- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Peren Birsaygılı
Ah 1 Mayıs...Vah 1 Mayıs!
Siz eğer, Kuran-ı Kerim’in felsefesini anlamış ve bunu biraz olsun içselleştirmiş bir Müslüman iseniz, şiddete kayıtsız şartsız karşı olmanız gerekir. Çünkü, inançları ve dünya görüşleri her ne olursa olsun, insanlara baskı ve şiddet uygulamak, Kuran-ı Kerim tarafından kesin bir dille yasaklanmıştır. Ve evet, bazılarımıza bunu anlatmanın çok zor olduğunun farkındayım ancak söylemek zorundayım ki; Örnek bir Müslüman karakter sahibidir, vicdan ve adalet duygusundan nasibini almıştır, dolayısıyla tutarlıdır ve varlıkların en üstünü olarak yaratılmış insana, önce insan olduğu için saygı duyar. Farklılıkların bilincindedir. Kimseyi kendi gibi olmaya zorlayamaz. Ayrıca kimse, sizin padişahınıza, ağanıza, paşanıza biat etmeye de mecbur değildir, nihayetinde. O nedenle, siz eğer yukarıda saydığımız vasıflara biraz olsun sahipseniz, şiddetin gerekçesi olan farklı düşüncelerin, ruhunuzdaki tezahürü de vahşice olmaz, zira bilirsiniz ki; Tüm bu farklılıklar olmasa hayatın kendisi de olmaz zaten. Ve anlamışsınızdır ki, fikri ve ameli olarak yaptıkları her şey Allah’ın bir hikmeti olan Peygamber’lerin, kalplere hitap ederek, gönülleri fethetmelerinin, en temel nedenlerinden birisi de, her şeyin temeline insanı koyan ve şiddete bulaşmamış o eşsiz ruhlarıdır. Oysa bugün dibine kadar battığımız şiddetten kurtulabilmemiz çok zor gibi görünüyor. Zira, artık şiddetten beslenen bir dünyada yaşıyoruz. Özellikle iktidarlar, dün olduğu gibi, bugün de türlü bahanelerin arkasına saklanıp, şiddeti en kestirme çözüm yolu olarak kullanmakta beis görmüyor. İktidarlar…Yani dünün mazlumları iken, bugünün zalimleri olmuş olanlar… Heyhat bu hep böyledir zaten, sarsılmaz bir kaidedir şu söylediğimiz; Bu çağda herkes zalimdir, herkes bir başkasının zalimidir, herkes ötekinin celladıdır. Pekala, 1 Mayıs’ta insanların üzerine biber gazıyla, copla, tekmeyle saldıran, yerde kıpırtısız yatanları bile uzun süre tekmelemeye devam eden, bundan da önemlisi köşelerinde bu şiddeti destekleyen zihniyet, sahi gerçekten de dünün mazlumları mıydı? İnsan, gerçekten mazlum olmuş, acı çekmiş veyahut bedel ödemiş bir insan, aynı acıyı bir başkasının çekmesini bu denli rahat karşılayabilir mi acaba? Bilmiyorum… Bildiğim, daha doğrusu ilk gördüğüm, gençten adamın biriydi ki, hadi biz ona A diyelim. A, çocuğunu hastaneye götürmek üzere yola çıkmış ama ne olduğunu bile anlayamadan kafasına yediği copla, gözünü hastanede açmıştı. O 1 Mayıs sabahı, A’nın hayatının unutulmazlarından olacak besbelli, zira kaç kişiye çocuğunu hastaneye götürmek üzere evden çıktıktan sonra, kendi beyin tomografisini çektirmek nasip olur acaba? B’yi de tanımam etmem, gördüğümde de zaten bir köşede kıpırtısız yatıyordu bu genç kız. Bir polis, yanına gelerek, copunu defalarca üzerine indirdi, hızını alamayıp kesintisiz 5 dakika tekmeledi yerde yatan B’yi. Düşününüz ki, zaten yerde hiç kıpırdamadan yatan birini tekmelemeye, coplamaya devam ediyorsunuz..Bu nasıl bir ruh halidir, ne büyük bir hınçtır Allah’ım! Heyhat, diğerlerinin durumu da pek farklı değildi, izledik ve gördük. Yüzlerce insan, sendika binası içine hapsedilmiş, içeride fenalık geçirenler mi ararsınız, atılan gaz bombaları ve sıkılan biber gazının etkisiyle kendinden geçenler mi. İşte işçi C de bunlardan biriydi. Zavallı C, çalışma şartları ve ücret durumu ne olursa olsun çalışacak. Başka yolu yok! Ne kadar mağdur olursa olsun, önüne konulana kuzu kuzu riayet etmek zorunda çünkü. Ses edecek olursa, örgüt üyesi bir provokatör olur mazallah. Yahu, hak aramanın kışkırtıcılıkla eş tutulması, zaten ta Ebu Zerr el Gifari’den beri süregelen bir çarpıtma, hala prim verenler olması çok tuhaf gerçekten. Ayrıca, gaz bombaların etkisiyle yere yığılmış, zorla nefes almaya çalışan, 60’ına merdiven dayamış işçi C’nin de örgüt üyesi olduğuna ancak salaklar inanırdı herhalde. Pekala, diyelim ki işçi C hata etmişti, hadi gönlünüz olsun ve B’nin de hani öyle pek de masum olmadığını farz edelim... Hatta, A’nın da, az daha uyanık olup, o sabah sokağa çıkmasa daha iyi edeceğini düşünelim.. İyi de, yaşanılan şiddetin akla sığmazlığı, söze dökülemezliği de, sonuçta besbelli gösteriyordu ki; Kimse böylesi bir muameleyi hak etmezdi ve bunun herhangi bir izahı, bir bahanesi veyahut savunulur tarafı olamazdı. Utanılmalıydı ! Ama izah etmeye çalıştılar, bir sürü bahane öne sürdüler, hatta 1 Mayıs’ta yaşanan bu şiddeti savundular… Nasıl mı ? “Biz 28 Şubat’ta çok acı çektik” diye söz başlıyordu başörtülü genç bir yazar. “Biz de 28 Şubat’ta çok acı çektik, hem nihayetinde polisimiz de 1 Mayıs’ta vazifesini yapmakla yükümlüydü.” Oh olsun ! Aristo bu mantığı duysa, baldıran zehrini hocası Sokrates’in elinden kapıp, kendi dikerdi herhalde kafaya… Ne demeli ki; Hayatta insanın başına ne geldiğinin hiçbir ehemmiyeti yoktur. Mühim olan, insanın başına gelenleri nasıl karşıladığıdır. Kaldı ki; Kimse geçmişte başına gelen birtakım kötü hadiselerin hatıraları ile yaşayamaz. Yaşarsa, ya aklını oynatır, ya da işte böyle saçmalar. Durkheim şöyle diyor; Toplum acı çektiği zaman acısının nedeni olarak suçlayabileceği, hayal kırıklıklarının öcünü alabileceği birini bulma ihtiyacını duyar. Buradaki psikolojik ve toplumsal mekanizma şeytan çıkarmaya (exorcisime) benzer bir mekanizmadır. Velhasıl sizi bir kez köpek ısırdıysa, memleketteki tüm köpeklere düşman olamazsınız. Bu salaklık olur. Veyahut, hayatınızda bir kez şöyle adamakıllı dayak yediyseniz; A, B ya da C dayak yerken, oh olsun diyemezsiniz. Bu vicdansızlık olur. Ayrıca, samimiyetle itiraf etmek gerekirse, işte tam da geçen 1 Mayıs’ta olduğu gibi, o zamanlar da vazifesini yapmakla yükümlü hükümetin uygulamaları yüzünden mağdur olmuş, okul kapılarından geri dönmüş başörtülü hanımların mücadelesini, içlerinde olmamama rağmen sonuna kadar destekledim.. Oysa bugün maazallah başıma bir hal gelse ve bu kez ben mağdur olsam, biliyorum ki; Yukarıdaki satırların sahibi başörtülü genç hanım, dönüp benim suratıma bile bakmayacak..Ne acı… O nedenle, sanırım sorgulanması gereken başlıca nokta, 28 Şubat sürecinde mağdur olmuş olan insanların, bu duyguyla nasıl başa çıktığı. Zira, mağduriyet ve acı, insana iki yol sunar. Ya, şöyle bir düşünür taşınır, eski defterleri kapatarak, tüm insanlığa dair daha fazla hassasiyet sahibi olursunuz ya da yediğiniz sopaların acısıyla gaddarlaşır, iyiden iyiye zıvanadan çıkarsınız. Oysa bize zıvanadan çıkmış adam lazım değil. Biz, Müslüman insanda şu vasıfları arıyoruz; Bu kimse, her daim aynı tutarlılıkla, tek bir imanın sahibidir. Yani; Allah’tan başka herhangi bir güce tapmaz. Vaziyete göre şekil almaz. Söz konusu, adalet ise vicdan ise, esnek değildir. İşte ancak böylelerine, karakter sahibi denir. Ve ancak karakter sahibi insanlar, sahip olduğu bu vasıfları mevki, para veyahut şöhret uğruna, terk etmez, farklı kabileden de olsa başka insanların acılarına “Oh olsun” demez. Varsın onların bir kısmı, sizin başörtünüzden, namazınızdan, niyazınızdan haz etmesin.. Siz, yüzlerine bir ayna tutup onları utandırınız.. Evet, işte bizim tekrar ayağa kalkabilmek için, ancak böyle Müslüman’lara ihtiyacımız var. Hamiş; Yeri gelmişken söylemekte fayda var. Bu yazıyı yazdıktan hemen sonra, tesadüf ettiğim çok meşhur bir hanım yazarın yazısının başlığı aynen şuydu; Mustazafların Tayyip’i Yok artık, daha neler ya.. Kaptan! Az kenara çek, Yağcılar’da inecek var… Ama, sen kal emi Ebu Zer…! Bu makale toplam 4129 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||