-
Haber10 Arama
  SON HABERLER
Marks tartışmasını bitirirken
Ahmet Özcan
Karakter boyutu : Normal Büyük Daha Büyük En Büyük
Marks tartışmasını bitirirken

“yaralarım benden önce de vardı. Ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum

Fransız şair Joe Bousquet


Karl Marks’a açık mektup isimli makeleme, dikine.net’ten Sayın Mustafa Çölkesen’in cevabı üzerine başlayan tartışmaya kendi adıma da son vermek için gecikerek de olsa bir şeyler söylemek istiyorum.

Dikine.net sitesindeki birbirinden değerli kalemlerin özgürlük ve adalet arayışı adına umut veren varlığı ile tanışmış olmaktan son derece mutlu olduğumu belirtmek isterim. Yine sayın Çölkesen’le tartışma vesilesiyle sayın Göktuğ Halis , Orhan Gökdemir ve Y. Ekrem Acar’ın makaleleriyle tanıştığım için de bahtiyarım. Marksist düşünce sistematiği içinden konuşan bu kıymetli kalemlerle aynı dalga boyunda daha uzun süre ortak arayışların izini süreceğimizden eminim.

Haber10 okurlarının ilgiyle izlediği bu tartışmayı totolojik bir cevaplaşma döngüsünden çıkarmak gerektiği inancıyla, arkadaşların makalelerinden hareketle kendimce önemli bulduğum bazı hususlara değinerek başlamak istiyorum.

Öncelikle, tartışma seyrinin idealizmle materyalizmin bildik atışmasına dönüşme tehlikesinden rahatsız olduğumu belirterek başlayayım. Bu dilemmanın son derece sahte ve pozitivizmden kalma eskimiş bir tuzak olduğuna inanıyorum. Sahte, çünkü gerçeğin metafizik ve materyalist iki yüzü yok. Gerçeğin algılama ve yorumlama dilleri var. Bu dillerin de tıpkı lisanlar gibi, aynı olguların farklı kavram çerçeveleri ile ifade edilmelerinden başka bir farklılıkları bulunmuyor. 18. ve 19. yüzyıl Avrupa’sının bilimsel-teknolojik yeniliklerinin baş döndürücü hızı içinde “artık tarihin, doğanın, hayatın ve insanın sırlarını çözdük” şeklinde sarhoş olanların ürettiği pozitivist bakış açısı, kilise ve dogmalarını tarihin çöplüğüne atmak için bilime bir din karizması kazandıracak hamleler yapmıştı. İşte bunlardan biri de, dini mitoloji ve ezoterik masallardan ibaret metafizik saçmalıklar külliyatı derecesine indirmek ve de bilimi onun karizmatik tek gerçek hakikat yolu düzeyine çıkararak dinin yerine ikame çabasıydı. Önemli ölçüde başarılan bu el çabukluğu marifeti, 21. yüzyıla post modern bir şekilde girerken bilimdininin hemen bütün teorilerinin yerle yeksan edildiği yeni bilimsel tezler karşısında suskunluğa büründü. Yeni fizik teorileri, genetik, nanoteknoloji ve benzeri alanlardaki gelişmeler, gerçeğin kesin cevapları olan mutlak bir şey değil, geçici cevaplarının keşfedildiği muğlak bir şey olduğu gerçeğinde demir atıldı.

Aslında Çölkesen’e cevabımda vurgulamak istediğim dinsellik meselesinin bilim konusundaki versiyonuyla karşı karşıyaydık. Kesinlik ve mutlaklık, dinsel bir şeydir ve kim ne adına bunu ararsa arasın, dinsel düşünüyordur. Bu nedenle bilimtaparlar, yani pozitivistler, son derece dindar insanlardır. İnandıkları bilimsel bulgulara iman ederler ve hiçbir şekilde sorgulamazlar. Yani kesinlikle bilimsel düşünemezler. Çünkü şüphe, bilimsel düşünüşün altın kuralıdır.

Konuya buradan girmemin sebebi, materyalizm-metafizik karşıtlığı olarak sunulan sahte ayrımın, bir spekülasyondan ibaret olduğunu vurgulamak içindi. Bu sahteliğin en sahte örneği, şu evrim teorisi tartışmalarında çok açık bir şekilde görülür. Evrimciler, her fosil kemiğini neredeyse bütün canlılığın özeti olarak huşu içinde incelerken, evrim karşıtları da aynısını yapar. Sonuçta iki tarafta önceden bir şeye inanmıştır ve zavallı fosiller, bir o tarafın bir bu tarafın elinde şamar oğlanı gibi gider gelir. Gerçek hangisindedir? Biz faniler, her iki tarafı da dinleyerek kendi meşrebimiz ve aklımızca bir tarafa meylederiz. Sonuçta bilim ve din, birer malzemedir bu sahte kavgada. Çünkü bu kavga, Protestan-mason batılılarla Katolikler arasında süren eski bir hesaplaşmanın türevidir. Ama bu her iki yalancı tarafın aslında tek bir taraf olduğunu, yalan ve sahtekarlık tarafını temsil ettiğini söyleyen çıkmaz.

Evrimcisi, bilim ve maddenin yasalarına, yaratılışçısı ise tanrı ve dinin mutlak doğrularına yaslandığını iddia eder. Oysa her ikisi de bilim ve din dışı yalanın sözcüleridir. (yeri gelmişken memleketimizde Katolik kilisesinin sözde evrim karşıtı saçma sapan kitaplarını çevirerek şaibeli maddi olanaklarla basıp dağıtan Müslüman kılıklı misyonerlik faaliyetinin bu Avrupa-içi çatışmaya Müslümanları da dahil etme çabasının parçası olduğunu belirtmek gerek. Bu katolik yaratılışçı teorilerle İslam’ın hiçbir alakasının olmadığını, İslam geleneğinde evrimciliğe benzer bir yaratılış yaklaşımının birçok alimce benimsendiğini, bu yaklaşıma göre, aslolanın Allah’ın yaratması olduğunu ama bunu birdenbire değil, halen olduğu şekliyle zamana yayarak ve türlerin çoğalışının yasalarıyla yaptığını vurguladıklarını belirtmek isterim. İlgilenenler, insan yayınlarından çıkan, “İslam’da evrimci yaratılış teorisi” isimli kitaba bakabilirler.)

Kısaca, idealist ve metafizik düşünmekle suçlanmamın benim için son derece manasız olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Muhataplarımın da, makalelerinin muhtevası itibarıyla ve iddialarının aksine bu kategorileri kullanırsak materyalist olmaktan çok, idealist düşündüklerini de eklemeliyim. Düşünceyi böyle bir kategorilendirme ile sınıflamanın hiçbir manası bulunmuyor. Hayatta maddeci ya da manacı diye bir ayrım yok. Bilimsel materyalist külliyatın yer yer son derece idealist-metafizik içeriği bile bunun göstergesiydi… Marks’ın emek, yabancılaşma, artık değer ve daha bir çok kavrama yüklediği metafizik anlamlar, maddeciliğin boş bir iddia olduğunu gösterir. Aynı şekilde metafizik dil de, yer yer somut durumun somut tahlilini ifade eder ama soyut kavramlarla…Örneğin tanrı, melek, şeytan, ahiret, ve benzeri bir çok dinsel metafizik kavram, aslında somut olarak hayatımızın içinden gerçekleri ifade eder. Tarihin ve doğanın yasalarına din, Allahın yasaları (sünnetullah) der. Doğanın işleyişindeki yasalar birer melek(e)-fonksiyondur. Evrenin sonunun sonu, ahirettir. Şeytan, “insana” düşman olan her şeydir-para,mülkiyet,zor, tahakküm,bencillik,yalan vb.-

Yani işaretçiye değil, işaret edilene bakarsak, gerçek aslında tektir ve onu ifade biçimleri değişiktir.

Bu ikili karşıtlık sistemi, din ve bilim, gelenek ve modernlik, akıl ve vahiy, inanç ve felsefe, ahlak ve etik, fıkıh(şeriat) ve hukuk gibi başka bir çok düzeyde de dillere yerleşmiştir. Hepsi, idealizm-materyalizm ayrımı gibi, sahte ve demagojiktir. Avrupa aydınlanması sürecinde düşünceye, yani Kilise dışı söz’e karizma yaratmak ve egemen kılmak için geliştirilen bu sahte karşıtlık sistemi, özgür ve objektif düşünmenin önündeki en önemli engellerden biridir. Bilimsel düşünme hassasiyeti olan insanlar, bu ikilem sayesinde insanlığın din diliyle ifade edilmiş büyük birikiminden kendilerini mahrum ederek, kısır, soğuk ve ruhsuz bir akılcılığa mahkum etmişlerdir. Aynı şekilde, yeni olan ve kutsala refere edilmeden söylenen her söze tepki duyan tutucu çevrelerde, modernliğin, felsefenin ve din-dışı hakikat arayışlarının yarattığı birikime kendilerini kapatarak dogmatik bir zihne hapsolmuşlardır. Bu nedenle, maddeyi manasından, manayı maddi koşullarından ayıran bu kartezyen mantıkla hesaplaşmak kaçınılmazdır.

O halde biz bu sahte ayrımlara takılmadan hakikati aramaya devam edelim.

Bir başka hususa gelirsek. dikine. net sitesinde, gerek Sayın Göktuğ Halis’in gerekse sayın Ekrem Acar’ın makalelerinde altı çizilen benzer bir eleştiri var. İslamla özgürlük bağdaşmaz! Göktuğ Halis, “la ilahe illallah’a inananlar özgür düşünemez” demeye getirirken, Ekrem Acar, başka bir bağlamda, eşref-i mahlukat anlayışını eşitlik ve özgürlük karşıtı bir yaklaşım olarak eleştiriyor.

Bu mesele başlı başına bir tartışma konusu olmakla birlikte, müsaadenizle burada birkaç şey eklemek istiyorum; Öncelikle, gündelik yaşamdaki basit bir kuralı hatırlayalım. Kimin neyi eksikse onu dile getirir. Yakın Avrupa tarihi, Avrupalı barbar halkların eksikliklerini tamamlama tarihidir. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik, Fransız ihtilalinde dile gelen Avrupa bilinçaltının sloganlarıydı. O güne kadar dünyanın başka hiç yerinde Avrupa’daki manasıyla kullanılmayan bu kavramlar, Avrupa’nın yoksul, mahrum ve mağdur kitlelerinin talepleri olarak ortaya çıktı. Aslında yeni gelişen burjuvazinin aristokrasi ve kilisenin iktidarından pay talep edişini ifade ediyordu. Bu kavramlar bugün hala burjuvazinin tekelinde ve bu kez devletlere karşı sermayenin daha fazla serbestlik taleplerini ifade ediyor. Ama tezgah aynı tezgah ve bu kez sistem dışı marjinaller, liberal faşist muhalifler ve mikro milliyetçiler bu kavramların bayrağı altında –ulus-devletlerle boğuşuyor. Onların ödeyecekleri bedellerin ardından yeni finans baronları steril bir şekilde yeni imkanlarla donanacak yine…

Demem o ki, kavram fetişizmiyle işimiz olmamalı. la ilahe illallah, yani, Allahtan başka bir ilah tanımamak, insanın hiçbir somut otoriteye, tahakküme, paraya, makama, şöhrete, şehvete, geçmişe, geleceğe, etnosa, dine, mezhebe, ideolojiye, kutsala, dogmaya, fetişe, puta, tabuya peşinen eyvallah etmemesi, haysiyetini ve hürriyetini pazarlık masasına sürmemesidir. Bunu temin etmeyenle kavgaya tutuşmasıdır. La ilahe illallah’a inanmak, bu manada özgürleşmenin ve haysiyetini kazanmanın ilk adımıdır. Burada bahis mevzu olan, gökte birkaç tanrı yerine birine inanmak ya da, başkalarının tanrısının yerine kendi tanrısına tapmak değildir. Zira Allah, bütün tanrılarda içkin olan aşkın varlıktır ve bu nedenle ancak ve sadece o’na ibadet edilir. Hayatı iyilik uğruna, adalet ve özgürlük için yaşamak, en genel anlamda ibadettir. Dolayısı ile, bir birine tercüme ettiğimizde ya da soyutu somuta, somutu soyuta indirgediğimizde, aynı şeylerin iki farklı ifade ediliş biçimlerini buluruz.

Sorun şudur; bu farklı ifade biçimleri, bizim gibi semboller üzerinden ayrışan segmenter toplumlarda öz’den daha önemlidir. Farkı kavramlarla konuşup aynı şeyi savunanların kavgalarına aşinayız. Bu nedenle, görüntüleri bırakıp öze bakmak ilk işimiz olmalıdır. Biz, öz’le ilgiliyiz.

