- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Altan Özkanlı
'Türban çıpası'
Genellikle ekonomi ile ilgili anlatımlarda kullanımına tanık olduğumuz “çıpa”, gemilerin denizde tutunmak için attıkları demire verilen isimdir.Yani bir çeşit gemi el freni diyebiliriz. Ekonomideki yaygın kullanım ise serbest piyasa ekonomisine geçilmesi ile gelişti. Kelimenin kullanımı ile amaçlanan ise çıpa nasıl denizde sürüklenmeyi engelliyor, sabit kalmayı sağlıyor ise, ekonomide de bu işlevi görecek bir enstrüman ile kontrolü sağlamak hedefleniyordu. En yaygın iki örnek ise faiz çıpası ve kur çıpası olabilir. Biz bu terimi yani çıpayı ekonomi ve denizcilik alanları dışında güncel gelişmeleri açıklamakta kullanmayı gerekli gördük. Neden. Türkiye yakın tarihine baktığımızda batılılaşma ve modernleşme çabalarının son 200 yıla damgasını vurduğunu, önce padişahların daha sonra da asker ve sivil bürokratların eliyle değişimin gerçekleştirilmeye çalışıldığını görürüz. Tanzimat, meşrutiyet ve cumhuriyet dönemleri olarak kabaca üç döneme ayırabileceğimiz bu sürece eşlik eden en önemli duygu bin bir zorlukla elde edilen kazanımların kaybedilebileceği, gelinen sürecin bir anda yok olabileceği korkusudur diyebiliriz. Bu korkunun sebebi 1800’lerin başlarından beri gelen batılılaşma, toplumu dönüştürme gayretlerinin asker sivil elit kadrolar tarafından halka rağmen gerçekleştirilmesidir. Geniş insan toplulukları bu projeye şüphe ile bakmışlar, bir türlü içselleştirememişlerdir. Bunda yönetici sınıfın halktan kopukluğu, geri kalmışlık gibi faktörlerin payı olsa da, asıl neden bu projenin batılaşmanın önündeki en büyük engel olarak gördüğü “dinin yaşanan hayat içersindeki etkisi”ni azaltma çabasıdır. Hem dinin(islamın) etkinliğini korumak, hem de değişim mümkün olabilir mi idi? Mehmet Akif merhumun tavsiyesi olan “batının ilim ve sanatını alıp geri kalanları bırakmak” bir ütopyamı idi bilemeyeceğiz. Ama bildiğimiz tarihi gelişmeler kendi mecrasında akmış; tanzimat meşrutiyet aşamalarından geçildikten sonra 1923 de ilan edilen cumhuriyet ile artık bir proje olmaktan çıkıp fiili uygulama haline gelmiştir. Yukarıda sözünü ettiğimiz bütün kazanımları kaybetme korkusu CHP’nin selefi olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz İttihat Terakki’nin yaşadığı 31 Mart vakası ile kafalarda perçinlenmiştir. Bir anda ellerine aldıklarını zannettikleri iktidar yok olmuş, başkent İstanbul’dan kaçmak zorunda kalmışlar ancak Selanik’ den gelen Hareket ordusunun müdahalesi ile yeniden üstünlük sağlanmıştır. Daha sonraları Şeyh Sait isyanı, İzmir suikastı, Menemen isyanı vb. olaylarla iyice kafalara yerleşen kazanımların her an tehdit altında olduğu, uyanık olunmazsa yeniden geriye gideceğimiz korkusudur. İşte bu geriye gitme, bin bir zorluklarla elde edilen kazanımları kaybetme korkusu asker sivil bürokrat kadroları çıpa işlevi görecek siyasi, hukuki ve ekonomik araçları bulma ve sisteme etkin bir şekilde monte etme arayışına götürmüştür. Bu araçlar yalnızca dini eğilimlerin yeniden etkinleşmesi çabasına karşı değil Kürt, sosyalist vb. farklı arayışlar içerisine giren tüm kesimlere karşıda kullanılmıştır. TCK 141,142 ve 163. maddeler eli ile gelişmeleri frenleme çabaları yıllarca sürmüştür. 12 eylül 1980 sonrasında sistemin yeniden dizayn edilmesi ile başlayan süreçte soğuk savaşın sona ermesinden dolayı 141. ve 142. maddelerin kaldırılması gündeme gelmiştir.Birçok etkin kişi 163. maddenin bu paketin içerisine konulmaması gerektiği, Sovyetlerin yıkılışı ile birlikte sosyalizm tehlikesinin azaldığı ama dini eğilimlerin hala güçlü ve etkin olduğu, 163. madde gibi bir hukuki enstrüman (işlevsel bir çıpa) olmadan veya yerine yenisi ikame edilmeden kaldırmanın boşluk oluşturacağı uyarısını yapmışlardı.Fakat Turgut Özal’ın kararlılığı 163. maddenin de diğerleri ile birlikte kaldırılmasını sağlamıştı. 1982’de YÖK’ün kuruluşu ile başlayan yeni süreçte başörtüsü yasağı değişik kereler uygulanmış gevşetilmiş, serbest bırakılmış, yeniden yasaklanmış idi. Başlangıçta sırf görüntüyü bozuyor, farklılık problem oluşturur gibi arka plan gerekçelerle konulan başörtüsü yasağı, zaman içerisinde “Türkiye’nin dini bir rejime kaymasını engellemenin” başlıca aracı (çıpası) haline gelmiştir. Bu hızlı dönüşüm 12 Eylül sonrasında tırmanışa geçtiğine inanılan İslami kesimlerin önünü zorunlu din dersi vb. kararlarla “istemeden” açtığını düşünen o zamanki Cumhurbaşkanı Kenan Evren’ in pişmanlık içeren bir kararlılıkla üzerinde durması ile başlamıştır. Süreç içerisinde bu yasağın ne kadar etkili bir çıpa olduğu fark edilince üzerinde daha ciddi durulmuş, fakat PKK ile hesaplaşma dönemi olan 90’lı yıllarda uygulaması askıya alınmıştır. Aynı anda “iki köklü sorunla yüzleşmeme” ilkesinden hareketle uygulaması geciktirilen bu yasak, PKK’nın bir süreliğine de olsa sorun olmaktan çıkacağının belli olduğu 1997’den itibaren katı bir şekilde uygulanmaya başlanmıştır. Diğer tüm 28 Şubat MGK kararlarının arasından sıyrılıp bu kadar öne çıkmasında türban çıpasının kendine has özelliği yatmaktadır.Bu özelliği biraz açacak olur isek; İlk olarak toplumun yarısını teşkil eden kadınları doğrudan ilgilendirmektedir. Başörtüsü takanları ezilen ikinci sınıf insan pozisyonuna itmekte; takmayanları ise bu İslami yükseliş engellenmezse kendilerinin de takmak durumunda kalacakları ve belki de işlerinden atılıp evlerine gönderilecekleri korkusu ile yasağın destekçisi rolüne itmektedir. Bu elbette yasağı koyanların beklentileri açısından böyledir. Örten ve örtmeyen geniş kesimlerin tamamında bu duygular oluşmadığı gündelik hayattan bellidir. İkinci olarak toplumun diğer yarısı olan erkeklerin annesi, kız kardeşi, eşi ve kızı olarak doğrudan taraf olduğu başka bir konu zor bulunabilirdi. Onlardan da aynı beklentilerle bu yasak karşısında kadınlarla benzer tutumları almaları beklenmektedir. Ve son olarak başka hiçbir yasak konusu (çıpa) bu etkileri oluşturamazdı. Canlı, hareket halinde, her an her yerde karşılaşılabilen, hayatın içinde başka bir konu aklınıza geliyor mu? Demek ki yasağı koyanlarda bu sonuca varmış olacaklar ki bu yasağı sistemin başlıca çıpası haline dönüştürmüşlerdir. Konu 28 Şubat MGK kararlarının 18 maddesinden biri olmaktan çıkmış, rejimin var olup olmama sorunu haline dönüştürülmüştür. Artık konu kesinlikle psikolojik ve moral değerler üzerinden sürmektedir. Gözler kararmış, yumruklar sıkılmış “NO PASARAN” (geçit yok) moduna girilmiştir. Madem ki Türkiye’yi çağdışı bir yönetime sürüklememenin bir adımıdır başörtüsü; madem ki bu simge üzerinden sinsice bir plan yürütülmektedir, o zaman getirin türban çıpasını atalım derin denizlere, bu sürüklenişi ancak o durdurabilir. Tüm bu anlatılanlardan sonra sonuca gelelim. Türkiye’yi yönlendiren elit kesimin artık karar vermesi gereken bir konu vardır. Bilginin herkese mal olduğu, teknolojinin insanla bu kadar iç içe geçtiği bir dünyada toplumu çıpalarla yönlendirmek ne kadar doğru, mantıklı ve faydalıdır. Kendi istedikleri gibi olmayan ve olmamakta da direnen toplumla zıtlaşmanın yakın tarih sürecinde geldiği nokta ortadadır.Kazanımları kaybetme, yeniden başa dönme korkusu bir şehir efsanesidir. Eğer bu kazanımlar tehdit altında ise bu ülke neden hızla modernleşmektedir? Eğer hem modernleşme, hem de muhafazakarlaşma yaşanıyor ise bunları birbirine hasım gibi göstermekten daha yanlış ne olabilir? Artık korku yerini “temkinli güven” e bırakmalıdır. Bu makale toplam 8409 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||