- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
![]() Dr. Aliye Çınar
Dinlerarası Diyalog ve Dinî Çoğulculuk!
Şimdilerde dinler arası diyalog söylemi, farklı formüllerle tekrar tekrar gündeme gelen bir ibaredir. Ancak dinler arası diyalogdan söz edebilmemiz için bir kere zeminin buna müsait olması gerekmektedir. Tamamen rasyonalist, bireyci ve determinist bir özelliğe sahip zeminde, somut dinin diyalogunun nasıl olacağı tartışmalı bir konudur. İşte bu handikapın farkında olduğu için, dinler arası diyalog için olmasa da, varoluşu tehdit eden modernitenin açmazlarından dolayı Papa, sekülerizme ‘hayır’ demeye çalışıyor. Biz meseleye dinler arası diyalog sorunundan bakarsak, Kutsal Kitap merkezli bir çağrının tutması için şartlar oluşmuş değildir. Bir başka ifadeyle, Modern çağ, İbrahimî geleneği bütünüyle devre dışı bırakarak, rasyonalist ve determinist bir kisveye bürünmüştü. Doğal olarak asıl damarlar açılmadan, ısmarlama çözüm ne kadar başarılı olabilir! Bir kere, İbrahimi gelenekteki peygamberî öge iptal edilmişti. Peygamber, insanın hem Tanrı ile hem de diğer insan tekiyle diyalogunun teminatıdır. Oysa rasyonel teoloji çerçevesinde, peygamber akıl adına dışlanınca, ciddi bir diyalogsuzluk sorunu baş göstermiştir. Belki böyle bir çözümün geçerli olabilmesi için, öncelikle köşe taşlarının yerine iade edilmesi gerekmektedir. Zira dinlerinin kendi paradigması içinde olumlu ya da olumsuz, birbirini tasdik ya da olumsuzlama veya tamamlama anlamında, Musa ile İsa, İsa ile Muhammed arasında diyalog vardır. Dinler arası diyalogla ilgili olmak üzere, üç boyutlu bir durum var: İlki, modernitenin yalınkat, rasyonalist, zorunluluğa mahkum ve özgürlüğü elinden alınmış insanı; ikincisi, bu insanın özgürlük alanını açmanın ve kendine tutuklu olmaktan azad etmenin imkanları; nihayetinde Kutsal Kitapların önemi ve İbrahimi geleneğin diyalogu. Bu bağlamda oluşturulan çözümlerin sözde çareler olduğu söylenebilir. İfade ettiğimiz gibi, asıl damarın açılması gerekmektedir. Bir çözüm olarak sunulan dinî çoğulculuk aynı nihaiye farklı cevaplar verme olarak değerlendirilmiştir. Dinî çoğulculuk deyince hemen akıllara geliveren John Hick, Mevlana’nın ‘Lambalar farklı olsa da, ışık aynıdır, çünkü o Maverâ’dan gelmektedir’ sözünün, pluralizmi en iyi özetleyen ifade olduğunu söyler. Ancak, buradaki asıl mesele, bu ışığın manevi bir nur, ya da rasyonel ilke olup olmadığıdır. Elbette dinlerin aşkın birliğinden söz edilirken, aynı realite ibaresinin altı çizilmektedir. Belki onun kadar önemli olan diğer ibare ise, farklı cevaplar, ifadesidir. Pluralizm düşüncesi dinlerin aşkın birliği fikriyle de kesiştiğini ima etmektedir ki, bu da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Modern insanın kendini Tanrı’nın krallığı yerine ikame etmesinin tersine, dinlerin aşkın birliği insanı aşan bir aşkın boyutu dile getirmektedir. Kalbin öyle dilleri vardır ki, akıl ona sağırdır diyen Pascal’ın ifade ettiği gerçeklikle ‘dinlerin aşkın birliği’ fikri örtüştüğünde elbette bu kabul edilebilecek bir şeydir. Ancak, burada ki aşkınlık fikri, özcülüğün tersine çevrilmiş hali midir! Yine, dini salt rasyonel bir düşünce olarak kabul etmesek bile, bir geleneğin neşvünema bulduğu gelenek ve kültürü iptal ederek onun özsel boyutunu öne çıkarmasından dolayı dinlerin aşkın birliği fikri, dini din kimliğinden çıkarma düşüncesine hizmet etmektedir. Başka türlü söylersek, yukarda ifade ettiğimiz farklı cevaplar hususu görmezden gelinmektedir. Unutulmamalıdır ki, İbrahimi gelenek dairesinde yer alan her bir din, kendi geleneğinden koparak evrensel (özcü) aşkın bir formüle girmeye direnir. Aşkın dinlerin birliğinde, Tanrı’nın adaleti, sevgisi, birliği ve gücü soyut bir kılıfa girecektir. Soyut bir adalet çoğu zaman somut bir adaletin yanında sözde bir adaletten öteye geçemez. Dahası bir geleneğin formundaki adalet ilkesi var oluşla birleşince ya da onunla bir izdivaca girince belirlenemeyecek ve beklenmedik bir şekilde çiçeklenecektir. Oysa soyut adaleti şu ya da bu şekilde ifade etmek ondan çok şey değiştirmeyecektir. O, formülasyonda çok şeyi çözer gibi gözükse de, somut adaletin gücünü gösteremez. Doğrusu sadece İbrahimî dinlerin değil, diğer dinlerin pek çoğunda ortak paydaların olması çok doğaldır. Bu gerçeğe din üzerinden değil de, insan var oluşu üzerinden ilerlediğimizde de ulaşabiliriz. Modern zamanlarda dinlerin aşkın birliği ilkesi, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, dini pluralizm olarak da formüle edilmiştir. Mesela postmodernist dinî çoğulculuk da hemen hemen benzer savları ortaya atar. Çünkü o da, dinlerin özgün ötekiliğini bastırmak suretiyle dinî alanı totalleştirme girişimidir. Zira genel olarak pluralizm, dinî gelenekleri, aynı Nihaî Gerçekliğe farklı cevaplar olarak görme temayülünden başka bir şey değildir. Ancak böyle yaparak o, her bir dinî geleneğin somut karakterini inkar ederek ya da görmezden gelerek âdeta tek bir teorinin indirgemeciliğinin bayraktarlığını yapmaktadır. S. Zizek’in aktardığı bir tartışma doğrusu bu gerçeğe ışık tutmaktadır. Tartışma şöyle cereyan etmektedir: Katolik bir papazla Güney Amerikalı bir vaftizci tartışma esnasında kişilerin resmi inançlarına bakmaksızın dinlerin birleşebileceğin mümkün olduğunu ümit ettiklerini söylerler. Çünkü bütünüyle iyi olan insanın ilahî inayette olduğu ve kurtulduğu addedilir. Ancak daha sonra Güneyli, İncil’in sözlerine göre, sadece İsa’nın hitabını açıkça tanıyan, İsa’yı yaşayanların kurtulacağını hatırlatarak, ironik bir gülümsemeyle, pek çok iyi ve dürüst insanın cehenneme gideceğini söyler. İncil’de iyi olarak temellendirilmeyen iyiler, gerçekte onun bir taklididir, der. Burada da İsa’nın söylemindeki aşkın dinî boyut bir yana, onun belli bir geleneğin ve kültürün sözcüsü olduğuna dikkat çekilmektedir. İslam söz konusu olunca, hem somut hem de soyut evrensellik gündeme gelecektir. Bu durumda Güney Amerikalı vaftizci, kendi dairesinde haklı olacaktır. Peygamber ögesi, dindeki emniyet sibobudur. Aksi halde deizm kaçılmaz olacaktır. Peygamber, hem geleneğin hem somut insanın hem de somut adaletin garantörüdür. Kısacası o özcülüğe prim vermeyen bir mekanizmadır. İbrahimî geleneğin tüm peygamberleri aynı mesajı getirmekle birlikte, (Hz.) Davud’un, Musa’nın, İsa’nın ve Muhammed’in dinî ethoslarının bir birinin aynısı olduğunu söylemek güçtür. Tevhidin sözcülüğünü yapma bakımından birleşseler de, her kültür ve gelenekte bu tevhidi inanç ve ahlakı tecessüm ettiren peygamber de yeni bir ethosun (adet, alışkanlık) mimarıdır. Dolayısıyla bu farklı ethosları dikkate almadan onların temel ilkelerinin aynılığından hareket etmek yanıltıcıdır. Bunlar arasındaki süreklilik ve evrilme, aynı hakikate farklı cevap olarak özetlenince, görünüşte aynı şey söyleniyor gibi gözükse de, esastan çok şeyin çalındığı tartışma götürmez bir gerçekliktir. Dahası, bu bağlamda, ethosların ya da geleneğin üç önemli işlevinden söz etmemiz gerekmektedir. Zira gelenek, ilahi hakikati bir yandan muhafaza edip yorumlarken, öte yandan hakikatin her bir sözcüsü ya da taşıyıcısı, bir önceki mesajı hem olumlar, hem de bir ıslah ve gelişimi beraberinde getirir. Zımnen tedrici bir gelişimin sağlamasını gelenek içinde yapmamız mümkündür. Gelenek, bir önceki mesajı tasdik etme anlamında bir şahadet işlevi de görür. Hatta bu şahadete üçüncü kişi gözüyle de bakmamız mümkündür. Özellikle peygamber ve Tanrı arasındaki bir ben-sen ilişkisini gelenek üçüncü bir kişi olarak onaylar. Yeni mesaj, kültürel hafızada var olan kodların bir yenilenmesidir. Şimdi geleneği ve ethosu görmezden gelirsek ve dini din yapan nihai hakikatleri belirleyip oradan hareket edecek olursak, sözünü ettiğimiz, muhafaza, yorumlama ve ıslah işini yine evrensel ilkeye tevdi etmek durumda kalırız ki, bu da bir anlamda dinin metafizikleşmesinden başka bir şey değildir. Doğrusu dinleri ya pluralizm ya da dinlerin aşkın birliği gibi bir başlık altında birleştirmeye çalışmak, kültürel ve geleneksel yapının dahası insanın somut zenginliğini tırpanlamak anlamına gelecektir. Tek biçimliliğe hapsedilen din, var oluşun farklı boyutlarının gelişmesi için miyar olma işlevini yerine getiremeyecektir. Dinleri bir formül altında birleştirmek, insanın varoluşsal boyutunu da indirgemeyi talep eder. Bu olsa olsa özcülüğe hizmet edecektir. Oysa sadece var oluş değil, hayat bir bütün olarak farklılıklardan ibarettir. Hal böyle olunca da dinin farklılığını tırpanlamak, hem dinden, hem varoluştan hem de kültür ve gelenekten dahası sermayeden kısıtlama anlamına gelir. Kitagawa’nın da haklı olarak ifade ettiği gibi, Yine de ben bir kere çoğu insanın düşünmeye meylettikleri gibi, farklı dinlerin, bir çeşit üst-Bahaî sistemde bir noktada birleşeceklerini sanmıyorum. Aksine, Hıristiyanlık dahil, farklı dinî gelenekler kaçınılmaz olarak, çatışma ve anlaşmazlıklar barındıran yeryüzünde, gelecekte de kendi dinamiklerine göre gelişmeye devam edeceklerini düşünüyorum. Ancak, bütün dinler, diğer dinlere “dinî olarak” yaklaşmayı öğrenirlerse, kendi dinî kimliklerini kaybetmeksizin birbirlerinden çok şey öğreneceklerdir. aliyecinar@gmail.com Bu makale toplam 1827 defa okunmuştur.
|
Döviz fiyatları güncelleniyor
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||