- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Erol Göka
Türklerin psikolojisinde fanatizmin yeri-I
Fanatizmin bireysel ve toplumsal psikolojideki yeri konusunda genel bilgilerden sonra artık Türklerin psikolojisinde fanatizmin yerini ele almaya girişebiliriz. Topluluk psikolojisinde fanatizmi incelerken “büyük-grup” adını verdiğimiz toplulukların da tıpkı bireyler gibi karşılaştıkları travmatik olayların şiddetine bağlı olarak “gerileme” yaşadıklarını ve buna bağlı psikolojik tepkiler verdiklerini, fanatizmin bu tepkiler içinde değerlendirilmesi gerektiğini söylemiştik. Bu değerlendirmeye göre zorluklarla karşılaşan her toplumun fanatik tepkiler vermesi bir dereceye kadar anlaşılabilir bir durumdur. Anadolu Türklerinin yakın tarihleri içinde de fanatik tepkileri besleyen, toplumun karşılaştığı birçok zorluk ve travmalar olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, İmparatorluğun gerileme döneminden beri sürekli zorluklarla karşılaşan ve kayıplar yaşayan, Osmanlı bakiyesi insanların yine Osmanlı bakiyesi bir coğrafyada kurmuş oldukları bir devlettir. Elbette Kurtuluş Savaşı’nın, yeniden dünyanın saygın ulusları içinde yer almayı başarmış olmanın zafer duygusu ve onuru yakın tarihimizin belirleyici duygularındandır ama birkaç yüzyıldır süren zorlukların, kayıpların travmatik etkileri ve toplumu sürüklediği matem havası da göz ardı edilmemelidir. Bize göre 1980’lere kadar toplumsal psikolojimizde görülen fanatik unsurlar, Kurtuluş Savaşı’nı başarmış, bir lider etrafında kenetlenmiş ve dünyanın saygın ulusları arasında yerini almış olmanın güven hissiyatının yanısıra var olduklarından yıkıcı bir etki göstermemişlerdir. Toplumsal psikoloji, Türkçü, radikal Batıcı ve İslamcı fanatizmleri belli bir esneklikle karşılayabilmiş, onların yaygın bir biçim almasına izin vermemiştir. Cumhuriyetin kurucu ilkelerine de yansıyan psikopolitik zihniyetimiz, Batı’yı hem örnek alınıp geçilecek bir hedef hem de zararlı öteki olarak görmektedir. Açık ya da örtük biçimde hep Batı’yla yarışan psikopolitik zihniyetimiz, 1980’lere kadar galibiyet ihtimalini hep muhafaza etmiş, “çağdaş uygarlık düzeyinin üzerini” hedeflemiştir. Böyle bir mücadele azmi ve öz-güven sayesinde toplumun büyük çoğunluğu, merkez siyasetlerinde buluşabilmiştir. Türkiye’nin siyasal kültürünün fanatizme düşmesi, daha ziyade 1980 sonrasıdır ve büyük ölçüde sosyalist bloğun çöküşünün ardından gelen Batı liberalizminin muzafferiyetinin kesinleşmesinin görülmesiyle, küreselleşme süreçleriyle ilgilidir. 1980 sonrasının önemli bir özelliği de bilişim teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde dünyada olup bitenlerin, bu arada elbette liberal Batı’nın muzafferiyetinin herkes tarafından, anında, apaçık biçimde algılanabilir hale gelmesidir. Türkiye^nin Avrupa Birliği sürecinin içine katılmaya çalışması sırasında yaşananlar, adeta sınav-çocuğu psikolojisine sürüklenerek kendisine Batılılar tarafından olumsuz ve tarafgir davranıldığı izlenimimin ortaya çıkması toplumsal benlik saygısının (self-esteem) azalmasına yol açmıştır. Birbirlerine karşı acımasızca davranan gençlik harketleri, siyaset sınıfına her geçen giderek aratan güvensizlik hisleri, 12 Eylül askeri darbesiyle toplumsal bilinçdışına kazınan “kendi kendini yönetemeyen toplum” olma teması ve askeri rejimin ardından gelen ayrılıkçı hareket ve büyük ekonomik sorunlar da toplumun öz-güvenini sarsarak benlik saygısının azalmasına katkı yapmıştır. Tüm bunlar yüzünden 1980 sonrası psikopolitik durumumuzda, daha önce ifade edilemeyen hatta daha iki yüzyıl önceki şanlı tarihimize yakışmadığı için görmezden gelinen mağlupların edaları belirginlik kazanmaya başlamıştır. [1] Bu edanın en açık kanıtı, başta siyasal kültür olmak üzere, topluluk yaşantısı görülen her alanda (spor takımları taraftarlığı, hemşericilik –nepotism-, mezhepçilik, bölgecilik, mezun olunan okullar, meslekler) boy gösteren fanatizmdir. 1980 sonrası toplumun fanatik bir psikolojik ortama sürüklendiğinin en açık işaretlerinden birisi de lidere, liderlere ilşkin tutumunda gözlenmektedir. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Atatürk’le toplumun ilişkisi oldukça sağlıklıdır. Toplum büyük yıkım tehlikeleriyle baş etmeye çalışırken bir lider etrafında kenetlenmesini bilmiş, ona direnme gücünü, yeni ve çağdaş Türkiye’den beklediği umutlarını yansıtmıştır. O yüzden Volkan, Atatürk gibi bir liderlik simgesi oluşturabilmesini Türk halkının büyük psikolojik başarısı olarak niteler.[2] Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki ilk çalışma döneminde görülen demokratik hava da toplumun Atatürk’ün liderliğini benimsemesinin fanatik bir tutum olmadığının açık kanıtıdır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında otoriter ve totaliter bir yönelim, Türkçü ısrarlar olduğu doğrudur ama bunlar daha ziyade yeni bir ulus-devlet inşası sırasında kurucu elitlerin kendi aralarında baş gösteren, topluma yansımayan eğilimlerdir. Ancak 1980 sonrası gerek “Sevr Sendromu” diyebileceğimiz kuşkucu, güvensiz ruh hallerinin ortaya çıkardığı Kemalist tepkilerde, gerek milliyetçi, dinci, mesiyanik ve büyüklenmeci (grandiosity) ideolojilerde öngörülen lidere bağlanma biçimleri psikolojik fanatizmin tüm özelliklerini taşımaktadır. Batı, güçlü ve yenilemez düşman olarak algılandıkça, Batı’yı geçmeye koşullanmış toplumsal bilinçdışının fanatizme kaymaktan başka şansı kalmamaktadır. Toplumsal psikoloji fanatizme düştükçe gerilemekte, geriledikçe daha çocuksu savunma mekanizmalarına başvurarak içerdeki farklı grupların birbirlerine düşmanlıkları artmaktadır. Ancak bu anlattıklarımız 1980 sonrası döneme özgüdür ve yaşanılanlar hangi toplumun başına gelirse gelsin benzeri tepkiler beklenebilecektir. Bizim bu yazıda asıl anlatmak istediğimiz, Türklerin grup davranışında bulunan, Türklere özgü olan ve şimdi yaşandığı gibi psikolojik gerileme dönemlerinde fanatizmin alacağı biçimleri belirleyen kökenlerdir. Bu nedenle Türk tarihi boyunca sebat eden, “Türk grup davranışı” adını verdiğimiz özellikler içinde, Türklerin sosyopsikolojik yapılarında fanatizmin genel yerini saptamaya çalışacağız. Bunu yapabilirsek, fanatizmi, şimdinin, yakın tarihimiz boyunca ortaya çıkan olayların oluşturduğu bağlam içinde arayıp bulmak ve görünenin ardındaki psikolojik yapıyı değerlendirmek daha da kolaylaşacaktır. [1] Erol Göka, Türkiye Vardır, Kızıl Elma Yayınları, İstanbul, 2004. [2] Vamık D. Volkan., Norman İtzkowitz. (2002) Türkler Yunanlılar: Çatışan Komşular, Bağlam Yayınları, İstanbul. Bu makale toplam 1221 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||