|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Ece Temelkuran
Mayıs 1968: Aslı var mı?
Amerika’daki Maryland Üniversitesi’nde bir grup akademisyen, örgütlü şiddet sonucu oluşan ölümler üzerine çalışıyorlar. Araştırmalarının sonuçlarına göre, dünyadaki şiddet 1980’lerden beri bir gerileme içinde. (Newsweek, 12 Mayıs, 2008) Hatta öyle ki dünya, 1950’lerden beri en barışçıl dönemini geçiriyor. Bütün dünyanın kan revan içinde olduğunu düşündüğümüz bu yıllar aslında gezegenin en huzurlu günleri. Biz öyle mi hissediyoruz peki? Hayır. Durum böyle ‘sütlimanken’ gezegenin durmayan bir ölüm makinesi gibi görünmesinin nedeni ne öyleyse? Bazı yazarlar bunun nedeninin televizyon ve internet olduğunu söylüyor. Gücüne ve etkisine henüz alışamadığımız iletişim olanaklarının bir tür hor kullanılması gibi görüyorlar vaziyeti. Söyledikleri şu: Unutamadığım an Eskiden gezegenin bir yerinde katliam olsa gezegenin öte tarafındakilerin haberi olmazdı. Hindiçin’de 2 milyon insan ölürken canlı yayın yapılmadı. 1980’de İran-Irak savaşında ölen 1 milyon insandan haberimiz olmadı. 1990’da Kongo’da ölen milyonlarca insanın haberi günü gününe yapılmadı. Şimdi her şeyi anında duyduğumuz için dünyada daha çok ölüm olduğunu düşünüyoruz. Savaş, çoğu kez teknolojinin itici gücü olduğuna göre, benim zannım odur ki, iletişim devrimi dediğimiz şey, ABD’nin oraya buraya saldırmadan önce yaptığı bir PR çalışmasının yan endüstri ürünü olabilir. Meşhur televizyon muhabiri Christina Amanpour’un Körfez Savaşı başladığı anda tam da bombaların düşeceği açıyı arkasına alarak nasıl canlı yayın yaptığını hiç unutamam. Havai fişek gibi kayan bombalar insan öldürürken Amanpour müthiş bir ‘haberciliğe’ imza atıyordu. Bu habercilik giderek muktedirin kurduğu bir kadrajda, muktedirin istediklerini söylemeye dönüştü. Hatta çoğu kez kraldan çok kralcı olarak. Fox TV’den atılanların yaptıkları bir belgesel var ki, bu gerçeği çok iyi anlatıyor. ABD yönetiminin nasıl insanları TV üzerinden terörize ettiğini, bunun için ekrandan nasıl yalan söylendiğini açıklıyorlar. Peki bu meselenin 68 Mayıs’ıyla ne ilgisi var? Söyle... Gezegen, 2. Dünya Savaşı’nın çok gerisinde bir şiddet düzeyinde yaşarken niye insanoğlu daha çok korkmaya başladı? Birçok fiziksel sebebi var elbette: Küresel ısınma, gıda fiyatlarının yükselmesi, kaynayan Ortadoğu, ABD’nin dünyayı ‘şer ekseniyle’ ikiye ayırıp tehdit etmesi vesaire. Ama bunların dışında üretilen bir korku kültürü var ki, sanırım 68 Mayıs’ından sonraki karşı devrimin sonucu bu. Dünya, adalet, eşitlik ve özgürlük hayal edenleri saf dışı bırakıp kendine başka bir yön çizdi. Bugünlerde Paris’te ve Oxford’da bu tartışılıyor. ‘1968 Etrafında: Eylemcilik, Örgütler, Yörüngeler” adlı, 13 tarihçiden oluşan bir grup, Oxford’da üç yıl sürecek bir araştırma başlattı. 14 Avrupa ülkesinde insanlarla konuşup ’68 kuşağının anatomisini ve o kuşağın bugünkü dünyaya ne kattığını bulmaya çalışacaklar. ‘İmkânsızı’ isteme ihtiyacı ‘68’le ilgili bir kolektif bellek oluşturmanın peşindeler. Bazılarının en tatlı hayallerin yılı olarak gördüğü, bazılarının ise “Ortalığı savaş alanına çevirmekten başka bir işe yaramadı” dediği o meşhur yılı ele alacaklar. Japonya’da ve ABD’de başlayan, 1965’te Hollanda’da, 1966’da İtalya’da devam eden, 1967’de Batı Almanya’ya sıçrayıp Polonya’dan geçip en tepe noktasına Mayıs 1968’de Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nin işgaliyle ulaşan ‘68! Aradan geçen 40 yıldan sonra herhalde insanların yeniden “imkânsızı isteme” ihtiyacı bu. Ekranlarda yağlanıp ballanan korku imparatorluğuna karşı bir kalkışma... milliyetBu makale toplam 493 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||