-
  SON HABERLER
Erol Göka
Erol Göka
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Türklerin fanatizmi etnik ve dinsel değildir

Her şeyden once belirtmek gerekir ki, sanılanın aksine, Türklerin fanatizmi etnik ve dinsel nitelikte değildir. Onların fanatizmi daha ziyade savaşçı zihinlerinden ve segmenter toplum yapılarından köken alır. Bu noktayı doğru anlamak çok önemlidir. Zira yalnızca görünen olgularla bir değerlendirme yapmaya kalktığımızda, Türklerin son yıllarda bayrağı eylemlerini belirleyen ana simge haline getirmelerinden “milliyetçilik yükseliyor” gibi çok hatalı sonuçlar çıkarabiliriz.

Türklerin anavatanı Orta-Asya’da yaşadıkları kültür havzası, uygarlıklar ve dinlerle ilişkilerde benzersiz bir topluluk psikolojisi üretiyordu. Türkler, uygarlıklara ve onlara ana rengini veren dinlere karşı adeta “genel alıcı” konumunu benimsemişlerdi. Onların uygarlıklara ve dinlere karşı inanılmaz açık, ilgili ve hoşgörülü bir psikolojik yapıları olduğu tüm Türk tarihi araştırmacılarının gözlerine ilk çarpan hususlardandır.1

Savaşçı ve göçebe bir topluluk olarak, fethettikleri topraklara götürecekleri en önemli becerileri siyaset etme ve yönetme teknikleriydi. Bir dinin kurumsallaşabilmesi, kent yaşamının aksamadan, üstelik de estetize edilerek sürdürülebilmesi için yerleşik, yazılı kültürlere ihtiyaç vardı. Türkler, İslam olmadan önce de oldukça yetkin bir inanç manzumesini barındıran bir dine sahiptiler ama bu dini yerleşiklere benimsetmelerine imkan yoktu. Tam tersine onlar yerleşiklerin kültürleri, kurumları ve inanç sistemleri karşısında büyüleniyor, hayranlık yaşıyorlardı. Bu nedenle Türk tarihi boyunca hep “hangi dine girilmesi” gerektiği soruldu durdu. Türkler hep uygarlıkların ürünlerine ve inançlarına merak gösterdiler, yerleşiklerin niye bu inançları benimsediklerini anlamaya çalıştılar. Türk tarihi, yalnızca bu konuda ünlenmiş Babür İmparatoru Ekber Şah’ın değil birçok Türk beyinin, savaş dışındaki yaptıkları en keyifli işin her dinin ileri gelenlerini bir araya getirip tartışmalarını izlemek olduğunun kayıtlarıyla doludur. Türk beyleri, birçok keresinde bu tartışmaların içinden çıkamamışlar, aralarından İslamiyet, Hıristiyanlık ve Museviliği aynı anda ve hep birden benimsediklerini ilan edenler bile olmuştur.2 Bu özellikleri Türklerin uygarlık tarihindeki rollerinin uygarlıklar arasında arabulucu, kültür taşıyıcısı olarak nitelenmesine yol açmıştır.3

Türklerin kahir ekseriyeti zaman içinde İslamiyet’i benimseyince dinsel konulara bu merak ve ilgi kısmen yatışmış ama dinsel hoşgörü bugüne kadar Türklerin psikolojisinin ana unsuru olarak kalmıştır. Türklerin İslam olduktan sonra da din adamlarına duydukları saygı ve ibadet özgürlüğü konusundaki eşsiz tutumları, yalnızca İslami gelenekle açıklanamaz.

Türk yöneticilerinin dinsel tercihlerinde belirleyici bir diğer unsur, onların siyaseti de en azından inançları kadar önemsedikleridir. Birçok tarihçi, Türklerin din tercihlerinde siyasetin ve yönetme idealinin belirleyici bir rol oynadığı saptamasını yapmaktadır. Gök-Türklerde Budizmin ve Nasturi Hıristiyanlığın, Uygurlarda Maniheizmin, Hazarlarda Museviliğin ve hatta Karahanlılar ve Selçuklularda İslamiyet’in gelişmesinde siyasetin önemli rol oynadığına ilişkin ciddi tezler var. Bu özellikleri onların inanç alanında fanatizm yerine pragmatik bir tutum geliştirmelerine neden olmuştur. Roux’un “Türklerin tarihe geçmiş fanatizm örnekleri nadiren kendiliğinden meydana gelmiş olaylardır… Pragmatik Türkler, kendileri için yarar gördükleri zaman her türlü yaşam tarzından vazgeçmeyi bilmişlerdir” demesi bu nedenledir.4

Uygarlıklara ve dinlere karşı açık ve hoşgörülü tutumlarının zararı Türklere idi. Türklerle etkileşim içine girenler, bu durumdan çoğu kere hoşnuttular. Asya bozkırlarından kopup gelen ve kendilerine yurt arayan Türklere karşı Anadolu’nun yerli halkı da hoşnut bir tutum takındı. Türklerin etnik ve dinsel fanatizm tanımayan, adaletli tutumları Anadolu ahalisinin gönlünü adım adım fethediyor, birçok Rum Bizans’tan kaçıp Türklerin egemen olduğu bölgelerde yaşamak istiyordu. Bu arada Doğu ve Batı Hıristiyanlığı arasındaki çelişkiler de büyüyordu. Hatta son Haçlı seferleri doğrudan doğruya Bizans’a yönelik olarak düzenlenmişti. Bizans halkının gönlü de giderek Türklerden tarafa yöneliyordu.

“Ancak fethedilmek isteyen toplumlar fethedilebilirler” diyen tarihçi Braudel, hem İstanbul’un fethini hem Osmanlı’nın evrensel bir imparatorluğa doğru gelişmesini Anadolu ve Balkanlar’da yaşayan ahalinin Osmanlı’nın hoşgörüsüne sığınmasına bağlamaktadır. Önceleri Anadolu’nun yerli ahalisinin ve sonra giderek tüm Bizans halkının Türklere karşı böylesine olumlu bir tutum takınmalarında, yaşadıkları ortamın egemenlerinden ve egemenlik tehditlerinden artık bıkmalarının olduğu kadar Türklerin ırkçı ve dinsel fanatik niteliklerinin olmayışlarının da payı büyüktür.5

Türklerin uygar topluluklarla ve dinlerle karşılaşmalarında izledikleri, yukarıda sözünü ettiğimiz kolay kabullenici ve benimseyici tutum, bugün de sürüyor. “Kendi-öz-benliğimiz” temasını milliyetçi Türkler dillerinden düşürmüyorlar. Ama dikkatle bakıldığında bu “öz-benlik” vurgusunun altında bile bir serzeniş olduğu görülecektir. Kendi-öz-benliğimize dönmenin, bizi kurtarıp ayağa kaldıracak cevher olması tezi, aslında başımıza gelen bunca belanın kendi-öz-benliğimizi kolayca terk etmemizden kaynaklandığını söylemektedir. Bugün görülen milliyetçi fanatizm mağlupların gururlarındaki incinme yüzündendir yoksa yapısal değildir.

Bu makale toplam 1376 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.2020, Satış 1.2120; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.8900, Satış 1.9060
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi