-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
Putin'in Ardından Rusya
İlyas Kamalov
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Putin'in Ardından Rusya

2 Mart 2008’de Rusya Federasyonu’nda yapılan devlet başkanlığı seçimlerini oyların

yaklaşık yüzde 70’ini alan Vladimir Putin’in varisi Dmitriy Medvedev kazandı.

Sonucu baştan belli olan seçimlere Rusya’da ve uluslararası alanda büyük bir ilgi gösterildiği söylenemez.

Bu makalede seçim sonuçlarından ziyade Putin’in başbakan olup olmayacağı, olursa devlet başkanlığı yetkililerinin başbakana aktarılıp aktarılmayacağı yani, Kremlin’in asıl patronunun kim olacağı konuları tartışılmaktadır.

Makalede ayrıca, Putin döneminde Rusya’nın iç politikası ile dış politikası ve Medvedev’i önümüzdeki yıllarda bekleyen sorunlar da ele alınmaktadır.

Putin’in Yeltsin’den Devraldığı Miras

Rusya Federasyonu’nun ilk Devlet Başkanı Boris Yeltsin, gerek iç gerek dış politikada “ABD’nin 200 yıllık demokrasi tecrübesini göz ardı edemeyiz” diyerek ülkesi için Batı modelini seçmiş ve bu modeli hayata geçirmeye başlamıştı.

Ancak Yeltsin’in Rus halkını demokrasi ile tanıştırma süreci, Rusya Federasyonu

içindeki cumhuriyetler konusundaki “soluyabileceğiniz kadar özgürlük soluyun” politikası,

pazar ekonomisine geçiş çabaları ve özelleştirme süreci, her ne kadar Batı tarafından olumlu karşılansa da Rusya’da ters tepki yaratmıştı.

Önce Çarlık rejimi, ardından da komünist iktidarın otoritesine baş eğen Ruslar bu yeniliklere hazır değildi.

Nitekim Çeçenistan’ın bağımsızlık için mücadele başlatması, diğer cumhuriyetlerin daha fazla özgürlük ve hak istemesi, 1998 yılında büyük bir ekonomik krizin ortaya çıkması, iç ve dış borçların her geçen gün artması, Rusya’yı bir kez daha parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştı.

İç sorunlarla boğuşan ve ekonomik kriz yaşayan Moskova, uluslararası arenadaki eski konumunu da neredeyse tamamen yitirmişti.

Ancak, “tarih boyunca Ruslar birçok kez çöküş dönemi yaşamış, fakat hemen ardından eski

ihtişamlarına kavuşmuşlardır” görüşünü benimseyenler bir kez daha haklı çıkmıştır.

Yeltsin’den parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Rusya’yı devralan Putin, sekiz yıllık devlet başkanlığı sürecinde ülkeyi tekrar toparlamayı ve kendi deyişiyle,

“Rusya’yı söz dinleyen değil, söz dinleten ülke” haline getirmeyi başarmıştır.

Putin Döneminde Rus İç Politikası

a) Merkeziyetçiliğe Dönüş

Vladimir Putin, 2000 yılında devlet başkanı olduktan sonra ilk işi olarak Rusya’nın parçalanma

tehlikesini ortadan kaldırmaya yönelik adımlar atmıştır.

Bu noktada en önemli sorun Çeçenistan’da yaşanmaktaydı. Moskova açısından Çeçenistan’ın

bağımsızlığı, Rusya’nın toprak kaybetmesinin yanı sıra, diğer federe cumhuriyetlerin de bağımsızlık taleplerini teşvik etme tehlikesi arz etmekteydi.

Bu nedenle, Putin bir taraftan II. Çeçenistan Savaşı’nı başlatarak Çeçenlere boyun eğdirmek istemiş, diğer taraftan Rusya Federasyonu’nun genelinde merkeziyetçi politikalara yönelmiştir.

Merkezileşmenin ilk adımını yeni bir idari taksimat oluşturmuştur.

Daha önce hiyerarşik bir bölünme ile 89 bölgeye ayrılan Rusya Federasyonu, yeni bir kanunla yedi federal idari bölgeye bölünmüş ve özerk cumhuriyetler bu federal idari bölgelere dâhil edilerek yetkileri sınırlandırılmıştır.

2

Putin’in merkeziyetçi politikasının ikinci adımı ise bölge valileri ve cumhuriyetlerin devlet başkanlarının Kremlin’den atanması ile ilgili aldığı karar olmuştur.