Eşref-i mahlukat meselesine gelince…Ekrem Acar, insanın doğa ve diğer varlıklar üzerinde tahakkümünden yola çıkarak ve haklı olarak insanın bu şekilde yüceltilmesinden rahatsızlığını dile getiriyor. Buna itirazım yok. Ama eşref-i mahlukat, yani yaratılmışların en şereflisi ifadesi, diğer yaratıklara dönük bir aşağılamanın değil, aksine en gelişmiş canlı türü olarak insanın tüm doğaya karşı sorumluluklarına vurgu yapan bir misyonu ve karşıtı olan insan-dışılık karşısındaki üstünlüğü ifade ediyor. İnsan-dışılık, günlük dilde de kullandığımız insanlık dışı ifadesinde mündemiç bir barbarlığı-şeytanlığı tanımlar. İnsanın karşıtı şeytandır. Şeytan, insanlıktan çıkaran şey’dir. Doğaya, diğer canlılara ve insan kardeşlerine tahakküm ettiren nedenlerdir. Bu manada, insan olmak, şeytanı yenerek şeref kazanmaktır. Ve insan olmak, peşinen ve bedavadan var olan bir şey değil, emek ve çaba içinde kazanılan bir şeydir. Bizler, eşref-i mahlukat olma çabası içinde insan oluruz-ya da olamayız-.

Aslında bu tartışmaları Marksist düşünüş diline çevirirsek, insanın emeğinin efendisi olacağı bir üretim süreci sonunda özgürleşmesi ve insanlıkla eşitlenmesinden bahsediyoruz. Marksizm, bunun yöntemini nedenleriyle birlikte ve somut durumun tahlili içinde açıklayan bir praksis felsefesiydi. Ve bu manada hala güncelliğini de amacındaki hakikati de kaybetmiş değil. Ama kaybettiği başka şeyler var; insanın maneviyatına yabancılaştıran pozitivizmi ve abartılı kapitalizm vurgusu, marksizmi onsuz da insanın eşitliği ve özgürleşmesi sorununu çözebileceğimiz bir sona mahkum etti. Bu nedenle, şimdi Marksistlerin bir adım atarak, artık esiri oldukları tutucu materyalist düşünüşten sıyrılıp başka seslere de kulak vermesi gerekiyor. Burada konumuz, insan haysiyetini dava edinenlerin gerçekleştireceği anlamlı bir terkib arayışının sesidir.

Terkib, doğru düşüncenin en güvenli yoludur. Eğer insana inanıyorsak, insan çoğunluğuna dikkatli bakmalıyız. İnsan çoğunluğuna güvenmeliyiz. Bütün şeytani hegemonya çabalarına rağmen insan çoğunluğu daima en orta yolda yürür. Bu orta yol, kötülüklerden kaçınma ve iyilikten yana olmadır. Terkib, işte bu insan çoğunluğunun zenginliklerini kapsayabilmek, içerebilmek, sentezleyebilmektir. Ayrıştıracağımız tek şey, insana düşman olan, insanlıktan çıkaran şeylerdir. Ölçümüz basittir, insan çoğunluğu, hangi din, dil, kültür, ideoloji ya da tarihin içinde yaşıyor olursa olsun, doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü ayırt eder ve kendisi yapmasa da iyiden yana tavır alır. Bu nedenle gözümüz daima insan çoğunluğunun ortak değerler konusundaki tutumunda olmalıdır. Bize, beklentilerimize uymasa dahi, bu ölçü bizi doğruya götürür. Eğer biz ters düşüyorsak yapacağımız şey çoğunluğu eleştirmek değil, kendimizi eleştirmek olmalıdır. Bu bağlamda, insana dair bir sözümüz varsa önce insana güvenmekle işe başlamalıyız.

Terkiple eklektizm arasındaki fark, birinin uyum ve tutarlılık içermesi, diğerinin ise bundan yoksun oluşudur. Terkip, anlamlı bir bütünselliği yansıtır. Eklektizm ise daima fraktal, boşluklu ve amorfdur. Bugün İslami Protestanlık, ılımlı İslam, sol liberalizm, milliyetçi solculuk, Kemalist solculuk, batıcı yerelcilik vb. türünden sahnede dolaşan post modern kafası karışık ideolojik tutumların hepsi eklektiktir. Biz ise tutarlı, anlamlı ve uyumlu bir bileşim peşindeyiz. Bu manada İslamla Marksizmin eklektik bileşiminden diğerleri gibi bir komedi çıkar. Ama İslamın insan (eşrefi mahlukat) , tevhid, adalet ve cihad felsefesiyle, Marks’ın eşitlik ve özgürlük için toplumsal dönüşüm arayışı, anlamlı bir terkibin konusu olabilir. Bunun için kavramsal fetişizmi aşıp, manayı öncelemek, belki yeni kavramlar ile düşünmek ve ortak maksadı hiç elden bırakmamak gerekir. Ancak, solcu Müslüman, İslami sol, Müslüman Marksist, ve benzeri olmaya gerek yoktur. Gerçekten Müslüman olmak ya da sahici Marksçı olmak (her ne isen o olmak) yeterlidir. Bir Marksist’in İslam’ın kavramlarıyla düşünme zorunluluğu olmadığı gibi, bir Müslümanın da Marksist terimlerle düşünme zorunluluğu yoktur. Sorun ortak şeytana karşı insanın haysiyetini koruma mücadelesidir ve bunun için kim hangi taşı atabiliyorsa atmalıdır. İşte bu ortak kavrayışın içinde yürütülecek bir düşünsel diyalog-ama gerçekten empati içeren diyalog- yeni terkipler üretebilir.

Burada kastım, iki farklı tarafın bir biriyle ilişkisi değil, farklı dillerin birbirine tercümesidir. Zaten Müslümanlarla Marksistler arasında aslında ortada iki farklı tarafta yoktur. Eğer insanlık çapında bir taraf ayrımı yapacaksak, bu sadece, zalimlerle mazlumlar, ezenlerle ezilenler, Allahtan başka bir şeye tapanlarla, mammona (altın –şeytan), güce, şehvete tapanlar arasında olabilir. Bu taraflar içinde Müslüman olup da mammonun tarafında yer alanlar olabildiği gibi, Marksist olup da Allahın ve insanın tarafında yer alanlar da olabilir. O halde, başa dönersek, idealizm-materyalizm gibi sahte ayrımların perdesini kaldırıp, gerideki öze bakalım.

Başka bir noktaya daha değinelim; Sayın Orhan Gökdemir ve Göktuğ Halis’in makalelerindeki antropoloji ve teoloji yorumlarına itirazlarım var. Morgan, Childe, Strauss, Eliade… Bu batılı bilim adamlarının son derece titiz ve emek ürünü çalışmaları bize yeni bilgiler ve gözleme dayalı çok sayıda veri sağlar. Ama hepsinin ortak sorunu, şu ilkel insandan başlayıp beyaz adama uzanan ilerlemeci tarih kurgusudur. Tarihi mutlaka bir başlangıçla birlikte düşünürler ve gelişmeyi zamana bağlı ele alırlar. Avrupa merkezci evrensel resmi tarih, ilkel insanın ateşi ve yazıyı bulup geliştiğini böylece bugünkü uygarlık seviyesini yakaladığını ileri sürer. Bu durumda, her arkeolojik bulgu, her antropolojik veri, bu tarih algısının malzemesidir. Evrim teorisinin biyolojik gelişme tezleri de buna eklenince tartışılmaz bir tarihsel ilerleme vektörü çıkar.

