- |
|
Çok Okunanlar
Basından Seçki
|
|
||||||||||
|
KADINLAR, ERKEKLER, AŞIKLAR
![]()
8 Eylül 2008 15:25
Erol Göka ve Sema Göka kadınları, erkekleri ve âşıkları anlattılar. Kadınlar ve erkekler arasında var olduğuna inanılan ‘fark’a dayalı ‘çağdaş önyargıları’, başta ‘kadınlar Venüs’ten erkekler Mars’tan’ olmak üzere, bilimsel olduğu iznimi verilen yanlış inanışları esprili bir dille ortaya seren bir kitap...
Ne Marslı ne Venüslü, hepimiz Dünyalıyız! Dünyanın en eski ama en çok merak edilen hikâyelerinden biri; kadınlar, erkekler ve bu iki cinsi birbirine bağlayan kuvvetli duygu aşk… Erol Göka ve Sema Göka kadınları, erkekleri ve âşıkları anlattılar. Kadınlar ve erkekler arasında var olduğuna inanılan ‘fark’a dayalı ‘çağdaş önyargıları’, başta ‘kadınlar Venüs’ten erkekler Mars’tan’ olmak üzere, bilimsel olduğu iznimi verilen yanlış inanışları esprili bir dille ortaya seren yazarlar, aşka yeniden ve ‘insanca’ bakmayı denediler. İndirgemeciliğin, kültürcü ve cinsiyetçi fanatizmin tuzaklarına düşmeden özgün bir bakış geliştirdiler. Belki de ilişkilerde yaşanan sorunların çözümü bu bakışta gizlidir. Kadınlar ve erkekler hakkındaki önyargılarımız neler? Toplumsal cinsiyet nasıl oluşur? Kadın ve erkek beyinleri arasında ne fark var? Kadınların ve erkeklerin duygu ve davranışları birbirinden ne kadar farklı? Farklı cinsler aşkı farklı biçimlerde mi yaşar? Aşkın aşamaları nelerdir? Aşk bitince ne başlar? Bir ömre kaç aşkı sığar? Nefretten aşk doğar mı? Aşkın büyüğü küçüğü olur mu? Kitabın önsözü, kitabı şöyle anlatıyor:“KADINLAR ERKEKLER AŞIKLAR Ne Venüslü Ne Marslı Hepimiz Dünyalıyız” Uz. Dr. Sema Göka, Doç. Dr. Erol Göka Timaş Yayınları, 256 sayfa ÖNSÖZ Birçok bakımdan oldukça ilginç ve insanlığın tarihi boyunca ilk kez karşılaştığı olgularla dolu zamanlarda yaşıyoruz. Batıda üç yüz yıl önce başlayan değişim, son zamanlarda küreselleşme adı verilen süreçle birlikte hem çok süratlendi hem tüm dünyaya yayıldı. Biz insanlar için her zaman birinci önem sırasında yer almış olan kimliklerimiz; aile, aşk ve mahremiyet ilişkileri de bu ilginçlikten ve değişikliklerden nasiplerini alıyor. “Eski” olanlar inanılmaz bir hızda yerini “yeni”lerine bırakıyorlar. Değişimin hızından öylesine bir baş dönmesi yaşıyoruz ki, bu olup bitenlerin iyi mi kötü mü olduklarını değerlendirmeye, bırakın değerlendirmeyi sormaya bile vakit bulamıyoruz. Bizim gibi kendine özgü bir modernleşme yolunda ilerleyen ülkelerde ise değişim çok daha yıkıcı etkiler gösteriyor. Yüzlerce yıldır içinde nefes aldıkları geleneklerin birden bire çöküşü, bazı insanları gelenek sandıkları bazı unsurlara umutsuzca ve bağnazca sarılmaya itiyor, toplumun üzerinde genel bir tedirginlik ve kararsızlık hakim. Ruhlarımızdaki “eski” ile hayatlarımızdaki “yeni” arasında kalakalmış vaziyetteyiz çoğumuz. Yıllardır ruhsal sıkıntılarını bize açma cesareti gösterebilen insanları dinliyor, elimizden geldiği ölçüde dertlerine deva olmaya çalışıyoruz. İnsanımızın iç-dünyasında kimliklerindeki, aile, aşk ve mahremiyet hayatlarındaki değişime zorlanmanın nasıl bir etki yaptığının, ne gibi hasarlara yol açtığının birinci elden tanıklarıyız. Bir yandan da hem çıplak gözle dünyamızda olup bitenleri hem de zihinsel çabamızla akademideki ve entelektüel dünyadaki değerlendirmeleri izlemeye çalışıyoruz. Elbette bizim bakışımız, çok-boyutlu olan modernleşme ve küreselleşme süreçlerinin daha ziyade insani, onun da daha çok psikolojik boyutuna odaklaşıyor. Dinlediklerimizi, gördüklerimizi, okuduklarımızı, düşündüklerimizi bir araya getirince durumdan görev çıkartarak size bunları iletmeye karar verdik. Doğrusunu söylemek gerekirse, kadın-erkek ilişkileri ve aşk yaşantıları hakkında şimdiye kadar yazılanların, söylenenlerin birkaç istisna dışında, kafa karışıklığını gidermek, yaraya merhem olmak, yeni bir şey söylemek gibi bir dertleri olmadığını, hatta tam tersine var olan kafa karışıklığını artırıcı etkilerini, zaten kulakları tırmalayan gürültüye bir de kendi bağırışlarını eklemek dışında bir niyet taşımadıklarını gördükçe, durumdan çıkardığımız göreve bir de “kaçınılmaz” sıfatı ekledik. Bu “kaçınılmaz görev” bize düşüyordu. Yaşadığımız dünyanın özellikle insan ilişkileri açısından tam bir resmini anlatmaya çalışarak işe başladık. Kitabı “Kadınlar ve Erkekler” ve “Aşk ve Aşıklar” adlı iki ana bölüme ayırdık. Yaşadığımız dünyanın resminde en görünen özelliklerden bir tanesi, kadın-erkek ilişkilerinde yaşanan belirsizlik ve hatta “kriz” denebilecek durumdu. Kadınlar ve erkekler hakkında tarih boyunca süren önyargılarımızla birlikte, kadınların ve erkeklerin ayrı gezegenlerden gelecek kadar birbirlerinden farklı oldukları tezi üzerine inşa olan çağdaş önyargıları ele aldık. Oysa kadınlar Batı’da modernlikle birlikte çalışma dünyasına ve kamusal hayata katılmışlar, hemen ardından da haklı olarak eşitlik için ayağa kalkmışlardı. Uzunca bir süre dünya kadınlarla birlikte ortaya çıkan bu değişikliklere ayak uydurmaya çalıştı. Kadın hareketi giderek eşitlik taleplerini yükseltiyor, insanlık kadın haklarının haklılığını anlamaya başlıyordu. Kadın hareketi, kadınların da eşit haklara sahip insanlar olduklarını söylüyor, biyolojik ve toplumsal cinsiyetin ayrı ayrı şeyler olduğunu, insanın doğduğu cinsiyetinin yanı sıra bir de toplum tarafından inşa edilen bir cinsiyet kimliği olduğunu hepimize anlatmaya, öğretmeye çalışıyordu. Ama küreselleşme sürecinde nasıl olmuşsa, rüzgar dönmüş, sular tersine akmaya başlamıştı. Eşitlik ideallerinin yerini “fark” almış, her alanda olduğu gibi kadın ve erkek cinsiyet kimliği açısından da “fark”ın önemi çok daha fazla vurgulanır hale gelmişti. Bilimde ve tıpta da etkisini çok fazla hissettiren yeni anlayış, insanlara, kadın ve erkeklerin gerek beden gerek beyin yönünden birbirlerinden köklü farklılıklar gösterdikleri, bu nedenle farklı görev ve sorumlukları olması, birbirleriyle ilişkilerini anlamaya çalışma esasına göre değil farklılıkları kabul etme esasına göre ayarlamaları gerektiğini dayatmaya başladı. Bu nedenle kadınlar ve erkekler hakkındaki önyargılarımızdan sonra, kadın hareketiyle birlikte ortaya çıkan değişiklikleri ve bu hareketten öğrendiklerimizi, doğulan ve olunan cinsiyetleri, toplumsal cinsiyetin nasıl oluştuğunu ele aldık. Birinci bölümde daha sonra sıra “fark”a dayalı çağdaş önyargıları değerlendirmeye geldi. Kadınlar ve erkeklerin beyinlerindeki, duygu ve davranışlarındaki farklılıkları, tamamen bilimsel bulgulardan yola çıkarak inceden sürmeye göstermeye çalıştık. Ortaya çıktı ki, elbette kadınların ve erkeklerin biyolojik farklılıklarının bazı yansımalarının getirdiği farklılıklar olmakla birlikte, gerek beyin yapısı ve işleyişi, gerek duygu ve davranışları yönünden temel ve büyük bir farklılık göstermezler. Kadınların ve erkeklerin gerek aralarındaki farklılıklar konusunda en çok tevatür çıkartılan konular arasında oldukları için gerekse de kadın-erkek ilişkilerinde taşıdıkları önem nedeniyle “kıskançlık” ve “aşık olma” yönünde farklılıkları ayrıca değerlendirdik. Bu konularda da esasa taalluk eden bir farklılık olmadığını, bilimsel bulgularla ortaya koyduk. Kadınlar ve erkekler aşık olma açısından da temelde farklı değillerdi ve işin ilginç yanı, modern zamanlardan bu yana, üç yüz yıldır ortaya çıkan tüm alt-üst oluşlara, değişikliklere, değiştirme çabalarına, hele hele son dönemde farkı kışkırtma gayretlerine rağmen “aşk” kadın-erkek ilişkilerinin temel gündemini oluşturmaya devam ediyordu. Aşk, “eski” ile “yeni”, “geçmiş” ile “gelecek” arasında bir köprü gibiydi adeta. Her şey değişiyor ama “aşk” neredeyse sabit kalıyordu. O halde kadın-erkek ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini konuşabilmek için en uygun yerden, aşktan işe koyulmak gerekiyordu. Öyle yaptık. Kitabın ikinci bölümünde enine boyuna aşk olgusunu ele aldık. Aşk, hakkında çok konuşulduğu halde üzerinde en az fikir birliği olan olgulardan bir tanesiydi. Son dönemde bilim çevreleri de işin içine girdi ama konuya netlik, kargaşaya durulma gelmesi yerine, ortalık arap saçına döndü, içinden çıkılmaz hale geldi. Kadınların ve erkeklerin tamamen farklı olduklarına dair fikirlerin herkesin katıldığı önyargı haline dönüşmesi için çok uygun bir vasat ortaya çıktı. Sosyobiyolojinin ve evrimci psikolojinin yardımıyla, aşk olgusu hayvan modelleriyle açıklanmaya çalışıldı. Aşk sırasında aşığım diyen insanların beyinlerinde olup bitenlerle “aşk”ın kendisi birbirine karıştırıldı. Durmaksızın “fark”çı önyargının değirmenine su taşındı. Elimizden geldiğince ortalığı düzenlemeye, malumat bombardımanından şaşkına çevrilmiş okuyucuya rehberlik etmeye çalıştık. Aşkın bir sevgi türü olduğunu ama alelade sevgiden çok farklı, oldukça özel, sevme becerisine sahip olan her insanın başına bir gün gelebilecek türden bir sevgi olduğunu anlatmaya çalıştık. Aşka nasıl gittiğimizi, aşk sırasında neler yaşandığını, aşkın hangi aşamalardan geçtiğini, aşk bitince ne olduğunu enine boyuna ele almaya uğraştık ki, okuyucu aşkı iyice tanısın, kendisinin ve başkalarının yaşadıklarının aşk olup olmadığına rahatlıkla karar verebilsin istedik. İnsanların büyük çoğunluğu aşık olma yeteneğine haizdi ama aşk güvercini hepsinin başına konmuyordu. Çok ağır bir yaşantı olduğundan aşk güvercini başına konan herkes de bu kutsi konuğun yükünü taşıyamıyor, hastalanıyor, daha doğrusu aşkı hastalıklı bir biçimde yaşıyordu. Aşkın ne zaman hastalıklı hangi durumda sağlıklı yaşandığını dilimizin döndüğünce anlatmaya çalıştık. Günümüz dünyasına, medyaya ve medyatik zihniyete eleştirel bir bakış fırlatmaktan kendimizi alıkoyamadık bu noktada. Medyatik değeri (!) nedeniyle, sessiz sedasız biçimde yaşanıp giden sağlıklı aşkları değil de sürekli tribünlere oynanan, cazgırca reklamı yapılan hastalıklı aşkları, gerçek aşkmış gibi sundukları için sitem ettik. Bize göre hastalıklı aşkların ortak bir özelliği vardı. O da “karşılıksızlık” duygusuydu. Bir insan şu veya bu şekilde aşkına karşılık alamadığını düşündüğünde ve buna yönelik tuhaf tepkiler vermeye başladığında aşk hastalığına yakalanıyordu. Bu nedenle karşılıksızlık duygusunun ve gösterilen belirtilerin şiddetine göre aşk hastalıklarının bir spektrum içinde ele alınabileceğini düşündük ve aşk hastalıklarının hepsine “karşılıksız aşk sendromu” adını verdik. Birer birer örnekleriyle ele aldık “karşılıksız aşk sendromu” spektrumuna giren hastalıkları. Muradımız, hastalıklı aşıkların hallerinin ayan beyan görülmesi ve daha da önemlisi ruh sağlığı profesyonellerinden yardım istenmesiydi. Son olarak belki cevabını hazır lop isteyen okuyucumuz olabilir diye aşk hakkında hep sorulup durulan soruları cevaplamaya çalıştık. Aslında kitap derli toplu okunduğunda okuyucumuz kendisi de bu sorulara cevap verebilirdi ama belki kitap boyunca söylediklerimizi biraz daha açık ve somut biçimde anlatabiliriz diye düşündük. Eski aşkların mı yoksa yenilerin mi daha makbul olduğunu, aşkın büyüğü küçüğü olup olamayacağını, evliliğin aşkı öldürüp öldürmeyeceğini, aşkın ömrünün ne kadar olduğunu, aşkın nefretle bir ilişkisi bulunup bulunmadığını aydınlatmaya gayret ettik. Kitabın birinci bölümünde kadın-erkek farklılıklarının değil insanlar arasındaki kişilik farklılıklarının önemli olduğunu, kadınları ve erkekleri tarih boyunca birbirlerine bağlayan aşktan başlarsak bu karışık dünyada belki yolumuzu bulabileceğimizi söylemiştik. İkinci bölümle birlikte de aslında her aşktan medet ummamamız, günümüz aşklarının hastalıklı biçimlerini göstermemiz, aşka biraz adanma ve mahcubiyet katmamız, hatta aşkı ve kendimizi bu kadar da yüceltmememiz gerektiği ortaya çıktı. Tüm bunları yaptık ve sonunda elinizdeki kitap ortaya çıktı ama kitabın dili konusunda ne yaptığımızı da söylemek zorundayız. Zor, sorumluluk isteyen bir işti başladığımız, bunu en uygun biçimde yapabilmek için en uygun dili bulmalıydık. Onlarca kitabın içinde inanılmaz sayıda bilgi vardı. Bu bilgilerden yola çıkarak bizim en çok sayıda insana ulaşmasını istediğimiz bir teze sahiptik. Tüm bunları harmanlayıp, akademik dilin kuru yavanlığından ve katı formatından kurtarıp söylemeliydik söyleyeceklerimizi. Kadınlardan, erkeklerden ve aşıklardan bahsederken, bilimsel ama arı, duru, apaçık olmalıydık. Bilimsel ama gündelik dile yakın bir dil kullanmalıydık. Hiç değilse gündelik hayata olduğu kadar edebiyat tadı olmalıydı yazdıklarımızın içinde. Hem derdi tarif ederken, hem derman gerektiğini anlatmaya çalışırken samimiyetimiz, niyetimizin halisliği anlatımımıza sinmeliydi. Çok çalışıldığı belli olmalıydı. Umarız olmuştur.
Bu haber toplam 911 defa okunmuştur.
|
RÖPORTAJ
|
||||||||||
|
||||