Putin’in bu kararının nedenleri arasında, geniş bir coğrafyaya sahip olan Rusya Federasyonu’nu kontrolü altında tutmak ve oligarkların sermaye güçleri sayesinde vali veya federe cumhuriyetlerde devlet başkanı seçilmelerini engellemek gibi hususlar da yer almaktadır.

Çünkü söz konusu oligarklar, Putin için tehlike arz etmekteydi.

Nitekim Yukos davasıyla ün kazanan Hodorkovskiy’nin tutuklanmasının ve mal varlığına el konulmasının nedeni yolsuzluktan ziyade, siyasete karışarak Putin’in rakiplerine

maddi destekte bulunmasıdır.

Putin, hem federe cumhuriyetlere hem de vilayetlere güvenilir adamlarını atayarak, merkez-çevre ilişkisini kontrol altına almak istemiştir.

Yine Putin’in merkeziyetçi politikası çerçevesinde Rusya’da sivil toplum ve diğer kuruluşların faaliyeti devletin kontrolü altına alınmıştır.

Söz konusu bütün kuruluşlar belirli sürelerle yaptıkları işler ve harcamalar gibi konularda

Rusya’ya rapor vermek zorundadırlar.

Böylece Putin, Rusya’nın parçalanabilirliğini önleyecek kararların yanı sıra Rusya’da meydana gelebilecek herhangi bir “renkli devrim”in de önüne geçmeyi amaçlamıştır.

Vali ve federe cumhuriyetlerin başkanlarının Moskova’dan atanmasına ek olarak, bütün cumhuriyetlerden anayasalarını, Rusya Federasyonu Anayasası ile uyumlu hâle getirmeleri istenmiştir.(3)

Putin’in bu yönde yaptığı bir başka değişiklik, hüviyetler ve pasaportlarda olmuştur.

Yeni kimliklerde eskiden olduğu gibi “milliyet” hanesinin yer almaması nedeniyle, artık bütün vatandaşlar Rus kimliği ile tanınmaktadır. (4)

Putin döneminde cumhuriyetlerin taviz vermek zorunda kaldığı bir başka konu da

alfabe ile ilgilidir.

Başta Tatarlar olmak üzere, özellikle Türk cumhuriyetleri Latin alfabesine geçmek

için çalışmalarda bulunmuş, ancak Rusya hükümeti bütün federe cumhuriyetlerde Kiril alfabesinin kullanılacağına dair karar alarak cumhuriyetlerin bu isteklerine son vermiştir.

Sosyo-Ekonomik Alandaki Politikalar

Vladimir Putin ilk dört yıllık devlet başkanlığı döneminde daha çok merkeziyetçi politika ve cumhuriyetlerin yetkilerinin sınırlandırılmasını öngören politikalar ile meşgul iken, ikinci devlet başkanlığı döneminde halkın refahını artırmaya yönelik bazı adımlar atmıştır.

Bu bağlamda Rusya’nın en önemli sorunlarının başında nüfus azalması yer almaktadır.

Sovyetler Birliği’nin yıkılışından itibaren Rusya’nın nüfusunda her geçen sene azalma görülmektedir.

Doğum oranının düşük, ölüm oranının yüksek olması, aşırı içki tüketimi, AIDS ve benzeri hastalıkların hızla yayılması, hayat standartlarının düşük olması gibi nedenler Rusya’yı bu sorunla karşı karşıya getirmektedir.

Nitekim çeşitli Rus ve uluslararası kuruluşların tahminlerine göre, önlem alınmadığı

takdirde 148 milyonluk mevcut Rus nüfusu, 2050 yılında 100 milyona kadar gerileyebilecektir.

6)

Vladimir Putin, bu tehlikeyi de öngördüğü için daha 2005 yılında ülke çapında bir sosyal reform paketi başlatmıştır.

Reform paketi içinde sağlık ve eğitim gibi alanlar yer almakta ve halkın refahını artırmayı

öngörmektedir.

Yine, doğum oranının artması için teşvik programları başlatılmıştır. Sağlık ve eğitim

gibi alanlara bütçeden daha fazla pay ayrılması, maaşların zamanında ödenmesi ve artırılması gibi gelişmeleri de Putin’in başarı hanesine dâhil etmek mümkündür.

Bununla birlikte Putin’in söz konusu reformları gerçekleştirmesinde, ekonominin temelini oluşturan enerji kaynaklarının fiyatlarının artışı etkili olmuştur.

Dünyada en büyük gaz ve petrol rezervlerine sahip ülkelerin başında gelen Rusya, enerji kaynaklarından elde ettiği gelir sayesinde iç ve dış borçlarını ödemiş, döviz rezervlerini 280

milyar dolara, altın rezervlerini ise 400 tona kadar çıkarmıştır.

Rus ekonomisi her yıl yaklaşık yüzde 8 oranında büyümüş, kişi başına düşen millî gelir yıldan

yıla artmış ve 2007’de yaklaşık 13 bin dolara çıkmıştır.

Böylece iç politika sorunları büyük ölçüde çözen ve dış borçlarını ödeyen Moskova, daha aktif bir dış politika izleme şansına da sahip olmuştur.

Putin Döneminde Rus Dış Politikası

Boris Yeltsin, Rusya için Batı modelini seçmekle kalmamış, dış politikada Batı ile yakınlaşmaya

gitmiştir.

Bu politika, Sovyetler Birliği’nin emperyalist yapısının ortadan kaldırılmasını,

ABD ile nükleer alandaki rekabetin sona erdirilmesini ve stratejik işbirliğinin kurulmasını, NATO ile BM Güvenlik Konseyi’ndeki diğer daimî üyeler ve Avrupalı müttefiklerle ilişkilerin geliştirilmesini,

DTÖ ve G-7 gibi uluslararası kuruluşlara üyeliği öngörmüştür.

Ancak bu politikanın Rusya içerisinde eleştirilmesi, NATO ve AB’nin genişlemeye devam etmesi, benimsenen Batı modelinin Rusya’yı parçalanmanın eşiğine götürmesi, Yeltsin’in dış politikayı tekrar gözden geçirmesine neden olmuştur.

Ancak Rus dış politikasında asıl değişiklikler Putin döneminde yaşanmıştır.

Putin’in devlet başkanı seçildiği ilk yıl, öncelikli olarak Rus dış politikası tekrar gözden geçirilmiştir.

Dönemin Dışişleri Bakanı İgor İvanov ve dönemin Milli Güvenlik Kurulu Başkanı Sergey İvanov’un hazırladıkları Rusya Federasyonu Dış Politika Konsepti’nde,

“XXI. yüzyılın başındaki uluslararası konjonktür, Rusya Federasyonu’nu çevresindeki

gelişmeleri yeniden gözden geçirmeye zorlamakta ve bundan dolayı da Rus dış politikasının öncellikleri belirlenerek ve eldeki araçlar da kullanılarak bu politikanın hayata geçirilmesi gerekmektedir”

ifadelerine yer verilmiştir.

8)

Bu konseptte Rusya’nın uluslararası arenadaki konumunu güçlendirmek, Rusya’nın çıkarları göz önünde bulundurularak dünyadaki süreçleri etkilemeye çalışmak, diğer ülkelerde

yaşayan Rus vatandaşlarının haklarını ve Rus dilinin konumunu korumak gibi hususlar yer almıştır.

Diğer bir deyişle Moskova, çok yönlü bir politika izlemeyi kendisine amaç edinmiştir. Ancak pek çok konuda belirsizlik devam etmiştir.

Örneğin, bir taraftan NATO ile işbirliğinin geliştirilmesi dünyada güvenlik ve istikrarın sağlanması için vazgeçilmez bir unsur olarak görülürken, diğer taraftan da Moskova

NATO’nun genişlemesini bir tehdit olarak algılamıştır

Aynı şeyi ABD ile ilişkiler için de söylemek mümkündür.

Bölgesel öncellikler konusunda da Rusya net bir tavır ortaya koyamamıştır.

BDT coğrafyası, Balkanlar, AB ülkeleri hepsi birden Rusya’nın öncelikleri olarak belirlenmiştir.

Neticede sadece Afrika ile Latin Amerika ülkeleri, Rusya’nın “öncelikleri” arasında yer almamıştır.

9)

Hiç şüphesiz Putin döneminde Rus dış politikasının en belirgin farkı, BDT ülkelerine daha çok önem verilmesidir.

Nitekim Putin döneminde Yeltsin dönemi ile kıyaslandığında Rusya’nın enerji kaynakları,

cumhuriyetlerdeki Rus nüfusu, Rus Ortodoks Kilisesi, askerî üsler, ayrılıkçı sorunlar gibi araçları ustaca kullanarak BDT coğrafyasında daha etkin bir konuma geldiğini söylemek mümkündür.

Rusya’nın küresel güç olması için, başta bölgesel güç konumunu pekiştirmesi gerekmektedir ki, Rusya’nın bunu başardığını söyleyebiliriz.

Bundan dolayıdır ki, Rusya, “arka bahçe” olarak nitelendirdiği BDT coğrafyasına herhangi bir müdahaleyi tehdit olarak algılamaktadır.

ABD’nin BDT coğrafyasındaki “renkli devrimler”i desteklemesi ve Batı yanlısı liderlerin

iktidara gelmesi için çaba göstermesi, Rusya’nın Batı’yla ilişkilerinin gerginleşmesine neden olmuştur.

Putin döneminde özellikle 11 Eylül olayları sonrasında Rusya ile Batı arasında uluslararası terörizm ile mücadele çerçevesinde başlayan “romantik ilişkiler”, “renkli devrimler”le sona ermiştir.

Rusya bir taraftan bu politikaya karşı misilleme olarak ABD’nin arka bahçesi Latin Amerika ile yakından ilgilenmeye ve bu bölgedeki sıkıntılarını artırmaya başlamış, diğer taraftan da ŞİÖ gibi Batı karşıtı ittifaklardan istifade etmeye çalışmıştır.

Rusya’nın Batı’ya karşı daha sert bir tutum sergilemesinin bir başka nedeni de, kendisini tekrar süper güç olarak hissetmeye başlamasıdır.

Artık Kremlin, bütün sorunların çözümünde aktif rol oynamak ve diğer ülkelerin de Rusya’nın tutumunu dikkate almalarını istemektedir.

10)

Başta ABD olmak üzere Batı, Rusya’nın fazla güçlenmesini istemezken, Rusya’da

ABD’nin özellikle BDT coğrafyası ve sınırında yayılmasını istememektedir.

NATO’nun genişlemesi ve ABD’nin Doğu Avrupa’ya yerleştirmek istediği füze radar sistemleri de özellikle son dönemde Rusya ile Batı’yı karşı karşıya getirmektedir.

Putin’den Medvedev’e Kalan Sorunlar

Putin’in devraldığı Rusya ile devredeceği Rusya arasında büyük farklılıklar mevcuttur.

Putin’in tüm başarılarına rağmen Medvedev’in önünde de çözüm bekleyen sorunların olacağını tahmin etmek mümkündür.

Her ne kadar Putin’in Çeçenistan sorununu büyük ölçüde çözdüğünü belirtsek de, bu çözümün daha çok güç ve baskıya dayalı olduğunu unutmamak gerekmektedir.

Ramazan Kadirov’un Çeçenistan’da kontrolü silahlı güçler sayesinde sağladığını göz

önünde bulundurursak Çeçenistan sorununun tekrar alevlenme ihtimali olduğunu görürüz.

Putin döneminde izlenen merkeziyetçi politika, cumhuriyetlerin yetkilerini kısıtlamış ve “devlet içinde devlet” statülerini ortadan kaldırmıştı.

Ancak, özellikle Putin’in son döneminde uygulanmaya başlanan özerk bölgelerin illerle birleştirilmesi ve böylece bu bölgelerin haritadan silinmesi politikası,(12) Tataristan

veya Başkurdistan gibi daha büyük cumhuriyetlere de uygulanmaya çalışılırsa, söz konusu cumhuriyetlerin buna karşı çıkacaklarını ve Moskova ile büyük gerginlikler yaşayacaklarını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Putin’in merkeziyetçi politikası hiç şüphesiz, Yeltsin’in başlattığı demokratikleşme sürecini tamamen durdurmuştur.

Her ne kadar Rus yetkililer, her ülkenin demokrasi anlayışının farklı olduğunu

ve Rusya’daki demokrasinin “yönetilebilir demokrasi” olduğunu ifade etseler de, Rusya’da muhalefete uygulanan baskı, basın-yayın organlarının kontrol altına alınması gibi konular, özellikle uluslararası kamuoyununda Rusya’yı olumsuz etkilemekte ve genel

olarak Rusya’ya duyulan güveni sarsmaktadır.

Bundan dolayı Medvedev’in Rusya’nın bu alandaki imajını düzeltmek için çalışması gerekmektedir ki, bu husus uluslararası toplumun Rusya’ya olan güveni de artıracaktır.

Medvedev’in çözmesi gereken konuların başında nüfus sorunu da gelmektedir.

Putin, başlattığı reformlarla Rusya’nın nüfus sorununu çözmeye gayret etmişse de bu sorunun çözümünün uzun bir süreç olduğunu belirtmek gerekmektedir.

Dolayısıyla bu konu da önümüzdeki yıllarda Rusya’nın gündeminde kalmaya devam edecektir.

Diğer taraftan son yıllarda Çinlilerin Rusya’nın Sibirya bölgesini âdeta istilâ ettikleri görülmektedir.(13)

Göçmenlik ve vatandaşlık kanunlarını zorlaştırmasına rağmen Rusya için

“Çin tehlikesi” devam etmektedir.

Putin döneminin önemli özelliklerinden biri de ekonomik krizin geride kalmasıydı. Ancak Rusya’nın ekonomik gelişiminin enerji kaynaklarının fiyatlarına bağımlı olarak sürdüğü görülmektedir.

Yine aynı şekilde Rusya’nın yabancı ülkelerle yapmış olduğu ticari işlemin ilk beşi ham madde sektöründe gerçekleşmiştir.

Rusya ekonomisinde 2005 yılında yaşanan iyileşmeye rağmen, petrol fiyatlarına bağımlılığının

artması nedeniyle Rus ekonomisinin orta ve uzun vadeli seyri belirsizliğini korumaktadır.

Dolayısıyla Medvedev’in Rusya’nın ekonomik politikalarını da gözden geçirmesi gerekecektir.

Yine her ne kadar Rus yetkililer, ABD’nin kendilerini yeni bir silah yarışına çekemeyeceklerini dile getirseler de Rusya, bütçeden en fazla payı askerî harcamalara ayırmaktadır.

Moskova’nın bu konuya da dikkat etmesi ve SSCB’nin parçalanmasından ders çıkararak

ABD ile silah yarışına girmemesi gerekecektir.

Görüldüğü gibi, her ne kadar Putin döneminde Rusya büyük ölçüde toparlanmış olsa da, Medvedev’i de kolay bir dönem beklemediğini söylemek mümkündür.

Ancak, başbakan yardımcılığı süresince ülke içindeki ekonomik ve sosyal reformlardan sorumlu olan Medvedev, yeni görevinde temel meselelerin arka planını bilmenin avantajlarını kullanacaktır.

Rüşvetle mücadele ve insan haklarının korunması da Medvedev’in önem verdiği konuların başında gelecektir.

Dış politikada da Medvedev’i zor günler beklediğini söyleyebiliriz.

Putin’in Rusya’nın uluslararası arenadaki imajını değiştirdiği bir gerçektir.

Ancak, Putin’in ikinci devlet başkanlığı döneminde Rusya’nın başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkileri gerginleşmiştir.

Medvedev döneminde bu ilişkilerin olumlu yönde değişmesi ihtimali düşüktür.

Zira Kremli’in ”yönetilebilir demokrasi” politikası Batı’nın tepkilerini çekmeye devam edecektir.

Diğer taraftan Rusya ile Batı’yı karşı karşıya getiren İran’ın nükleer çalışmaları, ABD’nin Doğu

Avrupa’ya yerleştirmek istediği füze radar sistemleri, NATO’nun genişlemesi, Kosova sorunu gibi konuların önümüzdeki dönemde de gündemde kalması beklenmektedir.

Rusya ile Batı arasındaki ilişkilerde hiç şüphesiz Batı’nın Medvedev’e karşı tutumu

da etkili olacaktır.

Medvedev’in Gazprom’un eski Yönetim Kurulu Başkanı olması ise, enerji politikalarının Rusya’nın en önemli dış politika aracı olmaya devam edeceğinin habercisi sayılabilir.

Rus-Türk ilişkilerinin de önemli bir boyutunu enerji kaynakları oluşturduğu için, bu alanda işbirliğinin artacağını tahmin etmek mümkündür.

Türk tarafının Rusya’yı devre dışı bırakarak Orta Asya ve Orta Doğu gazını Avrupa’ya ulaştırmayı hedefleyen Nabucco projesine Rusya’yı da davet etmesi, Rusya ile işbirliğini artırmaya hazır olduğunu göstermektedir.

Genel olarak önümüzdeki yıllarda Rusya’nın iç ve dış politikası ile ilgili bazı ipuçları şimdiden bellidir. Ancak, Putin’in de aktif siyasette kalmayı planlaması, Rusya’nın asıl liderinin kim olacağı tartışmasının sürmesine neden olmaktadır.

Sonuç

Vladimir Putin, devlet başkanlığı yetkilerini Dmitriy Medvedev’e Mayıs ayında devredecektir.

Rusya bu tarihe kadar resmen iki devlet başkanına sahip olacaktır.

Rusya’da devlet başkanlığı görevi için ilk kez devir teslim yapılacağı için, modern Rusya tarihinde ilk kez bir “çifte başlılık” söz konusudur.

Putin’in geleceği konusunda farklı analiz ve tahminler yapılmasa da, aktif siyasette kalması ve ülke yönetimindeki etkisini muhafaza etmesi kesinleşmiş görünmektedir.

Zaten hatırlanacak olursa, Medvedev henüz seçimler öncesinde Putin’e başbakanlık

koltuğunu teklif etmişti.

Putin’in bu teklife olumlu yaklaştığını açıklamasından sonra da, devlet başkanlığı

yetkilerinin bir kısmının başbakana aktarılacağı yönünde görüşler ortaya atılmıştı.

Ancak unutulmamalıdır ki, Putin, dönemin başbakanı Viktor Zubkov gibi Medvedev’e göre daha zayıf bir adayı varis göstermemiş ve tercihini Kremlin’in en “demokrat” ve

“liberal” ismi için kullanmıştır.

Dolayısıyla Putin’in varisi Medvedev’in “kukla başkan” olarak nitelendirilmesi yanlış olacaktır.

Hatta Medvedev’in seçilmesinin, aynen Putin’in Yeltsin tarafından bilinçli bir şekilde “yetiştirilmesi”ne benzetebiliriz.

Sonuç olarak, Gazprom Yönetim Kurulu Başkanlığı ve ardından da Başbakan Yardımcılığı görevlerinde bulunan Medvedev’in Putin’in gölgesinde kalmayacağını ve Putin tarafından “milli lider” sıfatıyla destekleneceğini tahmin etmek mümkündür.

Rusya’daki sistemde yapılacak bazı değişikliklerle, Medvedev ile Putin arasındaki olası yetki sorunlarının şimdiden çözüme kavuşturulacağını, “çifte çarlık” döneminin başlamayacağını ve iki ismin ortak bir gündeme sahip olacaklarını tahmin edebiliriz.

Dipnotlar

1) Yeltsin dönemi Rus dış politikası için bkz. İlyas Kamalov, Moskova’nın Rövanşı:

Putin Dönemi Rus Dış Politikası, İstanbul, Yeditepe Yayınları, 2008, ss.

3-19.

2 Terken Hacaloğlu Güpür, “Rusya’nın Federal Siyasî Yapısında Değişiklik”,

Stratejik Analiz, Cilt.1, No. 5, Eylül 2000, s. 42.

3 Nadir Devlet, “Tataristan Cumhuriyeti”, Türkler, Cilt 20, İstanbul, Yeni

Türkiye Yayınları, 2003, s. 53.

4 İlyas Kamalov, Moskova’nın Rövanşı: Putin Dönemi..., s. 270.

5 Vera Postnova, “İz Tatarstana Vıjivayut Kirilitsu”, Nezavisimaya Gazeta, 19

Aralık 2004.

6 “Pesoçnıye Çası”, Nezavisimaya Gazeta, 21 Mart 2006.

7 Hannes Adomayt, “Kontseptualynıye Napravleniya Vneşney Politiki Rossiyi”,

Vneşnyaya Politika Rossiyi: Ot Yeltsina k Putinu, ed. Srefan Kroytsberger-

Sabine Grabovski-Yutta Unzer, Kiyev, 2002, s. 15.

8 Hannes Adomayt, s. 21.

9 İlyas Kamalov, Moskova’nın Rövanşı: Putin Dönemi..., s. 7.

10 Mark N. Katz, “Russian’s Role in the World”, United Pres International, 29

Kasım 2005.

11 Andrew Osborn, “Murder and torture are the price of “peace” in Chechnya”,

The Independent, 13 Ekim 2006.

12 Natalya Melikova, “S Matreşkami Razberutsya Posle Vıborov”, Nezavisimaya

Gazeta, 2 Nisan 2007.

13 Skrıtaya Ugroza, 20 Mart 2006, http://www.centrasia.ru/newsA.

php4?st=1142843340

Kaynak: İlyas Kamalov - ASAM

Bu makale toplam 2134 defa okunmuştur.
Yorum Ekle Yazdır
YORUMLAR
DİĞER YAZILARI

 

ABD Doları (USD) Alış 1.1880, Satış 1.1980; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.8820, Satış 1.8980
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi