- |
|
Çok Okunanlar
|
|
||||||||||
![]() Milay Köktürk
Gençliğim eyvah!
Gençliğimin zirvesindeyken okumuştum Tarık Buğra’nın bu romanını… Doğrusu iyiyi ve kötüyü elinde tutan, dolayısıyla tüm kavgaları düzenleyen, insanlara “dik sürüngenler” olarak bakan ıhlamur tiryakisi o ihtiyara çok kızmıştım. Biraz da Tarık Buğra’ya! “Neler söylüyor bu yazar” demiştim kendi kendime. Öyle ya, durup dururken böyle hayali bir trajedi hikayesi yazılır, hem de “Gençliğim Eyvah” gibi muhteşem bir ad konur muydu? Hem neye eyvah edecektik? “Eyvahlar olsun” diyecek birileri varsa, o ihtiyarın emrindeki çift olmalıydı… Tarık Buğra’yı hürmetle selamlıyor ve sonsuz rahmet diliyorum. Yanıldığımı yıllar sonra anladım; memleketi zulüm yuvası haline getiren 12 eylül darbesinden sonra! Meğer o büyük yazar bizim trajedimizi yazmış! Keşke sadece bizim trajedimiz olsaydı… Çocuklarımızın da trajedisini… *** Gençliğimiz memleketi kurtarmakla geçti. Bizim kuşağın tüm gençliği aynı geçti. Kimileri Rus emperyalizminden, kimileri Amerikan emperyalizminden kurtaracaktı bu aziz milleti! Fakat bir gün baktık, tanklar bu ülkeyi bizden kurtarmış! Geriye dönüp düşünmeye başladık… Yıllarca “Kahrolsun komünizm” dediydik; oysa komünist sistemdeki işleyişin aynısı, hatta daha tehlikeli olanı bu ülkede varmış. Adı da kendisi de komünist olan sistem daha dürüstmüş. Halka “ben devletim, şunu şunu yaparım, sen sadece şunu yapabilirsin” demiş tıpkı Platon’un ideal devleti gibi. Yani özü sözü bir; ister beğen ister beğenme! Peki, ya gençliğimizi “kurtaralım” diye diye harcadığımız devlet/ülke nasılmış? Bana denilmiş ki “burada cumhuriyet ve demokrasi var, yönetenler senin içinden çıkacak, senin iradenle işbaşına gelecek.” Ne güzel ve ne kadar akılcı! Ama ülkede o kadar katı sınırlar çizilmiş ki, demokrasi “demokrasicilik oyunu”na dönüşmüş; bu oyun içinde ben “kendi yöneticimi seçme hakkı”mı elimde bulundurma duygusunun yarattığı sanal bir mutluluk yaşamışım. Gerçekten kendi yöneticimi seçebilmiş miyim? Evet. Benim oy verdiğim insanlar bakan olmuş, başbakan olmuş. Ne iş yaparlar bu insanlar? Beni, yani halkı yönetirler. O halde sorun yok! *** Kendisine oy verme hakkı verilen ben, seçtiklerimin, ülkeyi seçmediklerimin emriyle yönettiğini, benim adıma sadece yönetiyormuş gibi yaptıklarını nereden bileceğim? İnsan özgürlüğünü yok sayan katı devletçi komünist sistemden daha dramatik olanının benim ülkemde hüküm sürdüğünü, seçme özgürlüğü diye bir emniyet sübabı koyup onun arkasına yerleşen katı devletçi yapının mevcudiyetini nereden bileceğim? Hocalarımız da söylemediydi. Bunu yıllar sonra ancak anlayabildim. Ta ki bu demokrasi oyununa 1980’de ara verilince! Birileri oyun kurucuymuş… Düdük çaldı, oyuna ara verildi, onlar sahaya indi, ortalığı yeniden dizayn etti; sonra düdük tekrar çaldı ve 1983’te oyun yeniden başladı. Ben yine seçmeye başladım. *** Ekonomik olarak kapitalistleşmek zorunda bırakıldık, fakat kapitalistler demokrasiyi de şart koştular. Ben gerçekten demokrasi istemeye başladım. Kapitalistler istediği için değil, kendim için daha iyi olduğunu düşündüğümden… “Bu sefer gerçekten olacak, Cumhuriyet gerçek cumhuriyet, demokrasi gerçek demokrasi olacak” diye düşünüyordum. Çünkü bize yıllarca kendini yönetmenin erdeminden söz edilmişti. Hukukun üstünlüğü denilmişti. Öyle ya, ben sıradan insan, kamunun devasa gücü karşısında yasalardan başka hiçbir güvencesi olmayan çaresiz varlık kendini nasıl güvenlik içinde hissedebilirdi? “Hak”ın sahibine teslimini temele alan yasalardan, tüm yasalara “haklar öğretisi”nin egemen olduğu bir kurallar sisteminden başka neye sığınabilirdim? Hukuk güzel şeydi vesselam. Öyleyse siyasal tasarımlardan önce bu “hukuk bilinci” gelmeliydi. Çünkü ruy-ı zeminde hiçbir şey hak kadar kutsal değildi. Düşe kalka hukukun üstün olduğu bir ortama doğru ilerlemeye başladık. Hukukun üstünlüğü idesiyle taçlanmış gerçek demokrasi diyarına doğru yelken açtık. Öncülüğünü de merhum Özal yaptı. *** Aradan yıllar geçti… Bir sabah uyandık, birileri darbeci olmuş, onu öğrendik. Darbecileri değil de bunu ifşa edenleri cezalandırmaya başladılar. Bir sabah kalktık, tıpkı 12 eylülde “filancaya oy vermeyin” diyen darbeci gibi, birilerinin oyumuza ipotek koymaya yeltendiğini gördük. Bir sabah kalktık, memleketin yüksek menfaatleri uğruna birilerinin çete kurduğunu gördük. Bir sabah kalktık, hukuk diye diye Anayasa’nın ihlal edildiğini gördük… Var olmaya başladığına inandığımız ne varsa yerle bir edildi. Rahmetli Tarık Buğra bizim için “gençliğim eyvah” dedi; biz şimdi “yaşlılığım eyvah, çocuklarımın gençliği eyvah” demeye başladık. Daha doğrusu “başlamamız” istendi. “Yaşlılığım eyvah” demeye başlayacak mıyım? Peki şimdi ne yapacağım? Dedemin, dedemin dedesinin mezarı bu topraklarda. Dedem Sakarya’da hayatını benim için, bu topraklar için harcadı, can verdi. Onun kanıyla, teriyle kutsallaştırdığı vatan şimdi benim ellerimde. Ben de bir gün uykuya, bu coğrafyanın birkaç metrekarelik köşesinde çekileceğim. Hem gidecek yerim yok, hem de bırakıp gitmeye niyetim… Çocuklarımın da! Ve onlar, ancak hukukun üstün olduğu bir demokraside, demokrasiyle taçlanmış bir cumhuriyette mutlu olabilirler. “Özgürlüğü ezen, insan olmanın tüm güzelliğini tüketen her türlü baskıcılık ve darbeciliğe hayır” demekten başka yolum yok. Gelecek sadece hukukun üstünlüğüne dayalı demokrasiyle güzelleşebilir. Ben sadece taraf olabilirim; neye mi? Demokrasiye/hukuka ya da darbeye! Artık eyvah etmek, dövünüp durmak yok! Daha güzel bir Türkiye için, çocuklarımın yarınları için hukukun üstünlüğüne, demokrasiye evet; her türlü darbeye, dinci, küreselci veya ulusalcı baskıcılığa hayır! milaykokturk@gmail.com Bu makale toplam 1006 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||