Oysa düşünelim, zamanın tahakkümünü bir an için devre dışı bırakalım. Bugün avcı toplayıcı milyonlarca insan yaşıyor. Milyarlarca insan da tarımla uğraşıyor. Yine 1 milyara yakın insan sanayi düzeni içinde. Daha az sayıda insan ise yeni yeni bilgi çağı denilen bir aşama içinde yaşamaya başladı. Şimdi her şey bir yana, tarihte insanlık çapında bir birinin devamı niteliğinde aşamalı bir üretim süreci yoktur. Her devirde ana hatlarıyla kabul edersek, göçebe, köylü ve kentli yaşam tarzları vardır. Bunlar bir birine dönüşmez. Aynı anda vardırlar ve yer yer birbirleriyle çatışsalar da aslında bir birlerini beslerler. Birbirlerine nüfus transfer ederler. Bu üretim tarzları, kendilerine özgü teolojik algılara da sahiptir. Avcı-göçebe topluluklar şamanisttir. Doğa ananın çocukları gibidirler ve doğaya bağımlılıkları nedeniyle saf ve düz mantıkla panteist bir inanç yapısına sahiptirler. Köylüler ise topraktan ve hayvanlardan beslendikleri için, daha somut tanrısallıklara inanırlar. Köylünün tanrısı ya tarla ya da öküzdür. Kentlere gelince, ister taş arabası ister havada uçan arabalarla seyahat etsinler, ister mermer sütunlu saraylarda, konaklarda, isterse rezidanslarda yaşasınlar, özünde bütün şehirliler daima aynı karaktere sahiptir. Şehir, doğadan, topraktan ve diğer canlılardan kopup bunların bir benzerini kendi kendine yeten bir suni yaşam alanında yaratarak içinde boğulmadan yaşama çabası demektir. Teknoloji, bir oyuncak gibi şehirlileri sürekli yeniliklerle meşgul eder ve boğulmasını engeller. Bu nedenle, şehir, sürekli yeni teknoloji üretme mekanıdır ve işte buna uygarlık denmektedir.

Oysa uygarlık, eğer insanın insanlaşması demekse, bu, yaşam tarzlarında değil, insanın davranışlarında gerçekleşir. İnsan davranışları ise insan algısı tarafından belirlenir. İnsan algısı, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, insan ile insan-dışını ayırt etmek demektir. Bunun için dağdaki çoban olmakla plazaların efendisi olmak arasında hiçbir fark yoktur.

Meseleyi toplumsal açıdan ele alırsak; insanlığın tarihi aynı olanın sonsuz dönüşü içinde aynı çelişkilerin benzer çatışmaları ile doludur. Ortada bir ilerleme ya da aşamalardan geçme yoktur. Her insanlık kuşağı aynı anda bütün üretim tarzlarının yaşandığı bir dünyaya doğar ve aynı hayat trajedisini yaşar. Farklı olan insanlık düzeyleri ya da insanlaşma biçimleri değil, görüntülerdir. Mekanlar, süsler, renkler, sesler, aletler sürekli değişir. İnsan, insanlığın değiştiğini sanır. Oysa, akıl oyunları filminde John Nash’ın yaşadığı şaşkınlık gibi, aniden dönüp bakarsınız ki, hiçbir şey aslında değişmiyor. Nash, beyninin ürettiği hayali paralel dünyada kendisiyle konuşan arkadaşı ve küçük kardeşini on yıllar sonra görür. İlk gördüğü gibidirler. “Ama bunlar hiç büyümüyor” der. O an anlar ki, onlar aslında beyninin ürettiği görüntülerdir. Aslında yokturlar. İnsan beyni, sıralama melekesi ve ritmik hareketle çalışır. Bunun standart işleyişi hızlanınca varolan dünyaya paralel bir dünya daha yaratır. Gelenekler bu dünyaya cinler alemi, psikiyatri ise halisünasyon der. İşte bunun gibi, görüntü değişimi aslında bir toplu halisünasyon gibidir. Yani teknolojik değişimler niteliksel bir değişimi göstermez. İnsanın iç savaşı, içiyle –nefsiyle/beşerle-savaşının dışa vurumu, hep aynıdır.

Hint felsefesinin reenkarnasyon inancı, Budizmin Samsara inancı, sufizmin kozmik döngü telakkisi, İran felsefesinin ezeli çatışma algısı, işte bu görüntü ile öz farkını açıklama biçimleridir. Mısır-Yunan düşüncesi bunu toplumsal ilişkilere, insan ilişkilerine uyarlamış ve döngüyü durdurup düzen kurarak sabitleme uğraşına girişmiştir. Bu nedenle din ve hikmet Hindistan ve İran’da, devlet ve hukuk ise Mısır ve Roma’da doruğa çıkmıştır. İşte insanlık düzeyinde gerçek bir terkibin zemini de burasıdır. İdealizmle materyalizm, dinle felsefe, inançla bilim, hikmetle hukuk, göçebelikle yerleşiklik, tarihle gelecek ve insanla insanın buluşma, uyum ve bütünleşme yeri, tamda burasıdır. İşte ibrahimi tevhid ve ahiret inancı, tam burada, bu terkibin ifadesi olarak anlaşılmalıdır.

Allah’ı birleme, varlığı birlemedir. Adem’i birlemedir. Bu, bir praksis felsefesidir ve birleme, her eylem gibi, fazlalıkları ayıklayarak sağlanır. Fazlalıklar, kötülüktür. Bir, kötüden arınarak sağlanır. Tevhid, varlığın, evrenin, insanın tözsel birliği için kaos ve düzen içinde sağlanan bir ayıklama eylemini ifade eder. Bir, insanın çoğulluğunu bir birine düşmanlığa çeviren her şeye itirazın adıdır. Çoğulluğun birin görüngüleri olduğu makro ve mikro kosmostaki çokluk içinde birlik terkibini sağlama çabasıdır tevhid.

Bunun ekonomi-politik ifadesi, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin hırsızlık sayılıp elenmesidir. Devlet üzerindeki oligarşik ya da monarşik hegemonyanın hırsızlık sayılıp elenmesidir. Din ve ideojiler üstündeki bilgi ve karizma tekellerinin hırsızlık sayılıp elenmesidir. Evet, zer, zor ve tezvir, yani altın, güç ve bilgi üzerinden sağlanan toplumsal tahakküm biçimlerinin toptan reddi ve insanın bu tahakkümden arındırılarak özgürleştirilmesi, insan olabileceği bir vasatın yaratılması…Tevhid, yani Allahı birleme budur.

Allahı birleme, insanın yani insanlaşma çabasının önünü açmaktır. İbrahim, Sümer-Akad düzeninin yani, insana kardeş olmayı, aile olmayı, paylaşmayı, evrenle, doğayla, canlılarla ve diğer toplumlarla konuşmayı öğreten o ilk gerçek uygarlığın –Babilin-kurucusudur. İnsan, hala o uygarlığı aramaktadır..

Ahiret inancı, zamanı aşmak, ölümü aşmak, evreni aşmak demektir. İnsanın ana rahmi gibi içinde esir hükmünde yaşadığı dünyanın ötesini düşünmek, büyük ayıklamanın (kıyamet) gerçekleşeceği toplu birleme eylemi sonrası insanın hak ettiğini alacağı(hesaplaşma günü) özgür bir geleceğe inanmaktır. Ahirete iman, adalete imanın, özgürlüğe imanın, eşitliğe imanın, insana inanmanın bir parçasıdır. Ancak ahirete inananlar, insanlık için başkaları için mücadele edebilir. Bu nedenle daha iyi bir gelecek kurgusu olan yani ahirete iman telakkisi olan ideolojiler evrenselleşebilmiştir. Çünkü ahirete iman, bütün insanlar için ortak bir akıbet tasarlamamızı sağlar. Ve yine ancak ahirete inanmayanların ideolojileri( stalinizm, faşizm, nazizm, milliyetçilik, pozitivim, kapitalizm) insana düşmanlığın bin bir çeşidini üretmiştir. Bugünün moda ideolojisi olan liberal faşizm ahirete inanmadığı için insanı kadükleştirmiş, kendisine iman edenleri sadece kendini ve bugününü düşünen bencil ve haris birer yaratığa dönüştürmüştür.

Tevhid ve ahiret inancı, gerçek uygarlığın yani insanlaşmanın teolojisidir.

Şamanizm, insanın çocukluk halinin, yani doğanın edilgen parçası olduğu ve emeği ve beyniyle yaratmayı bilmediği ergin olamamışlık halinin teolojisidir. Paganizm ise, insanın uygarlaşmadan uygarlığı taklit etmesinin adıdır. Birlemeden, birlemenin nimetlerini çalan beşerin şaşı teolojisidir.

Kapitalizm bugün tevhidin uygarlaşma eylemin nimetlerini çalıp yarı şaman yarı pagan bir teolojik çerçeve içinde insanlığa saldıran barbarların düzenidir. Bunun Marksist ifadesi şudur: kapitalizm yabancılaşma ve sömürü düzenidir. İnsanın doğaya, kendisine ve emeğine yabancılaştırılmasıdır. Din işte buna şirk ve küfür der.

Bugün kurumsal dinsellik, bu teolojik çerçevede şirk ve küfrün safındadır. Bu nedenle kurumsal dincilik kökenliler kolayca kapitalist olurlar. Kolayca sömürgenlerin uşağı olurlar. Sağcı dincilik, tarihin en sahtekar ideolojisidir. İslamın azrailidir. İslam, tarihten silinirse, sadece bu sahtekarlık yüzünden silinecektir. İşte bu sahtekar İslamcılığın temsilcileri, Müslümanlığın en büyük düşmanlarıdır. Bunların islamı, Yahudilik, israiliyat, şaman ve pagan inanç kalıntıları, hristiyanlık ve sabilik karışımı eklektik bir bulamaçtır. Bu İslam, Emevi Müslümanlığı gibi şaşaalı şekil Müslümanlığıdır. Bu nedenle bu dincilik, imansızlığını ve münafıklığını abartılı İslam görüntülerine gizlemiştir. Bu dincilik türünün emevilerden sonra ikinci defa Arap, Fars ve Türklere egemen olması safevilikten sonra başlamıştır. Safevilik, Pers bilinçaltı ve düalizme sapmış Sasani Zerdüştlüğünün İslam görünümüyle hortlamasıdır. Buna karşılık Arap ve Türk bilinçaltı tepki olarak emevi-şaman Müslümanlığı sünnilik adı altında türetmiştir. Oysa Sünnilikle de bir alakası yoktur. Ehlisünnet, özünde mutezile-Hanefi geleneği yani hürriyet, adalet ve akıl temelli Müslümanlık yorumunu ifade eder. İslam dünyası kendini tehdit altında hissettiği her devrede bu tür bilinçaltı sığınaklara yaslanmıştır. Moğol istilası sırasında da Selefilik türemiştir. Son iki yüz yıl boyunca da batı saldırısı karşısında işte bu emevi-şaman Müslümanlık özellikle bazı tarikatların çatısı altında kendine bir yuva bulmuş ve buradan serpilmiştir.

Batıya direnmekten çok, batıyla uygun bir işbirliği yolu bulmanın adı olan bu Müslümanlık türü, bugün siyasal temsilcisini de bularak hızla toplumu kendine benzetmeye çalışmaktadır. Siyaseten bunun karşısına dikilen laikçi-kemalistler ise, görünenin aksine, tam da bu Müslümanlığı türeten son faktör olan Safeviliğin misyonu ve paradigmasına sahiptirler. Safevilik Şiası, kılıcını küffara değil kendinden olmayan Müslümana çekmiş ve bunun için düşmanla-katolik Avrupa ile- işbirliği bile yapmıştır. Bugün Anadolu’nun Müslüman halkına kılıç bileyen ve laiklik görüntüsü altında, Emevi dinciliği ile mücadele ediyormuş gibi yapan laikçi-kemalist-pozitivist cephe, aslında bu dincilerin de işbirliği yaptığı batı merkezlerinin neosafevi misyonlu uşaklarıdır.. Her ikisinin de efendisi aynıdır ve ülkemiz bu iki sahtekar tarafın çatışıyor görünüp ülkeyi ve Müslümanlığı bitirme sürecine sokulduğu bir tiyatro sahnesi durumundadır.

Velhasıl, gereksiz materyalist-pozitivist teferruatlardan ve de Emevi dinciliğinden ayrışanların buluşacağı ortak bir meydan elbette bulunur. Kılıcını düşmana çeken Müslümanlar ile hala emperyalizme karşı savaşa inanan her inançtan insanlar, ancak böyle bir meydanda tartışırsa maksat hasıl olacaktır. Bu nedenle, İslam’ı ciddiye almak, adem olanlar için ciddi bir iş olmalıdır. Aynı şey, insanın soylu kavgasına omuz vermiş olan Marks gibi filozoflar için de geçerlidir. Biz sanırım bu ciddiyetin gereği olarak güzel bir sohbet gerçekleştirdik.

dikine.net teki tüm dostlara ve ilgili okurlara saygıyla…

Ahmet Özcan'nın, Mustafa Çölkesen'e cevabı

Mustafa Çölkesen'nin cevabı

ahmetozcan1@yahoo.com

Bu makale toplam 5329 defa okunmuştur.

 

ABD Doları (USD) Alış 1.1840, Satış 1.1940; Avrupa Para Birimi (EUR) Alış 1.7770, Satış 1.7930
Copyright © 2004 - 2008 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Telefon: 0212 621 19 29 | Faks : 0212 532 08 59 | haber10@gmail.com | Tasarım ve Kodlama: Haber10 Teknik Ekibi