Zaman gazetesi yazarı Mümtaz'er Türköne bugünkü yazısında bu topraklarda saf bir ırk arama çabasının ülkeyi bölmeye yarayacağını dile getirdi. Türk'ön'e saf ırk arayıcılığının 1930'lu yıllarının ürünü olduğunu ve bu arayış içerisinde olanların Kangal köpeğinden başka safkan bir ırk bulamayacaklarını belirtti. İşte Türköne'nin çarpıcı yazısı...
"Türk kanı" ve Kangal
Hüzünlü, acılı bir tarihimiz var. Korkularımızı, endişelerimizi, zaman zaman
paranoyaya varan saplantılarımızı bu tarih biçimlendirdi. Bilinen rakamlar fikir
vermeye yeterli: Yunan ayaklanmasında 400.000 Müslüman katledildi.
Balkan muhaceretinde 4-5 milyon Osmanlı Müslümanı, Balkan çeteleri marifetiyle
soykırıma tabi tutuldu... I. Cihan Harbi'nde insan kaybı öyle bir noktaya
vardı ki, Harbiye Nezareti, savaş bütün hızıyla sürerken askerleri memleket
iznine gönderiyordu. Nüfusun tükenmekte olduğu korkusu ile, savaşan askerler
memleketlerine nüfusu çoğaltmak üzere gönderilmekteydi.
Elde kalanları korumak için girişilen abartılı çabaları, geride kalan kâbusun
ışığında, insaf ölçüleri içinde yargılamak ve belki de unutmak gerekir. Koca
imparatorluğu çökerten “milliyetçilik mikrobu”na karşı, Türkiye Cumhuriyeti'ni
korumak için inşa edilen mukabil milliyetçiliğin akıl ve izan sınırları dışına
çıkması da, ancak iliklere işlemiş korku haliyle açıklanabilir. O günün
abartılı, yer yer çılgınlığa varan figürlerinin bugün gerçek zannedilmesinin,
maksadın aksine derinlerde korkulan şeye gerçeklik kazandırmasını fark etmemiz
gerekir. Korktuğumuz şey, sadece korktuğumuz için başımıza geliyor. Öyleyse
bu efsanelerle bizi gerçeklikten uzaklaştıran sahteliklerle hesaplaşmak
zorundayız.
Kana, ırka, kafatası ölçülerine dayalı bir Türk milleti bu topraklarda hiçbir
zaman mevcut olmamıştır. 30'lu yıllarda moda olan kafatasçılık bir
sapma halidir; neticede bilimsel olarak bir ırkın mevcudiyeti kanıtlanamadığı
için vazgeçilmiştir. Bu topraklarda yaşayan toplumu bir arada tutan bağ aynı
tasa ve kıvancı birlikte yaşamış olmak; geleceği de birlikte yaşama azim
ve iradesidir. Bu azmi kıran, herkesi etnik köklerine rücûya zorlayan ırkçılık
saçmalığı, bu ülkeyi bölecek ve parçalayacak en ciddî tehlikelerden biridir.
“Türk kanı” diye tek tip bir kan cinsi mevcut değildir. Yüzlerce yıl,
kimsenin ırkına-diline bakılmadan sadece dinine göre sosyal statü kazanılan
bir toplumun tarihinden saf ırk çıkartmak da mümkün değildir. Ayrıca, kimse
“damarlarındaki asil kan” ile dünyaya gelmez. Sizi adam eden şey kanınız
değil, birlikte yaşamak, farklılıklara hoşgörü ile bakmak beceriniz ve yeteneğinizdir.
Osmanlı, kendi tarihimizde bir milleti büyük kılan bu yeteneklerin neler olduğunu
bihakkın göstermiştir. Aileniz, soyunuz-sopunuz için aradığınız kan bağını bir
millete uyarlamaya kalktığınız zaman ortaya millet değil, küçük uzlaşmazlıkları
bile “kan” davasına dönüştürmeye aday ilkel kabileler çıkar. Aklıselim
bize, parçalayan olmamayı; derleyip toparlayan en geniş ortak paydaları bir
milletin varlık esası olarak benimsemeyi emreder. Kan esasına dayanan ırkçılık,
ülkeyi bölecek en ciddî tehlikelerden biridir. Bu yüzden ırkçılık ya kökü dışarıda
bir ihanet, ya da su katılmamış bir ahmaklıktır.
Atabeyler ve Ergenekon çeteleri üzerine yazdığım yazıda, sahte tarihlerin ve
efsanelerin bu milletin ve devletin başına bela olan çetelerin ürediği fikir
iklimini oluşturduğunu söylemiştim. Türk milleti ile kurdu bütünleştiren
efsanelerin tamamı safsatadır. Hiçbirinin bilimsel değeri yoktur. Çok tekrarlanması
ve önemsenmesi bu safsataları gerçeğe dönüştürmez. Ruslar ayıyı, Fransızlar
horozu, İngilizler aslanı, İranlılar kaplanı, Romalılar kurdu sembol olarak
benimsemiştir. Tarih içinde Türk boyları koyunu, keçiyi, hatta kartalı (Selçukluların
çift başlı kartalı) sembol olarak benimsemiştir; ama kurda dair kanıtlanmış
bir iz yoktur. Kurt figürü, Ergenekon Destanı'nda olduğu gibi bir tek kişiyi,
kurtarıcı bir lideri meşrulaştırmak için devreye sokulmaktadır. Hava puslu
olduğu zaman ortalığı kaplayan kurtlar, yani çeteler bu efsanelerde kendilerini
bulmaktadır. Kolay mı, sürülerin düşmanı hain kurt, yani öldüren, parçalayan
vahşi ve kural tanımayan yaratık, halka yol gösteren bir kurtarıcıya dönüşmektedir.
Doğrudur, kurdun karakteri özgürlüktür; öyleyse başımıza geldiği gibi, koyun
sürüsü içinde özgür kurtları hâyâl edelim. Bu figürün bu kadar sık tekrarlanmasına
rağmen, hâlâ halka yabancı olması, halk kültüründe en küçük bir izinin bulunmaması
sahteliğine delildir.
Bu topraklarda “saf kan” bir ırk ararsanız, ancak Türk çoban köpeği olan
Kangal'ı bulabilirsiniz. Cesaretin, asaletin, fedakârlığın, kanaatkârlığın
ve sadakâtin sembolü olan bu olağanüstü yetenekli canlı türü, bu topraklarda
yaşanmış tarihin hülasası gibidir. Bu toplumun, demokratik bir kültürün sınırları
içinde liderlerinden, koruyucularından beklediklerini de ancak Kangal karşılayabilir.
Mümtaz'er Türköne/ Zaman