HÜSEYİN SÜMER - ZAMAN
Ekonomik anlamda son 50 yılını anlatmamı istemeyin benden. Krizlerle dolu koskoca yarım yüzyıl; gırtlağına kadar borca batmış bir ülke...
Darbe dönemleri ve bozulan ekonomilerle birlikte IMF'nin kapısının çalındığı günler de başladı. Ta ki Özal dönemine kadar. 70 cente muhtaç olan Türkiye'nin Özal'la birlikte yaptığı kalkınma hamlesinin perde arkasında IMF yer almıyordu. Fon'un ekonomideki sıçrayışın önüne pranga vuracağını düşünen Özal'lı dönemde 1984 ile 1994 yılları arasında herhangi bir stand-by anlaşmasına gidilmedi. Ta ki 94 krizine kadar.
Son iki yıldır ise gazetelerin köşe yazarları bu vesayetin devam etmesini istedi. Hatta bu konuda IMF totoları oynandı. Uluslararası Para Fonu ile anlaşma yapılacak, yapılıyor, ramak kaldı gibi onlarca haber yazıldı, çizildi. Bu yazıları yazanlar ters köşeye yatarken bunları yazdıran kaynakların durumu hiç mi sorgulanmayacak?
O oyuncuların bir kısmı bugün 'IMF'siz de olur' demeye başladı, bile. Gelinen süreçte Türkiye, küresel krizi IMF programına ihtiyaç duymadan atlatmak üzere.
Peki şimdi ne olacak? Kötü senaryo yazanlar öncelikle piyasalarda her dalgalanma olduğunda akıllarına para fonunu getirecekler. Kriz tellalları, 'IMF ile anlaşmış olsaydı bunlar başımıza gelmezdi, bakın görürsünüz dolar 3 TL'ye çıkacak' eleştirilerini dillendirecek.
İyi senaryoda ise önümüzdeki dönem yaz tatili; turizm gelirlerindeki artış beklentisi döviz ihtiyacının bir kısmını karşılayacak gibi görünüyor. Bu da borç servisinde Hazine ve bankaları rahatlatacak. Kötü senaryo gerçekleşse bile bedelli askerlik kararı alınarak kaynak sağlanabilir.
'Anlaşma yapılmış olsaydı ne olacaktı?' sorusunun cevabını vermek gerekirse; en önemlisi düşük maliyetle kredi alabilecektik. 'Stand-by imzalamamak aleyhimize mi oldu?' sorusunun cevabı geçen hafta test edildi. Dış borçlanmaya çıkan Hazine'nin tahvillerine 5 kat talep geldi.
Peki hükümet, bu yol ayrımına geldiği süreçte haklı mıydı? İşe bugünkü iktidar açısından bakacak olursak; gündemde referandum ve sonrasında seçim var. Gelir İdaresi için bağımsız yapı öneren ve yerel yönetimlere kaynak aktarımını kısıtlayan IMF ile anlaşmayı hükümetin istememesi çok normal.
Peki IMF vesayetinden kurtulduktan sonra tekrar eski günlere dönmemek için ne yapmak gerekecek? Öncelikle orta ve uzun vadede döviz ihtiyacını karşılamak için hamlelere ihtiyaç var. Bunun yolu da yerli ve yabancı yatırımcılara destekten geçiyor.
Bu konuda ilk işaret Kuveyt'ten geldi. Emir'in Türkiye'ye 3 milyar dolarlık yatırım yapacağı haberi doping etkisi yaptı.
Böyle bir ortamda bazı yatırımcıların şikâyetlerini duyunca doğrusu çok şaşırıyorum. Yeni yatırımlar yapmak için önceki gün ziyaretime gelen Rüzgâr Enerjisi Santralleri Yatırımcıları Derneği (RESYAD), Güneş Enerjisi Santralleri Yatırımcıları Derneği(GESYAD), Hidroelektrik Santralleri Sanayi İşadamları Derneği (HESIAD), Türk Jeotermal Vakfı ve TMMOB Makine Mühendisleri Odası temsilcilerini dinlerken kulaklarıma inanamadım.
Amaçları yatırım yapmak olan bu kişilerin istekleri ise Meclis'te bekleyen tasarının kanunlaşması. Aslında muhalefet ve iktidar komisyonda ortak hareket edip, Yenilenebilir Enerji Kaynakları Yasa Tasarısı'nı Meclis gündemine taşımıştı. Ama ne oldu ise sonradan Meclis gündeminde görüşüleceği sırada geri çekildi tasarı.
Yatırımcılar bu kez dertlerini Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e anlatmak istiyorlar. 16 ayrı sivil toplum kuruluşu, ortak randevu talep ediyor.
Taleplerinde haklılar. Çünkü ellerinde milyar dolarlık yatırım kontratları bulunuyor. Keşke herkes yatırım yapmak için Köşk'te ve Başbakanlık konutunda sıraya girse. Bu randevular önemli. Neden mi? Çünkü vesayetlerden kurtulmanın ve doların 3 TL olmamasının yolu hür teşebbüsten geçiyor da ondan.