-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
Erol Göka
Erol Göka
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Fanatizmin psikofilozofisi

Fanatizmin tanım alanını böylece belirledikten sonra psikolojisine geçmeden önce felsefi olarak fanatizme nasıl düştüğümüz üzerinde durmak istiyoruz.

Onların birbirlerine karşıt kutuplarda yer alan sosyopsikolojik olgu demetleri olduklarını söyledik ama bir noktayı açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Aslında hem bağnazlık hem hoşgörü, insan olarak hepimizin davranış repertuarlarında görülebilir, zaman zaman hepimiz bu olgular demetinin içinde yer alan davranışlar sergileyebiliriz. İnsan olarak ömrümüz hoşgörü ve bağnazlık arasında geçip gidiyor. Her birimiz için düzey ve süreleri farklı olsa da, hoşgörü ve bağnazlık arasında salınıp durmamız beşeri yapımızın özelliklerinden kaynaklanıyor. Pragmatist filozof William James’in oldukça meşgul olduğu, “doğru” (truth) ve “gerçek” (real) arasındaki fark sorununu anlayabilirsek, insanın yapısında bu karşıt kutupların niye yer aldığını çözmeye de yaklaşmışız demektir.

Nasıl yaşayıp giderken, kendi bağnazlıklarımızın farkına varmıyorsak, gündelik hayatın içinde “doğru” ile “gerçek” arasındaki ayrıma hiç dikkat etmiyoruz. Doğru olanın gerçek, gerçek olanın doğru olduğuna otomatik bir tarzda inanıveriyoruz. Bizim bu oldukça insani olan otomatizmamızı, doğru ile gerçek arasında bir ayrım olmadığını varsayan pozitivist bilim ideolojisinin yaygın söylemi ayrıca besliyor.

Oysa “doğru” ile “gerçek”, birbirleriyle çok yakından bağlantılı olsalar da asla aynı karşılıklara sahip değiller. Bir kere köken olarak farklılar; “doğru”, bilgiyle, felsefe diliyle söyleyecek olursak epistemolojik alanla, “gerçek” ise, varlıkla yani ontolojik alanla ilgilidir. “Doğru” bireyin zihninin bir ürünü, “gerçek” ise bireyden de, onun zihninden de bağımsız bir biçimde mevcuttur. Bizim fani (ephemeral) varoluşumuzdan, gerçekliğe baktığımızda ürettiğimiz gerçeklik tasarımına (represantation) “doğru” diyoruz. Bu anlamda kaçınılmaz biçimde hepimizin “doğru” ları, daha doğrusu önyargıları var. Bu yüzden Hans Georg Gadamer, önyargının herkes için kaçınılmaz olduğunu söylüyor[1].

İşte bağnazlığımızın temelinde de bu her birimizin gerçeklikle ilişkisi sırasında üretmiş olduğu doğrular yer alıyor. Kendi gerçeklik tasarımımıza (“benim doğrum” dememiz gerekirken), “doğru” diyoruz. Tikel ve bireysel olanı, genel ve kamusal bir hale dönüştürüyoruz. Ontolojik olanı, epistemolojik olana dönüştürdükçe aslında gerçekliğe yalnızca kendi algılarımızın temellük edebileceğini iddia etmiş yani kendi bağnazlığımızın sınırlarını koymuş oluyoruz. Hepimiz için önyargılarımız, bağnazlık alanımıza gelindiğinin kırmızı hattıdır; oraya girmek, orasını değiştirmek çok zordur.

Doğru ile gerçekliği birbirine eşitlememiz bir yandan yaşamamız için bir gereklilik -çünkü kendi doğrularımız olmasaydı, kendimizi haklı görmeseydik, hayata dair en küçük heves bile duymazdık- bir yandan da sağlıklı insan ilişkileri sürdürmemiz için bir engel -çünkü kendi doğrularımız aynı zamanda başkalarının doğrularını reddetmemizi gerektiriyor ve ideal iletişimi, anlaşma ihtimalini dinamitliyor.

Gerçeklik hakkındaki kendi doğrularımızın kesin ve genel doğrular olduğunu ileri sürmek, aynı zamanda her türlü fanatizmin ortaya çıkması için uygun bir zemin hazırlıyor. Eğer yetişmemiz sırasında yeterince bizi anlayan, bizimle duygudaş (emphatetical) olan bir sevgi ortamında büyümüşsek, başkalarını algılamamız, onların varlığını ve doğrularını kabullenmemiz daha kolay oluyor. Böyle hallerde en azından kendi doğrularımızın kesinliği konusunda daha esnek davranabilir, doğrularımızdan vazgeçmesek de onları diyalog boyunca askıya alabiliriz. Çünkü diyalog da bizim için doğru kadar gerekli ve önemlidir; dünyanın merkezi biz değilizdir; dünyada başkaları da vardır ve bu sevgi ve anlayış kaynakları olan bu başkaları iyi ki de vardır. Başkalarına güvenimiz, kendimize güvenimizi misliyle arttırır.

Ama yetişme ortamımız anlayışsız ve düşman bir çevre tarafından işgal edilmişse, yaşama hevesimiz için başkalarıyla diyalogtan medet ummayız, çünkü başkaları bizim için haz ve güven değil, korku ve tehdit kaynağıdır. Bu yüzden yaşama hevesimiz için arzularımıza kendimize doğru çevirmekten, “kötü” başkalarına karşı kendi doğrularımızın zırhına sığınıp korunmaya çalışmaktan başka çaremiz yoktur. Ne kadar doğrularımızı ve kendimizi abartırsak, o kadar güvensiziz demektir, başkalarına ve dolayısıyla kendimize güvensiz.[2]

Böylece yavaş yavaş fanatizmin psikolojisine girmiş olduk. Devam edelim. Burada biraz yol aldıktan, fanatizmin bireysel psikojimizde nasıl ortaya çıktığını iyice anladıktan sonra, toplulukların zihniyetlerinde fanatizmin nasıl bir psikolojik zemin bulduğuna geleceğiz.

1 Hans Georg Gadamer, Truth and Method, Seabury Press, New York, 1975.

[2] Erol Göka, Buradan Böyle, Okuyanus Yayınları, İstanbul, 2001.

Bu makale toplam 1977 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.2250, Satış 1.2370; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.7460, Satış 1.7640
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi