|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Peren Birsaygılı
Diyarbakır'dan mı geldiniz?
Devlet, Tanrı’nın yeryüzünden geçmesidir. Hegel Bir Fransız düşünür, milleti millet yapan şeylerden en önemlisi unutmayı bilmektir, diyor. Bu sözün hakkını, bizim kadar veren bir başka millet var mıdır acaba? Unutturulanlar, göz yumulanlar ve bastırılanlar…İyi de nereye kadar? Çok değil, henüz 100 sene öncesine kadar, düpedüz sömürgeleştirilme tehdidi yaşamış bir coğrafyanın evlatları olarak, her birimiz az çok, bu kez kendi varoluşumuza yönelik şiddete maruz kaldık. Bu noktaya gelinmesine sebep, çıkış noktamızda “muasır medeniyetler seviyesine erişmek” gibi yüce bir idealin olması mıydı, bilinmez ancak, tüm çıkış noktalarımızı muhayyel bir Batı olgusuna ve Türkçülüğe kilitleyen, bir insanın varlığının bile ancak bu çerçeve içinde meşru hale gelebileceği saçma sapan bir kısırdöngünün içinde, ağızlardan düşmeyen çağdaşlık mevhumu da salakça bir anlama tekabül ediyordu nihayetinde. Zira bir zaman makinesine binip, içinden bulunduğumuz zamanın dışına çıkarak, geriye gidemeyeceğimize göre, yani o anı yaşamamız anlamında çağdaştık zaten. Bu, saatlerimizi çağın ruhunu elinde bulunduran Batı düşüncesine göre ayarlamak anlamına geliyor ise, 2 sterline günde 16 saat çalıştırılan Londra liman işçilerinin, bir dönem açlıktan az daha birbirini yiyecek hale gelen Fransızların ve Fransızlar birbirini hemen değil 3 gün sonra yemeye başlasın diye öldürülen Cezairli’lerin de çağdaşıydık ayrıca. Çağdaşlık falan hikaye…Ulus devletler, gaddar ve beceriksiz yöneticilerin eline düştüğü vakit, her şekilde cehennemden beterdi. Velhasıl bizler de, aynı toprak parçasının çocukları olarak, bin parçaya bölündük. Bir vakitler ortak bir amaca güdülenmiş insanların çoğunun ocağına, yüreğine ayrı ateş düştü. Ve her parçası başka tarafa dağılmış, ancak maharetli kimseler tarafından birleştirilmeyi bekleyen bir yap-boz gibi, saçma sapan bir manzaranın kıyıda köşede kalmış bireyleri haline geldik. Çocuklarını şefkatle koruması beklenirken, insanların anasından emdiği sütü burnundan getiren, rasyonel akıldan mahrum (rasyonel aklı Batı modernizmiyle bir tutanlar, yazının devamını okumasa da olur sanki) ve toplum yaratma hususunda gayet kabiliyetsiz bir mekanizmaya da, bizim oralarda “devlet” denmediğinden, adı her neyse başımızdaki bu felaket, suçu nereye atacağını bilemeyen ya da kafasını vuracak duvar arayan ama pek tabi ki de, kafasını vuracak duvar aradığını asla itiraf etmeyen, bir canavardan öte bir şey değildi. Velhasıl, pek çok insanın ve özellikle Kürt halkının mağdur olduğu ve bu konuda en ufak bir iç hesaplaşmanın yaşanmadığı bir ülkede, unutmak yani tehlikeli sularda fazla gezinmemek ya da meselelerden haberdar dahi olmamak, o Fransız düşünürün dediği gibi tek çare olarak görünüyordu gerçekten de. Ayrıca sonuçta en iyi vatandaş, iki kere ikinin beş ettiği sanan vatandaştı. O nedenle, memleketimizin çok güzide manken-şarkıcılarından birisinin, seyirciye dönerek güya espri mahiyetinde söylediği, “ne o dağdan mı indiniz, ya Diyarbakır’dan mı geldiniz” türünden sözleri de çok normal karşılamak lazım. Oysa, mesela benim aklıma Diyarbakır dendiği vakit ilk gelen, meşhur Diyarbakır Cezaevi. Ve bir zamanlar burada insanlara zorla, “Ben Kürt değilim, ben köpeğim” dedirttiklerini veyahut mahkumlara zorla dışkı yedirttiklerini hatırlayınca, utancımdan yerin dibine geçesim geliyor. Ve yine ne acıdır ki, Türkiye’nin batısında doğup büyümüş biri olarak, ne zaman bir Kürt arkadaşımla bir araya gelsem ya da bir Kürt vatandaşımızla karşılaşsam, evet kendimi düpedüz fazladan güleryüz göstermek mecburiyetinde hissediyorum. Türkleri pek umursamaz oldum da, ne vakit hadi diyelim ki Kürt kökenli bir marketten alışveriş yapacak olsam, konuşacağım yoksa bile konuşmak için bahane arıyorum veyahut acaba bir bakışımdan ya da soğuk duruşumdan alınır da incinir mi diye, her ne aldıysam çıkarken 3 kere falan teşekkür ederek çıkıyorum. Neden, ilk tanıştığım birinin farz misal Diyarbakır’lı ya da Mardin’li, Batman’lı, Şırnak’lı olduğunu duyunca önce bir utanç dalgası kaplıyor üzerimi ? Ve neden utandığımı gizlemeye çalışıyorum ? Neden utandığım belli olursa, utanmama sebep olan hadiseler gözlerimizin önünden geçecek diye endişeleniyorum da kuruntulu insanlar gibi elli türlü evham çöküyor üzerime ? Neden şehit cenazeleri geldiğinde, Kürt arkadaşlarımıza yönelik bir taşkınlık olacak diye aklım gidiyor, yüreğim ağzımda geziyorum ? Üzerimdeki bu psikoloji neden acaba ? Yani yaratılış olarak benden hiçbir farkı olmayan ancak Türkiye’nin doğusunda doğmuş olan insanlardan neden utanır hale geldim ? Kürt vatandaşlarımız neden, ne zaman bir şehit cenazesi haberi daha alsak, utançla gözlerini bizden kaçırıyorlar ? Neden, onlar utançla gözlerini kaçırırken, ben bir şey demek istiyorum da her ne söylersem söyleyeyim tuhaf kaçacak gibi geliyor ? Ve ayrıca neden ağzı olan fikir beyan ediyor da, ağzı olanın beyan ettiği fikirler bölücülük kapsamına girmiyor acaba ? Ettiğimiz tüm özgürlük söylemleri ve insana değer verme lafları bir yana, konuşmak için insanların, hani araba kullanma da olduğu gibi, ehliyet sınavına ve zeka testine tabi tutulması, sınavlarda ısrarla başarısız olmaya devam edenlerin de insanlığından ümidi keserek, hepimizin hayrı açısından şehirlerden uzak yerlerde inşa edilmiş ahırlara kapatılarak zaten hani kolay yoldan kazandıkları malların da kamulaştırılması, memleket açısından daha hayırlı mı olur acaba? Neden ? Neden? Neden ? Bir devletimiz olmadığından olmasın… Zira, insanların Diyarbakır’dan mı yoksa İzmir’den mi geldiği, ancak bu takdirde böylesi önem taşır bir hale gelir herhalde .. Bu makale toplam 4400 defa okunmuştur.
|
Döviz fiyatları güncelleniyor
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||