer fikir ve ideolojilerin kesinlikle doğruluk payı taşıyabileceğini düşünemez. Böyle yapmak ve tutumlarını değiştirmek isteyenlere ise “mahalle içinde” baskı, tehdit, iftira, dışlama yaklaşımları ön plana çıkar.

Sonuç

Kimlik insanın her doğuşunda başlayan bir tanımlama çabasıdır. Bu bireysel kimlik tanımından yola çıkarak toplumsal- devletsel noktaya varır. Hayat her daim değişim içerisinde bulunduğu için kimlik değişimi ve dönüşümüne mahkûmdur. İnsanın var oluş sancısı çekmesi gibi Türkiye’de yeni zamanda ve yeni kimlikler içerisinde kendini bulmaya- tanımlamaya- anlamlandırmaya çalışmaktadır. Modern çağda kendini tanımlamanın ölçüleri değişmişti. Ulusların kendi kimliklerini tanımlamaları gerektiği iddiası ile birlikte bu arayışlar hızlandı. Bu sürecin yoğunlaşarak aratacağından şüphe yoktur. Yalnızlaştırarak, yabancılaşarak değil bu ülkeye, bu topraklara aidiyetini sağlayacak, kendi kimlik tanımını buradan yapabilecek bir öngörüye, tartışmaya ve konuşma zeminine ihtiyaç vardır. Bu zeminin olmadığı Türkiye’de kendi varlık anlamını yitirmiş, kimliğimi bulacağım derken kimliksizliğe mahkûm nice yığınların oluşacağı muhakkaktır.

Bu makale 2,991 kez okundu.

YAZARIN SON YAZILARI
» İdeolojilerin İstanbul’u
» Cumhuriyetin Yeni Vizyonu: Hegemonya mı? Medeniyet mi?
» Üniversiteler, Ne Zaman Üniversite Olacak?
» Diyarbakırspor, İspanya’nın Barcelona’sı Olur mu?
» Medeniyetin Kenar Çocuğu: Köy
» Devrime Ne Oldu?
» Muhsin Başkanla Son Hasbihal…
» Bozkırın Çocuğu: Muhsin Yazıcıoğlu
» Türkiye- Balkan Hattı
» Kimlik tanımlamaları
SON DAKİKA
araba.com
YAZARLAR
RÖPORTAJ
Atatürk kendi medyasını kurdu
TAHA Akyol: Atatürk’ün, ‘Bu Cumhuriyet, kendi mizacında kendi basınını meydana getirecek’ diye bir konuşması var. Nitekim 1925 ve 1926’daki yargılamalardan sonra basın sustu.
Kitap Adresi
DÜŞÜNCE-ANALİZ
DÜŞÜNCE-EDEBİYAT
ÇOK OKUNANLAR
Bugün Bu Hafta Bu Ay
Haber 10 İletişim | Reklam    2005 - 2012
Sitedeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır İzinsiz, kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Anadolu AjansıAnadolu Ajansı Cihan Haber AjansıCihan Haber Ajansı